Şiir yazmanın, dergilerde görünmenin, kitap yayımlamanın anlamını yitirdiği bir döneme girileceğini hissetmeye başlamıştık. Ama bunu edebiyata konduramıyorduk. Yine de bir şeyler değişmedikçe yapıldığı sanılan katkıların önemini yitirdiğini inkâr etmek olanaksız hale gelmişti.
O günkü koşullarda bile bir şeyi sırf değiştirmiş olmak için değiştirmek anlamlı sayılmıyordu. “Her şeyi ben değiştirdim” diyebilmek uğruna çiçekleri sulayan hortumu yola tutmanın anlamı neydi? Tabi sonra buna da alıştı insanlar. Suyu görüyor, çiçeği görüyor, yolu görüyor. Ama öfkesini bu duruma isyan edenlerden çıkarmaya çalışmak daha cazip geliyordu. Dolayısıyla sesini çıkaran da kimin ne yaptığına değil, yapanın kim olduğuna baktı. Çünkü öyle durumlarda çiçeği sulamak üzere görevlendirilen kişinin kimliği belirleyici özellikler içeriyor. Onun çiçeklerden, sudan ve yoldan anlamadığı ortada. Birinin bir işten anlayıp anlamadığını tespit etmek için onun beyanıyla yetinmek mümkün olabilir mi? Neydi bakmamız gereken ölçüt:
- Bu işlerin ayrı ayrı eğitimini almış mı?
- Hiyerarşik olarak uygulama süreçlerinden geçmiş mi?
Başka kıstas yok ki zaten. Yani mobilyacı dükkânı açmanız için mobilyası ustası olmanız lazım. Usta olmanız için kalfa. Kalfa olmanız için çıraklığını yapmış olmanız bir zorunluluk. Okulda müdürlük yapmanız için bir müdür yardımcılığı sürecinden geçmiş olmanız gerekiyor. İdarecilik geçmişiniz yoksa müdürlük yapamazsınız. Müdür olursunuz. O ayrı. Ama işi hakkıyla yapmanız mümkün değil…
Çiçek, hortum ve yol denkleminden devam edersek o çiçek seven şahıs, hak etmeden çiçekleri sulamak üzere görevlendirilen kişinin durumunu görüyor. Ama oraya neden getirildiğini sorgulamıyor. “Getirenin bir bildiği vardır elbet…” diyerek olayı geçiştiriyor. Akabinde yıllardır çiçekleri sulayan hortumu yerinden söküyor yeni gelen sorumlu, yetkinliği olmaksızın. Bunu izleyenler “Vardır bir bildiği…” demeye devam ediyor. “Yahu, bu adamın konuyla alakası yoktu zaten, şimdi ne bildiği olacak.” diyenlere de dış güçlerin maşası muamelesi yapılıyor. Sonra o hortum söküldüğüyle kalmıyor su boşa akıtılmak üzere yola bırakılıyor. İzleyen “Bir bildiği vardır.” diyor. Yolları sel alıyor, “dış güçlerin oyunu” deniyor. Hani o çiçekleri sevip olayları izleyenler vardı ya “Dış güçlerin oyunu, adamın suçu ne?” diye bir savunmayla meseleyi açıklamaya çalışıyor. “Yahu bu adam zaten bilgisiz, çiçeğe çevrili suyu kaldırdı yola da o bıraktı, unuttunuz mu?” demek anlamını yitirdiğinden artık ses etmiyorsunuz. Sonra sel yaraları sarılırken olaylara sebebiyet veren kişi gösterdiği üstün performanstan dolayı terfi ediyor. Onun yerine gelen de bu işlerden anlamayan biri. Ama ilk yaptığı gideni eleştirmek oluyor. Onu dinleyenler ise “Giden bu işi yapamadı, ama yeni gelen çok iyi!” diye mutlu gülücükler saçıyor. Günün sonunda çiçek kurumuş oluyor ve yeni gelen kişi çözüm olarak çiçeğin yerine seyyar satıcı dikiyor.
Olayları izleyenler ise “Seyyar satıcı iyi oldu, suyu da artık israf etmiyoruz.” diye mutlu gülücükler saçıyor. Devamı da var tabi. Göreve yeni başlayan ihaleyle çiçek satın alıyor ve itiraz edenlere “Siz doğa düşmanısınız.” diyor.
Gönül, bir şeyler söylemek istememenin hayal kırıklığıyla artık baş edemiyor. Bu sürecin sonunda ne olacağını kestirmek için yeryüzünde farklı coğrafyalardan tarihsel örneklere bakmak aslında gayet yeterli. Bu ortam ancak son yaprak kuruyana dek sürebilir. Ki bütün yapraklar da son hızla kurumaya devam ediyor. Artık sözden medet ummak anlamlı durmuyor ve bundan usanmış bir halimiz var. Uzun süredir sadece sıramızı bekliyoruz. Yani sizin adınıza konuşamam ama kendi adıma konuşabilirmişim gibi geliyor. Belki de kendi adıma bile konuşamam. Ama konuşmak istemiyorum da.
Yıllarca anlattığımız toplu katliamlara ilişkin zulümleri konuşmaktan imtina ettiğimiz günlere nasıl geldiğimizi artık konuşmak istemiyorum. Zulüm ve esaret girdabında yok edilen insanları savunuyor gibi görünenlerle gerçekten savunanlar arasında derin bir husumet var. Ama zulüm görenlerin gönlü onları savunanlardan değil, savunuyor gibi görünenlerden yana ve ben bundan bahsetmek istemiyorum. İnsan eti yiyenler artık toplu katliamları hesap vermek zorunda hissetmeden gerçekleştirirken bunları konuşmak istemediğim hissi giderek pekişiyor. Bunların olacağını öngörenlere edilen eziyetlerden sonra insanlar çaresizce ve yine öngörü sahiplerinden medet umuyor ve bu durum kabak tadı vermekten öte anlamlar taşıyor artık.
Artık konuşmak istemesem de merak duygusunu da bastırmanın bir yolunu bulamıyorum. Bütün bu olanlarda benim hiç payım yok diyen var mıdır acaba? Kategoriler ortada değil mi? Bu işi bu hale getirenler, buna çanak tutanlar, göz yumanlar, görmezden gelenler, rahatı bozulmasın diye üzülse de içine atanlar, konuşur gibi yapanlar ve gerçekten konuşup harekete geçse de bir süre sonra yılgınlıkla bundan vazgeçenler… Siz nereye aitsiniz? Hâlâ “vardır bir bildiği” diyen var mı?


