Varoluşunun Peşinde Bir Sürgün: Demir Özlü

Derya Derya Yılmaz

Yazarın şu ana kadar yazılmış 11 makalesi bulunuyor.

Derya Derya Yılmaz

www.deryayilmaz.com.tr

Demir Özlü külliyatının tamamını henüz bitiremesem de büyük kısmını yıllar içinde okudum. Edebi dünyama çok şey kattığı su götürmez bir gerçek. Beni en çok etkileyenlerden İthaka’ya Yolculuk’uhatırlıyorum. Özlü’nün ölüm haberiyle yeniden elime aldım. Kitap, yazarın gönüllü sürgünlüğüyle başlayan İstanbul özleminden, geldiği yeni kentte gördüklerinden, iç dünyasında olup bitenlerden, pek çoklarının hayran kaldığı kuzey ülkelerinin beyaz geceleri gibi alışamadıklarından, soğuğundan, insansızlıktan, aslında ne zaman sona ereceğini bilmediği yolculuğundan bahseder; Ülkesi İthaka’ya dönebilmek için mücadele veren Ulysses gibi, belirsizliklerle örülü bir yolculuktur bu. Sonrasındaysa Amado’nun, “İnsanın anayurdu çocukluğudur”, sözündeki gibi daha başka pek çok kitabının da satır aralarına yerleşmiş çocukluğundan.

Evet, öz yurduna duyduğu özlem, hasret, sevgi aşkındır Özlü’de. Bunu, “Bir gün … bu uzun yolculuğun sonunda kendi ülkeme döneceğim. Orada aydınlık, yıldızlı gecenin içinde, asmalar altındaki evimin kapısını açacağım. Yeşile boyalı tahta bir kapı. Kendi evimin kapısı.”, sözleriyle de bize iyiden iyiye duyurur.

Türk Edebiyatı’na çok değerli bir dönem bırakan 1950 kuşağın önemli yazarlarındandır Demir Özlü. 1980 askeri darbesi sonrasında kendi isteğiyle İsveç’e gitmiş olsa da, aslında o dönemin şartları, pek çok düşün insanı gibi, Özlü için de bu gidişi zorunlu hale getirmiştir.  

Daha öncesinde mensup olduğu parti yüzünden akademisyenlikten uzaklaştırılır. Bir süre avukatlık yapar. Ülkedeki gerginlik, şiddet, gözaltı ve tutuklanmalar ile aydın katli artınca, önce eşini ve çocuğunu gönderir, sonra da kendi gider. Dostlarına, küçük oğlunun, “Baba ben büyümek istemiyorum, büyünce insanı öldürüyorlar” demesinin, kendisini nasıl etkilediğinden bahseder. Bir süre sonra da Almanya’daki kimi gazete ve dergilerde yayımlanan yazıları yüzünden hakkında tutuklama kararı çıkartılır. Ardından vatandaşlık hakkı yazık ki elinden alınır. Böylece gönüllü sürgünlüğü, siyasi sürgünlüğe dönüşür.  

Ülkeye ancak on yıl sonra gelir. Stockholm, İstanbul arasındaki gidip gelmeler böylece başlar. O, gittiği her yerde bir ziyaretçidir. Şunları not eder günlüğüne, “Yirmi üç yıldır başkalarının olan ülkelerde yaşıyorum. İsveç’te, Almanya’da, bir süre kalmaya gittiğim her ülkede bir ‘ziyaretçi’yim. Kendim de böyle hissediyorum. Bir ‘misafir’ değil, bir ‘ziyaretçi’. Sessiz bir ziyaretçi. Başka bir şey değil. Kendi ülkeme gittiğim zaman neyim? Orada da bir ‘ziyaretçi’ değil miyim?”

O, büyük kentlerin keşfine çıkmış bir entelektüel olarak, yaşam seyyahıdır. Kentlere, kentlerin bulvarlarına, caddelerine, çarşılarına, pastanelerine, sokaklarına, evlere, kıyı köşelerine ve tabii ki anımsamalarına, ardında bıraktıklarına tutunmuş, yalnız ve hep yazan, durmadan yazan bir yazardır.

Demir Özlü, edebiyatımızdaki yenilikçi İkinci Yeni şiir hareketiyle aynı dönemlerde, benzer sanatsal kaygılarla ortaya çıkan, “…dünyadan korkmayan, kendine güvenen, komplekssiz; özgür, bağımsız, yaratıcı” 50 kuşağının varoluşçuluk felsefe ve edebiyat unsurlarını gerçeküstücü bir anlayışla yazı dünyasına taşısa da, diğerlerinden ayrılarak farklı bir soluk getirmiş, edebiyatımızı derinleştirip değiştirerek, özgün, yaratıcı, kendine has kurduğu anlatı ve kurmaca dünyasıyla başka kalemleri de derinden etkilemiştir. Zira daha ilk kitabı -Sartre’ın Bulantı adlı romanına açık göndermeli- Bunaltı’yla bile yer, tip, olay odağından uzaklaşıp daha çok insanbireyin iç gerçekliğini önceleyen bir bakış açısı sunmuştur.

Hazır sevgili Demir Özlü’nün edebi yaklaşımına girmişken biraz daha derinleştirmek isterim.

Onun için yazmak, adeta yaşamaktır. Yine, günlüğüne şunları düşer, Yazmak büyük kavramlarla boğuşmaktır: Sonsuzlukla, varlıkla, varoluşla, tarihle, dünyayla. … Kentlerle, kendi yaşamında, kendi çocukluğunda, kim bilir belki de bir sabahı açık renk ışıklar yayan güneş altında duyduğum, nereden geldiği belirsiz bir mutluluğun kaynağını araştırmaktır, onu, o ışıkla, iklimle birlikte yeniden yaşayarak.”

Demir Özlü’nün yazı dünyası, asıl sürgünde biçimini alır. Eser verdiği tüm türlerde eni konu hissedilen, uzak kentlerde yaşarken duyduğu yalnızlığı ve hüznü, dilin yaratıcı olanaklarını kullanarak, varoluşsal, gerçeküstücü bir perspektifle düşler, hayaller, sanrılar üzerinden -ya da içinden mi demeli- aktarır.

Beri yandan onun için kentler hem umutsuzluk hem de umut demektir. Özellikle de İstanbul’a ve çocukluğuna karşı duyduğu özlem ve sevgi, yazılarında yoğun hissedilir. Paris Güncesi adlı eserinde, Stockholm’de yaşarken, Büyük Ada’da bir yaz gününe uzanır, “Güneşin altında gözlerimi yumdum ve Büyük Ada’da yazlık şapkalarını giymiş kızların yüzlerine vuran ışığı düşündüm.”, derken, düşüncesindeki kentler arasında yolculuktadır.

Bizler bu manzaralara yalnız, özlemli, haksızlığa ve hayal kırıklığına uğramış sürgün bir yazarın gözlerinden bakarken, onun kafelerde, otel odalarında, masa başlarında üretme süreç ve sancılarına da tanık oluruz; dahası varoluş ereğini, ileri geri salınımlı ansıma, gözlem, algı ve düş gücüyle harmanlayıp dilin büyülü, şiirsel ses ve imgeleriyle kurduğu evrenlere nasıl aktardığına.

Yazar, edebiyat anlayışını başlangıçta varoluşçu felsefenin unsurlarıyla, büyük oranda insanbirey üzerine kursa da sonrasında bu duruşunu toplumcu gerçekçi ögelerden mekân, kent, toplum gibi olgularla birleştirerek, okura bu iki yapı arasında koşut ve diyalektik bir bakış açısı sunar.

Onun kaleminde isyan ve direniş vardır. Bunu, “Kimsenin sesi çıkmıyor. Kalabalıklar bastırılmış düşlerinin soluk imgeleri içinde sürüklenip gidiyorlar. Kendini iyileştirmek için yazdığını düşünsen de ‘ıssız çöllerden’ ya da Berlin’deki kanallardan söz etsen de, bir ‘sis çanı’ olacaksın sen. Korkma, kendini koy ortaya.”, sözlerinde de görürüz. M.C. Anday’ın günümüze de uyarlanabilecek o meşhur Telgrafhane şiirine açık bir gönderme olan ‘sis çanı’ alıntısı, aslında bir aydın olarak Özlü’nün kendi içinde duyduğu gerilime, huzursuzluğa, kırılganlığa seslenir.

Yazarın, bilinç akışı yöntemiyle yazdığı eserlerde sıralı zaman algısı görülmez. Onun zamanları kimi kırılıp parçalanır, kimi birbirinin içinde akışkandır. Sanrıların entelektüel bir gerçekliğe, gerçekliğin gizeme, bilinmeze açıldığı atmosferlerde dolaşırız sıklıkla. Aklın, alışkanlıkların ve geleneğin denetiminden uzak bilinçaltı gerçeklerinin, dışarıdaki dünyanın oluşturulmuş, dayatılmış gerçekleriyle çatıştığı ve çatıldığı hiççi bir üst bakıştır gördüğümüz. Sayfalar boyu gezinirken kuşkuyla kabaran bir anlamsızlık yerleşir bilincimize. Ama bu karanlık, bunaltıcı, parçalanmış zeminde acı çeken, intiharı düşünen, hatta olumlayan insanbireyin sorgulamalarla yaşama sevincine, umuda ve özgürlüğe ulaştığına da şahit oluruz.

Anlatıcının yeri de önemli ve dikkat çekicidir Demir Özlü metinlerinde. Üçüncü ağızdan konuşan anlatıcılar yer alsa da, çoğunlukla, sen, diye seslenen, ben, anlatıcıya yer verdiğini görürüz. Yakın dostu Ferit Edgü’ye göre “Demir’in öykülerindeki ‘ben’ yazarın kendisidir.” Bu durum monolog, iç monolog gibi tekniklerle içe dönen bir yapı gösterdiğinden, bir tür anlatıcıyazarın bize seslendiği izlenimine kapılırız. Ancak parçalı zaman ve mekân sıçramalarıyla düşler, varsanımlar, yaratılmış gerçekler arasında dolaştığımızdan, bu algımız çabuk kırılır. Böylece yazar aynı anda iki farklı kişiye ulaşmayı başarır. Çünkü hem anlatı kişisini kendinden uzakta tutmuş hem de okurun iç dünyasına seslenmiştir. Zaten kendi de “Yazdıklarında bir sonuç olmamalı. Sadece hayatın çeşitliliğini göstermelisin.Sonuç çıkarmamalısın”, der.

Demir Özlü hakkında söylenecek, yazılacak çok şey var. Çünkü edebiyata adanmış bir yaşam onunki. İyi ki bu dünyaya geldi ve iyi ki yazdı. Aramızda, kitaplarıyla hâlâ ve hep yaşamaya devam edecek. Ustayı sevgi ve saygıyla uğurluyorum.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ