Özcan Öztürk: Yaşıyor Musun Diye Kontrol Ettim ilk öykü kitabın olmasına rağmen acemilikler ve heyecanlardan uzak bir dil mevcut. Yazarın ‘öykü’sü tutkularının izdüşümüdür. Yaşamın yazdıklarını nasıl etkiliyor?
Hakan Kaya: Yaşamım bir kaos. Açıkça belirtilebilir. Bir sonraki günüm nasıl geçecek bilemiyorum. Bunun sebepleri var elbette ama yaşamımı tanımlamam gerekirse ‘kaos’ en uygun kelime olacaktır. O yüzden yazdıklarımda kaostan besleniyorum. Bir yerdeyim ve sürekli bir şeyleri tekrarlayan birini mi gördüm, tamam o artık benimdir. Benim öykümün bir noktasında yer alacaktır. Hastanede psikiyatri bölümünün önündeyim ve bir danışan mı gördüm? Ve hareketleri ilgimi mi çekti, üzgünüm ama artık benim öykümde yerin var. Artık o benim hikayem. Bütün iyi edebiyatçılar bence bunu yapmıştır. Çevrenden çalmak. Çalmalısın. Edebiyat hayattan çaldıklarını eğip büküp biraz estetize edip okuyucuya sunmak değil midir? Yaşıyor Musun Diye Kontrol Ettim’de bu bolca var. Yakında Aleni Kitap’tan yayınlanacak olan ikinci öykü kitabım Şimdi Geri Dönmek Olmaz daha durağan. Daha çok ustalarla yüzleşiyorum. Salinger ile yüzleştiğim bir öykü var. Bence yaşamımın yazdıklarını etkilenmesinde en önemli sebep yüzleşmedir. Hayatımızın her bir saniyesi hikaye konusu onu iyi kullanmalıyız. Yoksa birbirini tekrar eden öyküler çıkar.
Küçürek, Küçürek Öykü, Kısa Kısa Öykü mü, Anlatı mı? Sen yazdıklarını hangi konuma koyuyorsun?
Kısa kısa öykü, kısacık öykü veya küçürek öykü. Hepsi aynı kapıya çıkıyor. Benim derdim az şeyle çok şey anlatmak. Okuyucuyu uzun süre etki altında tutmak. Bir paragraf yazıp onu sindirmesini beklemektense bir cümleyle onu sindirememesi ve onu huzursuz etmesi beni daha mutlu eder. İyi öykü rahatsız eder. Çünkü sana gerçeği verir. Gerçekse insanı kuşkusuz varoluştan beri rahatsız etmiştir. O yüzden bu soruya net cevap vermek gerekirse ‘az şeyle çok şey’ demek daha doğru olacaktır. Az şeyle çok şey anlatma fikri yazma hayatım boyunca beni hep heyecanlandırmıştır. Bir paragrafı tek bir cümleyle anlatabiliyorken, kim ne yapsın paragrafın tamamını öyle değil mi?
Yazdıklarımı net bir şekilde konumlandıramam. Küçürek öykü mü? Evet, küçürek öykü. Kısa öykü mü? Evet, kısa öykü. Ama sonuçta öykü. İşin o noktasına bakalım. Ben öykü yazıyorum. Uzunluğunu ve kısalığını ben dert edinmeliyim, okuyucu değil.
Ferit EDGÜ bir söyleşisinde küçürek öykü için şu tanımlamayı yapmış. Esasında “başı ve sonu okurun düş gücüne bırakılmış” öykücükler başarılarını tıpkı şiir gibi biraz da sezdirmeyi esas alan sıkı ve yoğunlaştırılmış dokularına biraz da metni bir zekâ oyunu hâline dönüştüren kurgularına borçludurlar. Bu söylemden yola çıkarsak senin görüşün nedir? Usta çırak ilişkisine inanır mısın?
Son sorunun cevabıyla başlayıp, ilk soruya cevap vermek istiyorum. Usta çırak ilişkisine inanırım. Özellikle öyküde veya şiirde bir “usta bulma” ihtiyacı vardır. Her kuşakta bu böyledir istisnalar hariç. 1950 kuşağının öykü yazarları için Sait Faik nasıl ‘Usta’ görevi gördüyse benim de kendime yakın bulduğum onun çırağı olmaktan gurur duyduğum ve boynuz kulağı geçecek inancıyla çalışıp durduğum ustam/ustalarım var. Boynuz kulağı geçmeli mi? Esasen geçmeli, usta bundan rahatsız olur mu? Mutlu olur, şahsen ben mutlu olurdum. O Yüzden usta çırak ilişkisine inanıyorum ve kendime ustalar belirliyorum. Bunlar her kuşaktan, her dilden ustalar. Georges Perec bir ustadır. Ferit Edgü bir ustadır. Bilge Karasu bir ustadır. Perspektif açısından da Susan Sontag bir ustadır benim için. Bunlar çoğaltılabilir. Kendime usta edinmekten çekinmem çünkü bir gün usta olmak istiyorsam onlardan öğrenecek çok şeyim var.
Öykülerimin sonu başı belli değildir. Edgü’de demiştir zaten ‘her öykü bitmeyebilir’ diye. Ben hep bu bakış açısıyla yola çıkıyorum. Yazar olan biteni tüm açıklığıyla ve gerçekliğiyle okuyucuya sunuyorsa bence okuyucuyu ‘aptal’ yerine koyuyordur. Sen bir şeyden anlamıyorsun ben sana o yüzden bu öyküyü baştan sona tüm gerçekliğiyle yazıyorum demektir. O yüzden yazdıklarımda her zaman olmasa da ara sıra onlardan etkilendiğim olmuştur. Usta-çırak ilişkisi bunu gerektirir diye düşünüyorum. Kısaca bir yazarın önce çırak olması gerektiği düşüncesindeyim.
Okuyucunun öykülerini bir çırpıda okuyup bitirmesi, seni rahatsız ediyor mu?
‘Öykü nakavt eder.’ Bir çırpıda okunması beni keyiflendiren yazmaya teşvik eden en önemli husus. Okuyucu, öyküyü bir çırpıda okumalı ama bir çırpıda onun etkisinden çıkmamalı kesinlikle. Ben buna dikkat ediyorum. Bir çırpıda okuyup ‘aa güzelmiş’ dedikten sonra bir daha o öyküye dönmüyorsa o öykü benim öyküm bile olsa yetersiz bir öyküdür. Öykü düşündürtür. Öykü rahatsız eder. Okuyucu öykülerimi ilk gördüğünde şiir sanıyor. Çünkü öykülerim bir nevi dizelerden oluşuyor diyebilirim. Yani bu elbette her öyküm için geçerli değil ve öykü anlayışım bu şekilde de devam etmeyebilir. İnsan hayatı kısadır, uzun gibi gözükür ama bir anda biter. Onu kısa kısa öykülerle bu sona hazırlamak bana daha fazla huzur veriyor.
Okurun senin öykülerinden beklentileri nedir sence? Okuru boşa çıkarmak için mi yazıyorsun?
Zor bir soru. Okur bence her zaman tetiktedir. Bir şeylerin beklentisi içerisine girer. Ben beklenti için yazmıyorum elbette ama bazı durumlarda okurun beklentisini karşılamak gerekir. Bence okur kendinden bir şey bulmak istiyor. Günümüz insanları varoluşsal sıkıntılar ile boğuşup duruyor. Teknoloji çağındayız ve bu durumu daha da kötüleştiriyor. Anksiyeteler aldı başını gidiyor. Okur da tam olarak bunu görmek istiyor. Patronca pek Patronca öykümde olduğu gibi.
Elimden geldiğince de bu ölçüyü koruyor ve özen gösteriyorum.
Sürekli şunu söylemekten yoruldum. İnsanlar konfor alanından çıkmalı ve yazdıklarını ona göre yazmalı. Peki sana soruyorum, sence sen konfor alanından çıkıyor musun? Çıkıyorsan bunu nasıl yapıyorsun?
Cevap basit olmalı. Ben konfor alanından çıkıyorum diyemem. Çıkmaya çalışıyorum ve başardığımı düşünüyorum. Bunun en net cevabını tabii benim öykülerimi okuyanlar verecektir. Sadece sürekli kendimi yenileme ihtiyacı duyuyorum. Yeni okumalar yapıyor, yeni şeyler öğreniyor ve bir noktadan sonra yeni olanı yapmaya özen gösteriyorum. Şu sıra sürekli okuyarak konfor alanından çıkmaya çalışıyorum.
Özgeçmişinde Görsel Tasarımcı okuduğunu okudum. İşin mutfağını olmak yazma konusunda seni destekliyor mu? Kitaplarında kullandığın desenler öykülerin için bir yansıma diyebilir miyiz?
Yayıncılık sektöründeyim ve doğrudan işin içindeyim. Aylarca dosyalarla uğraşıyoruz. Yeni dosyalar buluyoruz. Dört yıldır hayatım bu stabilde ilerliyor. Ve bu durum beni daha çok yazmaya itiyor. Bir şeyin doğrudan etkisi altında kalmak insanı daha da güçlü kılıyor. Birçok dosyayı yayınlanmadan okuma fırsatı buluyorsun. Bu kitap iyi yahut kötü olabilir ama sonuçta seni besliyor.
Öykülerimde desen kullanmayı seviyorum ama bu bunu her zaman yapacağım anlamına gelmiyor. Bazı öyküler görselle ayrışmak ister, bazıları görselle desteklenmek.
Son olarak neler demek istersin?
Keyifli sorularınız için teşekkür ederim.


