Burçin LAÇİN ALTAY
-Sevim Burak’ın Yanık Saraylar Öyküleri Üzerine Bir İnceleme-
Yazdığı dönemde öykücülüğümüze yepyeni bir soluk ve bakış getiren Sevim Burak, bambaşka bir tarz ve üslupla avangart yazarların başında gelir. 1965 yılında çıkan Yanık Saraylar, ilk öykü kitabı olup ironiyi benimseyen çok katmanlı yapısı, alt metin, üst metin, metinler arası hatta disiplinler arası birçok tekniğin kullanılması ile zamanının ötesinde bir modernlik ve farklılıkla kapalı anlatıma da dikkat çekmesi ile önem kazanır.
Bu bağlamda modern yönelişleri farklılığı ile ayrı bir yeri olduğu kabul edilir ve çıktığı yılın edebiyat olayı olarak tarihe geçer. Ayrıca hala modern Türk edebiyatının kült metinlerinden biri sayılır. Öykülerin arasındaki resimler de ayrı bir derinlik kazandırırken hayatın karamsarlığını yansıtmaktadır.
Yanık Saraylar, altı öyküden oluşur ve ağırlıklı olarak azınlıklar, eski İstanbul hayatı, kadın sorunları gibi toplumsal konuları işlemesinin yanı sıra bireysel olarak yalnızlık, ölüm, intihar ve dışlanma gibi konuları işler.
Ayrıca dil estetiğine farklı bir bakış açısı getirerek, özgür ve özgün bir tarz kurar. Bunu da dilediğince büyük harf kullanarak, noktalama işaretleri yerine tire tercih ederek yapar. Ek olarak şiirsel anlatım gibi deneysel teknikleri de kullanır.
Öyküler; Sedef Kakmalı Ev, Pencere, Yanık Saraylar, Büyük Kuş, Ah Ya Rab Yehova, Ölüm Saati. Bu öykülerin bazılarının sesini duymaya, kurgusal ve teknik yönden incelemeye çalışalım.
SEDEF KAKMALI EV; Kuzguncuk, 1961
“GELDİLER… Çok yorgundular. Sokağın başına dizildiler. Sekiz on kişi vardılar.” Alt alta dizilmiş bu cümlelerle başlıyor öykü. Öyküdeki ana karakter, Ziya Bey’in, ölümü, onu evden almaları, mezarlığa götürmeleri sırasında, sanki ölünün son hatırında kalanlar ile ardında kalanları anlatıyor. Ardında bıraktığı Nurperi Hanım da diğer ana karakter ve “ZİYA BEY, ZİYA BEY” diye bağırıyor. Metaforların ironiye büründüğü öyküde gerçeklik algısı soyut olarak benzetmeler üzerinden ilerliyor. Ölümden bahsetmeyip Ziya Bey’in tepkilerini ve düşüncelerini yansıtan öykü ölüme de meydan okuyarak, ölümün anlamsızlığına değiniyor. Ancak yaşama ilişkin Nurperi Hanım karakteri özelinde bireysel olarak kişinin sıkışmışlığı hissediliyor. “Ziya Bey’in tabutu yavaş yavaş ilerliyordu.” Bu cümle ile geçmişten sıyrılıp şimdiki zamanla bağlantı kurularak Nurperi Hanım’ın düşüncelerine, yaşamındaki bunaltıya, yalnız ve mutsuzluğuna dikkat çekiyor. Bütün bu ruh halinin sebebini ev olarak yansıtsa da aslında bambaşka; Ziya Bey’in cenazesini taşıyan tabutu izlerken uçurtmaya benzetiyor ki burada uçurtma özgürlüğü simgeliyor. “Rakı içtikten sonra evin içinde boyuna kapılara, merdivenlere çarpardı eli yüzü çürürdü, daracıktı ev, ne kadar kaçsa önüne ya duvar, ya da kapı çıkardı.” sözleriyle “yıllardır özlemin çektiği düzayak bir hayat” ifadesinin yerini bulmasının metaforik olarak aktarımını yapıyor. Ziya Bey’den kurtulmasında hissettiği karmaşık ruhsal dalgalanmayı aynı zamanda yazarın öyküleri kurarken yaptığı tekniğin ipuçlarını şu cümlelerle yansıtıyor; “Tabutla uçurtma, uçurtma ile kendisi arasındaki benzerliği ve birbirine benzeyen başka şeyleri düşündü; sonunda her şeyi birbirine benzetti. Düşüne düşüne hayatının en hurda ayrımlarına kadar indi.”
PENCERE, Galatasaray, 1962
“İki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekliyorum.” Cümlesi ile başlıyor öykü. Merak ettiren, incelikle örülen bir kurguda içsel çatışmaların başka karakter yaratarak yansıtılması tekniğini türetiyor.
Karşı terastaki kadını izliyor, bir pencere bitince diğerine geçiyor. Onun kendisini gördüğünü, onu izlediğini bildiğini düşünüyor. “Yeni bir anı defterine başlarmışçasına ara sıra başımı kaldırıp kadına bakıyorum.” Burada yazar itirafını büyük bir ipucu ile yapıyor, içinden geçeni okuduğu ve bu yüzden kırgın olduğundan bahsediyor. Bireyin kendiyle savaşında kararları ve karasızlıkları içinde yaşamın anlamsızlığını savunarak, ses getirecek, isyankâr bir ölümü tahayyül ediyor. “Önlemek, kurtarmak istemiyorum.”cümlesi ile bunu desteklerken tramvay caddesinin tam ortasına, kalabalığın en yoğun yerine düşerek ölümün sahiciliğini duyurmak, yaşamın anlık bir kararla – bir öykü boyunca – bitivereceğini, telaşların boşuna olduğunu canıyla ödeyerek göstermek isteyen bir kadını çiziyor. Tek bacağı sargılı, terasta dolaşan kadın olarak yaratılan karakter, tutsaklığı ifade ediyor. Başka bir kadın başka bir evde kendini asıyor, toplumda anlaşılmayan, ötekileştirilen ve geri plana atılan kadının sesini duyuruyor öyküde. “İNANMAK İSTEMİYORUM YALNIZLIĞIMA” büyük harflerle yazılan cümlede adeta bağıran yazar, bireyin içsel çatışmasına derin bir ayna tutuyor. Şiirsellikle yazılan öyküde; ölüm gülleri, beyaz zambaklar gibi imgeler kullanarak, sonu hissettiriyor. “NE YAPSAM ŞİMDİ?” diye iki kez soruyor kadın karakter, izlediği kadın ile iç içe geçtiğinde, tek olduğunda ve bunu yansıttığında… Burada, bu soruyla okuyucunun kendini sorgulamasını başarırken yaşam ve ölümün anlamını düşündürüyor. Yaşasa da ölse de hayatın devam edeceğini, tramvayın yine o yoldan geçeceğini, kalabalık caddenin yine dolup taşacağını, haksızlığın ve zulmün de asla bitmeyeceğini yüksek sesle ancak ince ince işliyor.
AH YA RAB YEHOVA, Kuzguncuk, 1964
Öykü Yahudi bir kızın, Müslüman bir adamla aşkı olarak ilk başta göze çarpsa da derinlikli ve çok katmanlı ilerliyor. Ayrımcılık, ötekileştirme, değersizleştirme gibi insani değerini yitiren davranış yapısını açıkça gösteriyor. Ayrıca güvensizlik aşılayarak acı çekmenin sınırlarını çiziyor. Kadın karakterin kadın olduğu için ötekileştirildiği yetmezmiş gibi hem kendi ailesi hem de sevdiği adamın çevresinde ırk ve inancı yönünden sıkıntı yaşıyor.
“BAYAN ZEMBUL ALLAHANATİ
BURADA MEFDUNDUR
TARİHİ VEFATI 7 TEMMUZ 1931” şeklinde ölümle başlıyor. Ölümünden hemen önce, ölüm döşeğindeyken 40 günlük yavrusuna bakması için yüzünde utanç olan ağabeyine yalvaran, aşka ve duygularına nasıl yenik düştüğünü anlatan Zembul’un sözleri ile devam ediyor. Bu yenik düştüğü adam ise Bilal Bey’dir ve öykü onun not defteri, aslında günlük üzerinden devam etmektedir. Ancak bu not defterinin en başında Bilal Bey’in de ölüm tarihi Zembul ile aynı yazmaktadır. 5 Eylül 1930 tarihinden başlayan notlara 27 Haziran 1931’e kadar devam edip “Senenin Notu” bölümüyle öykünün hem özetini hem de finalini yapıyor.
Bilal Bey notlarında, birçok kez vapur ile İstanbul’a gidiyor. Gezdiği yerleri, yediği yemekleri, aldıklarını, görüştüklerini en ince ayrıntısına kadar anlatıyor. Zembul’un hastalanmasıyla başlayan notlar sonrasında hamile oluşu ile ilerlerken Bilal Bey toplumdan dolayı ve Yahudi olduğu için onunla evlenmekten kaçıyor, sürekli tartıştıklarını yazıyor. Zembul telaşlı, hamile – bebek ters duruyor- ve evlenmeyi bekliyorken Bilal Bey sürekli İstanbul’un başka başka semtlerini, Kuzguncuk, Bebek, Beyoğlu, Galata geziyor. Sürekli yemek yiyor, içki içiyor, yemeği düşünüyor, geçmeyen bir açlık içinde bencilliğin sınırsızlığını çiziyor yazar. Birçok karakter var öyküde, Yahudiler de çok fazla ancak metinler arası durumu “Sedef Kakmalı Ev” öyküsündeki Ziya bey ve Nurperi karakterleri öyküye dâhil ederek oluşturuyor. Eve dönüşlerde genelde bir teneke gaz yağı alması da dikkat çekiyor, onları evin bodrumunda biriktiriyor. Öykünün sonunda Zembul için birçok insanın eve gelmesiyle evi yakıyor. Aslına burada kendi ile birlikte herkesin ölmesi. Öykü boyunca ilerleyen bir şey daha var. Bilal karakterinin ayak topuğundan giren bir iğne, yavaş yavaş yukarı çıkıyor, önemsemiyor ama korkuyor. Burada topuk, Aşil sendromu olarak düşünürsek disiplinler arası olarak mitolojik unsurların kullanıldığı bir öyküyü deşifre etmiş oluyoruz. Bilal Bey bu iğnenin yerini ve verdiği acıyı durmadan not ediyor. En son kalbine saplanacak ama ondan önce evini herkes ve her şey ile birlikte yakıyor. Yakma eylemi aslında kitap genelinde her şeyden kurtulma, çözümü olmayan adaletsizliğe karşı bir isyan…
Yanık Saraylar, öykülerdeki ortak ev özelinde, bireyin sarayının kendi içsel dünyası olarak yansıtarak, yanmanın anlamını metafor olarak da acılı ve sancılı ruhlar olarak tanımlıyor. Psikoanalitik olarak gerçekleri soyutlaştırarak bireyin ruhsal durumunu metafor ve imgelerle yansıtıyor. Neden ve sonuç olarak ilişinkilerinin temelindeki düğümlerden yola çıkarak ve bilinç dışını cesurca dile getirerek bu öyküleri yazar Sevim Burak. İyi ki…
Sevim Burak, Yanık Saraylar, Yapı Kredi Yayınları, 11.Basım, İstanbul, Haziran 2017.


