İsmet Yazıcı’dan Bayrıl Söyleşisi…

EKSİK TAY

Zamanı kat yerlerinden açsak,
bilir misin, o havaî gülden
iz kalmaz!

Kurtuluruz böylece ağırlıktan
Ruhumuz da eksik taylar gibi
ordan oraya koşup durmaz.

İşte mürûru zamana uğradı insan.

Kaslarımda çırpınırken karanlık,

tekinsiz bir nişan. Kendi olmayan

Ötekinin de uçurumuna sığmaz.

Uyurgezer coğrafya… Uçucu temas!

Buralarda, bu mahşeri harf pazarında,

şaire aynadan başka nesne satılmaz.

Toprak, Su, Hava, Ateş… Dört kadim

Unsur=Arz!.. Hepsinden öğrendiğim

tek Sır şudur:

Şark’ta hakikat aynasız anlaşılmaz!

İSMET YAZICI: Şiiriniz, insanın derinliklerinde başka türlü bir infilak yaratıyor; sanki bütün bildiğini zannettiklerin savrulup, yeniden yerli yerine oturtuyor; ama benim vaz geçemediğim “Eksik Tay”ın hatırlattıkları; bu nedenle de girişi onunla yapalım istedim. Zamanı “kat yerlerinden” açma daveti, zamanın kat yerlerinden açabilme ihtimali, insanın da “zamansız şimdi”ye ayılabilme ihtimali gibi. Dolayısıyla bu davet, ne yalnızca bugünün, ne dünün, ne de geleceğin insanına, “zaman”la sınırlanamayacak o “dürülü-bükülü var olmuş olanın” insanın, hatırlama ihtimalinin yankısı gibi…

W.B.BAYRIL: İlk insanı düşünmeye çalışalım. Hz. Adem’den söz ediyorum. Bir yetenek yahut bir görevle yaratılmıştı. Cümle mahlukata, cümle nesneye ad vermek. Ya da adıyla çağırmak. Bir zebra’nın kendine ne dediğini bilmiyoruz, kendini nasıl adlandırıyor ya da bir arslan, kendine arslan mı diyordur acaba? Hz. Adem’in soyundan gelenlerin anlamlandırdığı bir kâinatta yaşıyoruz kısacası… Bu kâinatı da “Söz ve Dil” kuruyor. Dil’in dışarısı yok insan için. Söz’ün bittiği, Dil’in sustuğu yerde, insan da duruyor. Sınır orada. Aşılamaz, geçilemez bir sınır bu üstelik.

Bir başka sınır da Zaman. Fani’yiz, geçiciyiz, bir var bir yok’uz. Bütün ömrü birkaç saat, birkaç gün olan nice mahlukat var. Onlar zamanı nasıl algılıyorlar? Bu da bizler için bir muamma. Dahası izafiyet teorisinden biliyoruz ki zamanın da farklı katmanları, halleri var. Işık hızına yaklaştığımızda zaman yavaşlıyor. Bir karadeliğin olay ufkuna vardığımızda zaman duruyor. Işık hızıyla dünyanın çevresinde dolaşarak birkaç yıl geçiren bir insan, tekrar dünya zamanına döndüğünde, kendi neslinden kimsenin kalmadığı, yüzyıl sonrasındaki bir hayatla karşılaşıyor.

Dil ve Zaman bizi biz yapan, inşa eden ikili bir sarmal… Bu ikisinin etkileşiminden neler neler çıkıyor? Dinler, devletler, medeniyetler, teknoloji, tarih, edebiyat, savaş ve yıkımlar, umut ve sevinçler, sanatlar, güzellik ve çirkinlikler… Hepsi içiçe, hepsi birbiri üzerine katlanmış durumda. Ademsoyunun yeryüzü macerası bütün hepsini kapsıyor. Dün geçti, gelecek bekliyor. Bugün ise neredeyse sonsuz bir şimdi. An’da kalmak, an’ı sezmek, Oluş ile aynı anda, aynı frekansta akmak, insan teki için kavranması güç ve sürekli bir dikkat enerjisi gerektirdiği için de yıpratıcı. Hep hatırlanması gerekse de, bu yükü, bu gerilimi taşımak zorlu bir uğraş… Nasıl Hz. Adem’in cümle mahlûkata isim verme görevi varsa, şairin de kimi vakit “zamanı kat yerlerinden açmak” gibi yükümlülükleri vardır diye düşünürüm. Elbette hep değil ama bir biçimde, hiç değilse şiirin sonsuz şimdisinde, bir anlık bir sezişin dile getirilmesi, belki bize yeni bir tefekkür alanı açabilir. Sevdiğim şair Octavio Paz’ın bir cümlesi düştü şimdi aklıma: “Taştan mezarlara değil, dondurulmuş saniyelerden duvarlara canlı olarak gömülen insanlar krallığı.”

İSMET YAZICI: Yalnızca bir fiziki beden varlığı olmayan insan için, o bilemediğimiz, dokunamadığımız ruh gibi tarifi imkânsız bir dokunuş, yerle-bir ediş, inşa ediş, yeniden biçimleyiş gücü var şiirin… Muhammed İkbal’in vurgusu muhteşemdir bilirsiniz: “İnsana sığabilene kâinat, kâinata sığamayana da insan denir.” Ben buna belki de “İnsan’a sığamayan, ondan taşana da şiir” diye eklemek istiyorum. İnsan fark etse de etmese de sırlanmış bir kalbe sahiptir denir ve Tanrısal ruha sahip o kalp, yalnızca insana verilmiştir. Ve o sonsuz “sır”ın taşıyıcısı, hiçbir zaman perdeleri sonuna kadar kaldırmıyor; her örtüyü kardırış, yine sırlanarak ancak muhatabına açılıyor. Bu anlamda da şiir çok iyi bir sır açıcı ve sırlayıcı. Özellikle Doğu’nun şairleri bunu çok usta bir işçilikle yaptı ve yapıyor. Sizin şiirinizdeki tadın bende bıraktığı bir diriden dirilmek hissi. Sizden doğanlar için ‘şair olma’ halinden doğanlar mı, ‘insan olma’ halinden doğanlar mı demek daha doğru?

W.B.BAYRIL: Gerçekten bilmiyorum. Zaten bu ikisi birbirinden nasıl ayrılabilir, onu da bilmiyorum. Kutsal kitaplara göre, Yaratan’ın kendi ruhundan bir parça taşıyan, bir nefes kadar da olsa parça taşıyan insan, nasıl ağır bir yükle, mesuliyetle bir dünyada-oluş imtihanındadır, farkında mı acaba? İnsan’ın ne yapacağını bilmiyorum, ama şairin ne yapması gerektiğini, sanırım biliyorum. Son çıkan şiir kitabım Rosa Das Rosas’dan birkaç dize: “Şair, arzuyu boğ, kalbinle yürü! / Yürü aşkla… Ne hafiftir böyle yürümek / bir bilseler yevm’ül firâk‘ta!”

İSMET YAZICI: “İlham” olma durumunu nasıl yorumlarsınız ya da şairin sözcüklerine üflediği ruhla oluşa geçen, artık yalnızca grafik bir gönderme olmaktan çıkan, varlığa bürünen kelimeler, onların tetiklediği imgelerin oluşabilme hali, nasıl bir yakîn olma halidir ki kavranması için ne yalnızca ‘akıl’, ne yalnızca ‘kalp’, ne yalnızca ‘ruh’ yeter…

W.B.BAYRIL: Haylidir, astrofizik ve kozmolojinin yanı sıra botanike merak sardım. Sanırım oradan bir örnek vermek, bu ilham olma durumuna biraz açıklık getirir. Bilimadamlarının yeni bir keşfi var. Kadim ormanlarla ilgili. Neredeyse bütün bu tür ormanların altında, mantarlardan oluşan ikincil bir tabaka bulunuyor. Bu devasa tabaka bir ağdoku gibi çalışıyor. Bu tabaka sayesinde ağaçlar birbirleriyle konuşuyor, birbirlerinin hastalıklarına, güç durumlarına, büyüme ve gelişmelerine yardımcı oluyorlar. Birbirlerine bilgi ve tecrübe aktarabiliyorlar. Yani Nazım’ın “bir orman gibi kardeşçesine” yaşamak metaforu ormanların zaten binlerce yıldır yaptığı bir şey. Bir gerçeklik, bir hakikat. Ama, bunun keşfedilmesi, henüz çok yeni bir şey… İlham olma durumu da böyle bir eko-sistem. Etkilenmeyen, kendini, varlığını etkiye aç(a)mayan birisinin etkiler dağıtan herhangi bir eser ortaya koyabileceğini sanmıyorum. Mümkün değil. Kendimi hep etkiye açık tutmaya gayret ederim. Bilirim ki, etkilenmeyen, etkileyemez. Valery’nin bu konuda çok hoş bir sözü vardır, yeri geldi hatırlatayım: “Başkalarından beslenmek… Daha orijinal bir fikir bilmiyorum.”

İSMET YAZICI: Kutsal kaynaklar, yaratımın sözle başladığına vurgu yapar. Bu öyle bir güçtür ki olacak olanı varlığı çıkarır… Sözün ve sesin gücü, şiirin de gücü; o ritmi, dengeyi yakalamak, kurulan dizimi, yaratılan imgeyi, anlamı değiştirilemez, değiştirilirse inşa çöker doygunluğuna getirmek, şairin en önemli terazisi sanıyorum… 

W.B.BAYRIL: Bilirsiniz, eski çömlek ustaları, “mükemmel” bir çömlek yaptıklarında, günaha girmemek yahut da kibre saplanmamak için -ki ikisi de aynı şeydir bence-, yaptıkları nesnenin bazen fark edilen bazen de kolayca fark edilemeyecek bir yerini bilinçli olarak bozarlarmış. Sanatkârane yaratışta böyle bir edep bilgisi vardır. Ve fakat sanırım, özellikle de Şark’ta şairler bundan muaf tutulmuşlardır. Söz’e, şiire duyulan o tekinsiz saygıdan ve biraz da şairlerin şerrinden korktukları için:))) Evet haklısınız, güçlü bir şiir, tek bir tuğlasını sökemeyeceğiniz, söktüğünüzde çirkin bir biçimde sırıtan duvara benzer. Sadece şairlere, büyük şairlere bahşedilen bir ayrıcalıktır bu… Kötüye kullanmamak şartıyla elbet.

İSMET YAZICI: Belki de söz, sözle örülmüş şiir o noktadan sonra zamansızlaşıyor; yalnızca okunacak sayfalardan oluşmuş bir ‘kitap’ olmaktan çıkıp, asla tüketilemez, tamamlanılamaz, her dem oluşta olan bir hale dönüşüyor ve alâmetler beliriyor…

W.B.BAYRIL: “el-Ma’nâ fî batnı’ş-şâir” denirdi bir zamanlar. Ama modern okuma bize

şunu öğretti, özellikle de modern şiir dolayımında. Şiir okur’da tamamlanır. Şair sadece imâ eder, sezdirir, Yahya Kemal gibi söylersem “duyuş’u deyiş haline” getirir. Ondan sonra Söz kendi macerasını yaşamaya başlar. Şair’den çıkmıştır artık. Dil uzayında, okur’un mânâ âleminde semâ eder. Kudreti varsa, sürüyorsa, nesiller boyu zamanı aşar. Yunus’u düşünelim, yedi yüz yıl önce yazmıştı, ama sanki nefesi, sesi, benim kulağımın dibinde her daim bir fısıltı halinde… İşte bu da bir muamma!

İSMET YAZICI: Şiiriniz berzahta duruyor gibi hissettiriyor bana; sözünüz o alacakaranlıkta parlayan imgelere manasını yüklüyor gibi ve biz her seferinde o seyrin tadını çıkarmak için tekrar tekrar sözlere, o sese dönüyoruz, yeniden okuyoruz; bir ritüele davet gibi. Ve ancak o törenin tadına varmaya gönüllü olanların içe doğru bir yolculuğu…

W.B.BAYRIL: Övgüler için teşekkür ederim. Ama öncelikle bu benim değil Türkçe şiirin gücünden geliyor. Türkçe büyük bir şiirsel mirasa sahip. Ben o mirasa layık olmaya çalışıyorum sadece. Eğer başardığım, başarabildiğim bir nebze bir şey varsa, Türkçe’nin katmanları arasında dolaşabiliyor, köksaplarım olan büyük ustalarla, şiirin sonsuz şimdi’sinde söyleşebiliyor olmaktan gelir. Onlar olmasaydı, ben de olamazdım. Tam yeri gelmişken Hilmi Hoca’dan eşsiz bir söyleyiş: “işte simurg, hepimizden bir dize”…

İSMET YAZICI: Şiir çevirilebilir mi sizce? Çünkü o mabet yalnızca kavramlardan oluşmuyor, müziği, ritmi var vs…

W.B.BAYRIL: Zor olduğunu kabul ederim şiir çevirisinin. Kötü, berbat hatta çöp diye

tanımlayabileceğim, hatırlamak bile istemediğim kadar çok örneği var. Ama bazen de

büyük zaferler vardır. Kaynak dil ile hedef dil arasında gerçekleşen mutlu, derin, sarsıcı kavuşmalar. Nadirdir elbet, ama gerçekleştiğinde, insanın ya da bir şairin ayaklarını yerden keser. Şu sıralar Cem Yavuz’un Paul Celan çevirisini okuyorum. Muazzam bir başarı. Türkçe şiir çevirisinde, tek kelimeyle bir zirve. Çıtayı o kadar yükseğe koydu ki Cem Yavuz, bundan sonra şiir çevireceklere kolaylıklar diliyorum. işleri gerçekten çok zor. İyi çeviri için de iyi şair olmak gerekiyor vesselam.

İSMET YAZICI: “Şark’ta hakikat aynasız anlaşılmaz!” diyorsunuz ya ben de bu dizeye ithafen diyeyim ki “Şark’ta hakikat şiirsiz anlaşılmaz”; sözünüzün bereketi bol olsun… 

W.B.BAYRIL: Son sözü Fuzuli söylesin öyleyse, çok sevdiğim bir beyittir:‘’ Cîfe-i dünyâ değil kerkes gibi matlûbumuz / Bir bölük ankâlarız Kâf-ı kanâat bekleriz”.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ