KONUŞAN RUH MU? MEHMET YAŞIN! ETKİLEYİCİ ŞİİRİ VE YÜKSEK MODERNİZM

Koray Feyiz

Kıbrıs’tan yetenekli bir Türk şairidir. Kendisinin deyimiyle bir “Kıbrıslıtürk”. Okuyucuların duygularını canlandırmak için yazınsal öğelerin kullanılmasında büyük bir görev üstleniyor. Yaşın, Mehmet Yaşın’ın şiir koleksiyonundan hem uzun hem de kısa şiirler ile güzel imgeler sunuyor. Şiirlerinin uzunluğundan bağımsız olarak ve tüm eserlerinde sıfatların karmaşık bir ağını örgütleyerek duyuları uyandıran çizgiler oluşturmayı başarıyor.

Mehmet Yaşın, üzerine yazmayı seçtiği olayların spektrumu konusunda çok dinamiktir. Şiirleri tipik sevgiyle yazılmış olup rutin umutsuzluklarla ilgili değildir. Bunlar her yaşamın bir bileşimidir. Spektrum, savaştan doğaya, romantizmden komünizme uzanıyor. Mehmet Yaşın’ın şiirsel esnekliği, onu çok kutlanan ve saygı gören bir şair hâline getirdi. İki farklı konuda tamamen farklı anlamlar yüklenir ve bunları mükemmel bir biçimde mantıklı bir fikir hâline getirir. Yaşın’ın şiiri, sanki düzensiz gibi görülmekle birlikte düzenlenmemiş gibi okunur. Okuyucu, doğrudan Yaşın’ın bilincinin düşüncelerine bakıyor ve yoğun duygu mesajını absorbe ediyor. Aklımızda gördüğümüz görüntüler, yalnızca kendi hayal gücümüzden kaynaklanır. Ancak başkasının düşüncelerini okumak için kendimizi açtığımızda canlanıp çiçeklenirler. Neredeyse bellek gözüyle görülebilen tüm yeni bir dünyayla karşılaşıyoruz. Mehmet Yaşın, bu yeni vizyonu destekliyor. Şairin lirik yetenekleri okuyucu için duygusal bir ortam yaratıyor; imge bir kaçış, görüntü bir maceradır. Şairin usu, hiç yaşamadığınız kadar güzel fikirlerin bilinmeyen bir yerinden sesleniyor gibidir ve bu okuyucuların pek çok şeyi yeniden düşünmesi için bir şans olarak değerlendirilmelidir.

Yaşın’ın perspektifinden şiir, konuşulan dramatik bir sanattır. Onun için şiirsel anlam, sadece bir sözcük meselesi değil, aynı zamanda fiziksel bedenin sözsüz dillerini de içerir. Özellikle dramatik şiirlerde, şairin performatif olan ve şiiri sözlü bir sanat olarak kavrayan alternatif bir modernizm biçimi sunduğunu iddia ediyorum.

Bence Yaşın şiirleri, bir yanda modernist kültürden farklı karşıt görüşler içeriyor, diğer taraftan da ifade kültürü hareketi olarak adlandırılan yüksek modernizm bakımından anlamın olamayacağını öngören çağdaş bir hareket olarak sözlü söylemle indirgeniyor. Bu anlamda Yaşın’ın, ne yüksek modernistlerin ne de gösterişli kültürcülerin inançlarını tamamen paylaştığını düşünmüyorum. Yüksek modernistler, konuşma ya da ses ile yoğun şekilde ilgiliyseler bu terimlerin kullanımı büyük oranda değişmeceli olur. Buna karşılık Yaşın, tam anlamıyla fiziksel olarak ses alır.

Şair, 2000’ler şiirinin aksine bir arıtma sürecine konuşma göndermek istemiyor. Yaşın için bir şiir, sayfadaki yazılı metne indirgenemez. Ancak konuşmacının bedensel varlığının yanı sıra kitleyle olan doğrudan temastan oluşan bütüncül bir deneyimdir.

Onun için şiir, dilin kendine has eserlerinden çok daha fazlasını içerir ve bu şairin varlığının iletişimi ile ilgilidir. Şair, basılmış şiirin şeyin kendisi yerine bir yer tutucu olarak algılanmasını istiyor ve şiirde basılan kayıpları bir eserin bir kitapta yeniden üretilmesinde yaşanan kayıplarla karşılaştırıyor. Peki, şiirin geleneksel sembolleri yeterli mi? Basılı sözlerin kendi başına hiçbir güzelliği olmadığı gibi hayal gücünü teşvik etmek ve işlev görmesine neden olmak dışında hiçbir değeri de yoktur. Baskılı şiir, başka bir ifadeyle tabloya has olan yazınsal eşdeğer bir eser, boyalı bir resmin yeniden üretilmesi ve temsilsel değerine göre, böyle bir yeniden üretime göre daha yoksuldur. Yaşın, şiirin keyfini çıkarmak için yapılması gerektiği gibi dinleyiciler tarafından sesli bir şekilde yaşanması gerektiğini belirtiyor.

Yaşın’ın düşünceleri, romantik bir benlik kavramı ve savaş sonrası Kıbrıs’taki modern şiirin bireysel, toplumsal ilerleme düşüncesine dayanır. Yaşın’ın ifade teorisinin son amacı otantik, samimi, doğal bir benlik ve kişiliğinin keşfedilmesidir. Teori, sözde özün araştırılmasını savunurken aynı zamanda oldukça normatiftir. Yaşın, kötü alışkanlıkların ifadenin başarısızlığından sorumlu olduğunu ve gerçek ifadenin doğru yaşam biçimine bağlı olduğunun altını çiziyor. Sesin eğitimi ve anlatımın geliştirilmesi, yaşamın doğru alışkanlıklarının zenginleştirilmesiyle ayrılmaz bir biçimde sevinç, güven, saflık ve düşünce asaletiyle bağlantılıdır. Sesin gelişimi mekanik ya da yalnızca yerel bir mesele değildir. Normal ve sempatik hareketler üzerine, doğru motif ve duygular üzerine sağlığa, güce bağlıdır.

“Elektrik” başlıklı en sevdiğim şiirlerinden birinde Yaşın, okuyucunun ‘yazgı’sının hesabını anlamasına yardımcı olmak için imgelemin yazınsal öğesini kullanıyor. “Habersiz bir buluşma hazırlığıydı ömrümce Yazdığın her şey,” diyor ve açıklamada bulunuyor:

Tam zamanında çalan telefon
artık eskisi gibi devam edemezsin yarım kalan cümlene
harfler, ses dalgaları, tinsel-çekim.

Habersiz bir buluşma hazırlığıydı ömrümce Yazdığın her şey.

Ben gördüğüm bir düşten kurtarıp dünyaya getirmişim birbirimizi
bir kaderi büyütmüştüm her rastlantının büyüsünde.

Kendi kendimizle sevişmekten bizi yorgun düşüren Yazı
elektrik, hava kirliliği, sis ve İSKİ skandalı
istesek de istemesek de. Elektrik, elektrik, elektrik.

Korkarım bu şiir planladığın gibi bitmeyecek Memet.
Korkarım kader diye bir şey var rastlantıyla Yazılan
İstemesem de kader diye bir şey var

ve elektrik. İklim gibi biri Moira
nereye bağlanabilir ki bir oturma-izniyle ya da nereye ayrılır
yıkılan Yerüşalim’den başka…

Hem artık ben yıkılamıyorum bile, biliyormusun?

Artık sormuyorum bak, ne demeye gelir Yazmak, ne demeye aşk
düşkırıklığı, yalnızlıklar ya da intikam.
Hep üç şey var-Birincisi: geleceği hatırlamak
Öteki: tanımak ilk kez gördüğün birini. Derken: elektrik.

Elektrik. Gerisi şiir, Yazılan.

[Hem hiçbir şiire yaramaz kendi Yazgısından korkan insana.]

Görüntülerin tanımlayıcı çizgileri, gözlere dokunma hissi veriyor ve okuru ses çağrısına itiyor. Şiir okunduğunda soğuk bir duş etkisi yaratıyor ilkin ve sonra buzlu bir su içmiş gibi hissedebiliyor okuyucu. Sanki bir cesedin suya çarpan sesini duyabiliyor bu dizelerde. Şairin görüntü tarzı, dili ve bilinci okuyucuyu eğlendirmektedir; hipnotik, etkileyici ve açıktır.

Genellikle bir erkek konuşmacının, bir kadının fiziksel özelliklerinin bir kataloğunu listelediği şiirsel bir düzendir. Yine şiir, açıkça iç ve dış tezadıyla çeliştiği için bu muhalefet tutkunun fiziksel çağrışımlarıyla zayıf düşer. Şiir boyunca konuşmacı, kendi belleksel durumlarına ya da hislerine asla atıfta bulunmadan kadının rolünü yerine getirir. Şiir, dâhiliği veya öznelliği bir yapı olarak dil tarafından yaratılmış bir etkiyle aşağıladığı anlamında performatiftir.

Buradaki şiir, bu yapılışa uygunluk ve beceri ile olan sürekli kaygısı ile dikkat çekiyor. Ataerkil bir toplum tarafından bastırılmış bir kadın izlenimi edindiysek kadının kişiliğini ve hislerini bilmek için ne yaparsak yapalım durum değişmez. Çünkü bu, yüzey açıklamalarının bir sonucudur. Şiirdeki kadın, ona atfettiğimiz belleksel durumu ifade etmiyor, o yüzeylerden oluşuyor. Şiirin tiyatralitesi, bu yüzeyleri işaret etmek için bir araçtır ve dolayısıyla onun performans sergilemesine katkıda bulunur.

Şiirin şekli, karmaşık bir örüntü oluşturuyor ve yazarken Yaşın, tekrarlamaları arası çok geçmeden son ve dâhili kafiyeleri ve hatta dize uzunluklarında büyük bir değişkenlik göstererek metrik bir ritim oluşturuyor. Ritim vurgusu, Yaşın’ın şiir talebinin altını çiziyor. Aslında ritim, sadece şiir yüksek sesle okunursa gerçek olur. Özellikle çok kısa ve çok uzun dizeler arasındaki dönüşüm, ritmik etkiye katkıda bulunuyor. Kısa dizelerin bireysel sözcükleri daha fazla vurgulama eğilimi vardır ve daha uzun olanlardan daha yavaştır.

Başka bir örnek olan “Sevgilimin Türküsü” adlı şiir, Mehmet Yaşın’ın imgelem kullanımını gösterir: “Sevgilimin türküsüydü deniz/ mavi sesine demir attı savaş/ sevgilim,/ ölü asker ”. Bu şiir, okuyucuya bir kadın için çok özel görüntüler sunmaktadır. En önemli şiirsel öğe olan imge, Yaşın’ın en güçlü noktasıdır ve şair tüm şiirlerinde bir almaç görüntülüğünde elektron demetinin oluşturduğu devinimli resimler bütününü yakalamaktadır. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Yaşın’ın “Sevgilimin türküsüydü buğday/ altın bakışlarına kelepçe vurdu savaş// sevgilim,/ ölü asker” dizelerinde ise bir kadının ekmeğe özgü hayat ve savaşçı özelliklerini çeşitli yönleriyle karşılaştırıyor. Binlerce yıl öncesine dayanan ekmek, hayatın canlılığını besleyen bir şeydi ve hâlâ görülüyor. Bir insanı hayatta tutan temel gerekliliktir ekmek, barış gibi: “Sevgilimin türküsüydü barış / beyaz gülüşünü ikiye böldü savaş / sevgilim ölü asker

Yaşın, savaş nedeniyle kültüre hiperbolik imha sunarak büyük ivme ile kıyamet uyandıran bir vizyon yaratıyor. Aynı zamanda şiirin hem görüntü hem de ses içeren sinestezik bir deneyim sağladığını da belirterek bunu okuyucuya duyumsatıyor. Dahası şiirin ritmini tanımlayan bir özellik olarak uyum yokluğunda şiir okuyucusu, ivmeyi dramatik bir etki olarak kullanarak performans sırasında okuma hızını belirleyebilir. Yaşın’ın polifonik nesir deneyleri, şiir üzerine konuşma sanatı olduğu konusundaki kararlılığını da vurguluyor ayrıca.

Şimdi Yaşın’ın “İthake Yok” adlı şiirini okuyalım. Şairin bu şiirinde yaşamı yolculuklarla ve denizlerle kıyasladığına tanık oluyoruz. Yaşam daima bir yolculuk veya bir deniz gibi şaşırtıcı, gizemli ve risklidir. Ancak aramak ve keşfetmek için dalış yapana kadar gevrek mavi bir battaniyenin altında yatan şeyi kimse bilmez. Bir yaşamın içinde olanları ve bitenleri tam olarak bilemediğimiz gibi, sorun yaşamadığımız ve türlü türlü deneyimlerle yüzleşemediğimiz durumlar gibi.

Yaşın’ın bu çifte kıyaslamaları, okuyucunun duygularını hayrete düşürüyor. Yaşın, bu kadar güzel kombinasyonlar yarattığından okuyucuyu içselleştirip âdeta sarsıyor:

Demir atacağın bir liman yok bu yolculukta 
İthake diye bir yer yok.

Dinle ey çocuk! 
Kağıttan gemiciğ’ni alabora edecek dalgalar 
tuzlu sular yutacaksın 
denizi kulaç kulaca avuçlayarak yüzeceksin engine 
ufuk çizgisinin gerilmiş bir ip gibi 
hep önünde duracağını bile bile.

Daha nice gemiler batacak içinde

Şair, aşkı tarif ederken de en iyi ironiyi kullanıyor. Aşkı, her bireyi nostaljik bir transa sokabilecek kadar büyük ve keyifli bir şeymiş gibi anlatıyor. Yaşın’ın ironi yaptığı “Ölünceye Kadar Senin” adlı şiirini okuyalım:

Söz mü? Ne sözü?
Bir aşk anını sonuna kadar yaşayabilmek içindi
fısıldanan her şey 
ve daha önce başkasına verilmiş bir sözü bozmaktı 
sevişirken sana verilen sözler.

Gitme!.. İnan bana…Bu defa söz!..
(Sa.23.58, Jazz Club_İstanpolis, 31.03.93)

Sen domuz ve rakılı Şavat-yemeğimsin benim.
Havranın güvenlik-kapısında (tam kaybettim derken) 
yeniden ibraz etti’im kimlik, kayıt no.su, kippa 
ve sebepsiz yere tekrarlayıp durduğum bar-mitza. Senn 
ulusal parkta boğulduğum göl.
Üstü açık şiir-kahramanım, kırmızı gül, o büğülü kuğu 
bir bayrak & Kitap kılığında –
Sennn egemenlik bayramını kutlayan marşl. Yrb.org.sesi.
Sadece senin devletine uyruk olmayı buyuruyorsun 
aşka. Abeni ihanetle suçladığın (hiç ama hiç iplemeden) 
çekip gitmek için yağmurluğ’nu giydiğin şu anda bile 
hayatıma sahiplik ediyorsun sennn 
aslında. Ölünceye kadar senin (vatan)haininim ne’d’olsa.

Sağol, daha fazla içmeyim yoksa gene sarhoş olurum sana.
Giderken kendi hesabını öde lütfen.

Yukarıdaki dizelerden anlaşılacağı üzere Yaşın, çok görsel bir şairdir ancak bu şiir ekfrastik bir şiir değildir. Resimle ve şiirle uğraşırken zaman geçirme deneyimi gerçekten çok farklıdır. Çoğu kez söylendiği gibi bir anda hep birlikte algılanmış olan bir resim, bütün resmi yalnızca bir süre ona bakarak veya tekrarlanan görüntülemelerle fark etsek bile hemen görürüz. O, keskin göze bir anda kendini gösterir.

Böylece onun tek gerginliği vardır. Şanslıysak hayatımız boyunca birçok kez favori bir resim görebiliriz ancak her görüntüleme günümüzde gerçekleşir. Bununla birlikte dil, hemen değil ama sıralı olarak çalışmaktadır. Özellikle isim vakalarını belirtmek için çarpıklıkları ortadan kaldıran ve anlam ifade etmek için kelime sırasına dayanan Türkçe gibi bir dil. Bu, eğitimli bir okuyucu için sorun teşkil etmez ancak okumak kaçınılmaz olarak bir zaman geçmesini gerektirir.

Zaman, bir kayıt değişikliği meselesiyse o zaman anlatı akışı ona mükemmel bir biçimde uyuyor. Geçmişte bir olay olduğunu, şu anda gerçekleştiğini ya da gelecekte gerçekleşeceğini okumakla ilgili herhangi bir sorun yaşamıyoruz. Anlam akışını anlıyoruz çünkü deneyimlerimiz ve hafızamız mevcuttur, böylece zaman akışını da anlıyoruz. Yaşam ortamı olduğu için zaman anlatım aracıdır.

Modern şiirin ana şekli liriktir ve lirizm az veya çok zaman için anlatı içermez. Sonuç olarak bu dizelerde şair, lirizmi anormal olarak tanımlar ve lirik konuşmacının bilincinde bir noktayı temsil ediyor gibi davranır. Sözde tek bir hediye, zaman akışında askıya alınmış bir andır. Lirizmin bu tanımsal atmosferi, Yaşın’ın şiirini görsel sanatlarla karşılaştırmak için bir başka motivasyondur.

Ben de şairin bu çalışmasındaki lirik dizelerin anın boyutlarına doğru ilerlemesi gerektiğini savunuyorum. Çünkü teorinin estetikte uygulamayı izlediğini düşünüyorum. Bu yüzden Yaşın’ın konu ve tema olarak zaman alan “Ölünceye Kadar Senin” adlı şiirine geçip bu iddiayı test etmek istiyorum.

Şairin konuşmacısı, bir dizi birbirine bağlı ses dalgalarının zamanın dışı başında başlamasıyla zamanı hareket olarak görüyor. Yaşın, kendinin dışında bir kuvvet öne süren şiirde ‘zaman’dan yararlanır ve kelimeler ‘kuvvetli’ kelimelerdir. Zaman, kendine karşı koyması gereken bir güç ama konuşmacı çok belirsiz bir şekilde şunları yapar: “Söz mü? Ne sözü?/ Bir aşk anını sonuna kadar yaşayabilmek içindi/ fısıldanan her şey/ ve daha önce başkasına verilmiş bir sözü bozmaktı/ sevişirken sana verilen sözler

Bu mantıklı mı? Bence sanatsal anlamda şiirsel bir mantık içeriyor. Çünkü imgelem sayesinde en azından belirli anlarda zamanı durdurma arzusunu hepimiz anlıyoruz (bir bakıma bunu her hafızada yapıyoruz). Kolaylıkla göz ardı edebileceğiniz bir sözcük, sondan bir önceki dizenin yedinci kelimesi olan ‘sarhoş’tur. Ancak bence herhangi bir okumada şiirin tek bir an değil de zamanın bir pasajını ifade ettiğini ve sergilediğini görmeliyiz. Saat, konuşmacı durmak istese bile gelgit akışı gibi geçmişini süpürür. Şiir, zamanın hareketsizleştirilmesi deneyimini illüzyon olarak değil, geçici olarak kendiliğinden de sunar. Bunu tefekkür, meditasyon, trans veya bazı algı, düşünce veya hislerle karışmış olma deneyimi açısından anlayabiliriz. Dinî bir şiir olmasa da alt tabakasının bir parçası olan ‘aşk’, tabanı da olduğu gibi kalıcı bir ruh ile geçici olmayan bir vücut arasındaki geleneksel Batı ikilemidir, diyebiliriz.

Yaşın olan konuşmacı, şiiri insan hayatının normal kronolojisine yerleştirmeyi mantıklı yapar. Sevgilisinin hayatı, birkaç saniye içinde hatırlansaydı bile bir hayatın daha uzun sürdüğünü ve kişisel hatırlama ile felsefî düşünce arasındaki karmaşık kaymalarla şiir okumanın daha uzun sürdüğünü biliyoruz. Şiir, şimdiki zamandan geçmiş zamana doğru kayar ve nesnel olarak ölçülen zaman ile öznel yaşantı zamanı arasındaki farkı belirterek başlar.

Bu durum Kantçı, yalnızca ideal bir insanî yapı olarak idealist zaman duygusu için doğal bir ortak nokta gibi görünebilir ve bu nedenle belki de resimle ilişkili anlık anı ile eşleşebilir. Bununla birlikte dilin ardışık doğası, fiillerin gergin inşaatı ve “etti, ne’d’olsa, yağmurluğ’nu” gibi şairin sıklıkla yaptığı özel ifadeler, bizi zaman hissine doğru götürüyor. Hafıza ve duygu, akmayan seli oluşturup 23.58’de Jazz Club’da çalan (“Üstü açık şiir-kahramanım, kırmızı gül, o büğülü kuğu bir bayrak & Kitap kılığında-”) saatin değişmesi gibi bir dünyaya yerleştirilir.

Bu dizeler, şimdiki zamandan geçmiş zamana doğru değişiyor. Ancak görüntüler o kadar güçlü ki vites değişimi neredeyse fark edilmiyor. Hatırlanması sırasında Yaşın, hissettiklerinin deneyimini yeniden yaşatır. Böylece zaman dilimleri ile fiil zamanları arasındaki farklar ortadan kalkar. Görüntü sadece görsel değil, muhtemelen görme bizim hakimiyetimizdedir. Bu nedenle ritim ve dize kırılır, ses desenlemesi görsel efekti diğer yollardan daha ziyade güçlendirir. Şiir, kelimelere dökülene kadar bu yakındır ve bu dizeleri sıra dışı zamanlardan eskimeyen platonik bir fikrin içine (burada kadının hesabı ödeyip gideceği düşünülürse) götüren işte bu albenidir.

Bu şiirde bir resmin aksine şair, bize tek tek bu ayrıntıları verebilir ve dikkatimizi onlardan sırayla alabilir. Hayalî yazmada zaman yavaşlar ancak tamamen askıya alınmaz. Tabii ki satırlar bize zamansızlığın neden bir ideal olduğunu gösterir. Zaman sonuna kadar yol açar, uzamsal ya da zamansal boyutları olmayan hiçbir şey ne uzundur ne de kısadır.

Bu, şiir ve resimlerin uyumsuz hâle getirilmesi gibi görünebilir ancak pragmatizm ikisini bir araya getirmeye çalışan en az yukarıdaki örnekte olduğu gibi bir şiirin incelenmesini gerektirir. Zaman, kısa bir şiir seçmemi gerektiriyor ve burada başından beri yazdığım gibi içtenlikli bildiğim bir şey ama daha önce bunu bir eleştirmen gibi hiç düşünmemiştim.

Resim narindir. Şiir de öyle olmaya çalışıyor ama şairin resmin resmini yorumladığını görüyorum. Bunu tarif etmiyor çünkü bu şairin özellikle de küçümsediği bir süreçtir. Şiir, sözü o kadar incelikli betimleyerek reenkarnasyon gibi göründüğünü ya da en azından dünyamızdan üstün bir dünyaya işaret ettiğini görür. Çok narindirler ki neredeyse buharlaşıyorlar ve fırça vuruşlarıyla yaratılmış gibi görünmüyorlar.

Sözler, durgunluk ve sessizlik, reenkarnasyon… Şiir, şimdiki gergin ya da hiç fiili olmayan cümlelerde atılır. Şiirdeki tek eylem, ‘Gitme!.. İnan bana… Bu defa söz!..’ geçtiği zaman sona eriyor. Sürekli ve bu anlamda bir eylem, zamanın geçtiği anlamına gelmiyor. Şiir, resme bağlıdır ancak yine de farklı şekilde işliyor görünmektedir. Şiirin sonunda okuyucu, başlangıçta olduğu gibi hissetmiyor. Ancak tabloyu incelemek için zamana bağlı bir kayma meydana gelmiyor. Resim iyi olabilir ancak şiir resimlerin yapamadığı entelektüel yansımalar sunabilir. Çünkü sözcüklerin soyut ortamı düşüncenin ifade edilmesini sağlarken resim yalnızca kendisini sunar. Hatta sanat eleştirisi kelimelerle yapılmaktadır, boya ile yapılmamaktadır. Bununla birlikte resim, bir bakıma şiirin söyleyebileceğini somutlaştırabilir. Özellikle hayalî bir şiir değildir. Çünkü tüm resimler, resim tarafından tutuluyor. Onlara ekleme fırsatı yoktur ve bunları üretmenin bir anlamı yoktur. Bir resmin tanımı çok fazla bir şiir değildir. İyi şiirler, her zaman yorumlayıcıdır.

Bununla birlikte burada bile resim veya fotoğraf durağan değil, hareket var ve hareket/değişim sadece zaman içinde gerçekleşebilir: “Senn ulusal parkta boğulduğum göl”, “Sadece senin devletine uyruk olmayı buyuruyorsun/ aşka”ve “Ölünceye kadar senin (vatan) haininim” dizelerinde görüyoruz ki şair, ritim ve ses efektleri üzerine vurgu yapıyor. Yaşın’ın şiir üzerine yaptığı ve konuşan bir sanat olarak gösterilmesi gerektiğini belirttiği “Ölü Ev Ölü Ev Ölü Ev/ Şiirden başka birşey olamaz/ bu eve beni döndüren” dizelerinden anlaşılacağı gibi şiirin sesli nitelikleri üzerine ısrarı, icat ettiği ve performans açısından daha radikal bir biçimde bağlı olan çok sesli, nesir denen deneylere yol açıyor.

Yaşın, pek çok modernist gibi sesleri çoğaltıp farklı dize şekilleri ile deneyler yaparak ve polifonik nesir olarak adlandırdığı farklı nesir şiirlerini yaratmaya yöneliyor. Yaşın için önemli olan, şiirin dramatik monolog olarak vurgulanan sesli birlikteliği değil, şiirin tiyatro yönüdür. Böylece dramatik şiirdeki vurguyu, konuşmacının bakış açısından performans yönüne kaydırır.

Yaşın’ın konuşulan bir sanat olarak şiir fikri, sayfada şiirsel görünüşü ortaya çıkarmak için belirginleştirilmiştir. Ancak Yaşın’a göre bu, şairin şiirsel niteliğini ortaya çıkarmak için yüksek sesle okunması gereken bir biçimdir. Şair, farklı olan seslerini hayalî şiirine atıfta bulunarak metre, tempo, uyak, yarım uyak ve ses yinelemesi gibi yine farklı olan şiir özelliklerine dönüştürmektedir. Örneklemek istersek aşağıdaki “Ölü Ev” adlı şiirden birkaç dize daha okuyalım: “Duvarsaatinden kalan ak boşluk/ Zamanı unutan ceviz masa/ Tozlarla temizlenen parmak izleri/ Kayıp anahtarlar/ Kilidi pas tutan posta kutusu/ Takma dişlerini suya bırakan yaşlı kadının/ ağır uykusu/ Ve babamın ilk şiirini yazan bu daktilo”. Bu dizeler, bir orkestranın çalgı aletleri gibi bir araya getirilmiştir. Polifonik nesir, bu nedenle orkestra etkisi yaratır.

Bununla birlikte şair, dilin müzik boyutunu vurgulamanın ötesinde şiirine aynı anda müzikal, dramatik, lirik ve resimsel olarak yaklaşırken sinematik bir deneyim de yaşatmaya çalışmaktadır. Bu yazıyı tamamlarken Yaşın’ın performatif poetikasının 2000’ler şiirinin kişiliksizlik teorisine muhtemelen daha başarılı bir alternatif olarak görülebileceğini iddia etmek istiyorum. Yaşın’ın şiiri doğal, özsel bir benlik fikrini fiilen sorgulayarak 2000’ler şiirinden tamamen farklı bir kişilik kültürünü de reddediyor. Kaldı ki melodram türünü ödünç alarak dil tiyatrosunu vurguluyor. Yaşın’ın modernizm modülünün aynı zamanda yüksek modernizmden farklı olarak vücut için de bir rolü vardır. Yaşın için ’ses’, metnin metninde veya metninde değil ancak sözlü tercümanın somut konuşma sesi şiirle şahsiyetten kaçınırken şiiri bedensiz olarak gören modernizm anlayışına karşı çalışır.

Yine de Yaşın, polifonik nesir deneyleriyle tanındığı gibi yenilik arzusu da dâhil olmak üzere diğer modernist şairlerin endişelerini paylaşıyor. Sonunda bana öyle geliyor ki Yaşın’ın performatifliği, bir şekilde performatifliğin çağdaş versiyonlarına değiniyor. Onun şiirlerinde performans, bir metafor olmaya devam ediyor ve sonuç olarak, fiziksel bedenin yalnızca toplumsal söylemin düzenleyici gücünün bir sonucu olarak, bir güç etkisi olarak görülebiliyor. Sözlü sanat olarak şiir, Yaşın’ın fikriyle birlikte tek vücut maddeselliğini birleştirip performatiflik bir kavram olarak düşünülebilir.

Yazının son kısmı, okumayı ve Yaşın’ın monolojik olmayan dramatik şiirini genişletiyor. Bu da onun şiirinde ekstra sözel unsurların önemini vurguluyor. Bu farklılıklar, şiir yapabilir ve uyumsuz sanatlar boyayabilir ancak ekfrastik şiiri yaşanabilir kılmak yalnızca bu farklılıklardır. Herhangi bir başarılı ilişki, benzerliklerin ve farklılıkların doğru bir şekilde karışması nedeniyle çalışır. Ekfrastik şiirler değişir ve yaptıkları şeyin tümünü ekphrasis teorisine kaptırma ihtimali yoktur. Ekfrastik şiirin en iyi modeli, konuşma şeklidir ve bu da angajman, çeşitlilik sağlar. Ekfrastik bir şiir, bir tablo (veya başka bir resim türü) ile yapılan bir konuşmadır. Bu benzetme, bir şiirin tam anlamıyla konuşabileceğini, bir metnin yalnızca metaforik olarak konuşabileceğini ancak bir ekfrastik şiirin bir resme tepki vermesi nedeniyle şairin karşısına çıkmış gibi görünebilir. Resim; imajı, tekniği ve belki bağlamı aracılığıyla şiirine anlam kazandırıyor. Yaşın’ın “Zehirli Dil” şiiri gibi hâlâ sessiz olsa bile bir resim, sözlü resim yapmayı motive eden ve dolayısıyla bir tartışmadan ziyade bir konuşmaya katılabilen görsel bir konuşma sunabilir.

Özetlersek Mehmet Yaşın’ın şiir koleksiyonunda ortaya çıkacak bir komplo yok. Ancak bu, okuyucunun memnuniyetsiz kalması ya da sıkılması anlamına gelmiyor. Her bir şiirin ayrıntıları vardır ve herhangi bir okuyucunun bu şiirlerden haz alması için bu yeterlidir. Şair, yazınsal teknikleriyle okuyucunun duygularını ortaya çıkarmakta başarısız olmuyor. Onun teknikleri hassas, karmaşık, açıklayıcı ve iyi düşünülmüştür. Bu kombinasyon dizeleri, kalpleri eritebilen dinamik bir şair yapmaktadır onu. Yaşın, çok benzersizdir. Şiirleri, sıradan duyguları betimlemez belki ama okuyucuların kalbinde yeni bir duygu yaratmayı becerir:

Zehirli Dil

Kıvrılıyor zehirli dil
istemese de sokuyor sevgilisini
öpüşürken..
kurulmuş sözcükler
yalıyor sessizliği, bir anda
yalnızlaştırıyor söylenen kadar
söyleyeni de..
Sevginin küslüğü.. (Söylenmemiş söz
daha ağırdır dile gelenden.)
Çatallanıyor ses. Kasılarak
katılaşıyor
kalpten geçen şeyler..
Büyü bozuldu,
küçük bir yılanın geçişiyle
aşkın içinde kıyamet..

koptu.. (Yazı
daha zehirlidir dilden.)

OKUMA NOTU: Mehmet Yaşın, “Dokuz Şiir Kitabı”, (Toplu Şiirler 1975-2013), YKY, 1.Baskı, S:672, 2014, İst.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ