450 Yıl Sonra Montaigne’le Görüşmeyi Deneme/k

Hasan Öztürk

Yazarın şu ana kadar yazılmış 13 makalesi bulunuyor.

HASAN ÖZTÜRK / hasanaliozturktrb@gmail.com

Yazımın başlığındaki zaman aralığı, Michel Eyquem de Montaigne’in doğum (28 Şubat 1533) ya da ölüm (13 Eylül 1592) tarihleriyle ilintili bir belirleme değil. Vurguladığım ‘450 yıl’ süresi, dünyanın edebiyatına yeni bir tür armağan eden Montaigne’in ‘denemeci’ oluşuyla ilgili bir ayrıntıyı işaret ediyor.

Montaigne Kulesi

Montaigne, yazdıklarıyla olduğu kadar kişiliğiyle de kategorize edilmesi zor olan birisi.  Harold Bloom, başucu kitabımız Batı Kanonu içindeki bir bölüme şöyle başlar: “Fransız edebiyatında ulusal kanonun merkezinde olan bir tek yazar yoktur; yani bir Shakespeare, Goethe, Cervantes, Puşkin ya da Whitman yoktur. Onun yerine bir devler grubu vardır ve onlardan herhangi biri bu merkeze geçebilir: Rabelais, Montaigne, Moliere, Racine, Rousseau, Hugo, Baudelaire, Flaubert, Proust. Belki de bu merkezi yazarı birleşik bir yazar olarak düşünebiliriz: Montaigne/Moliere. Çünkü deneme yazarlarının en iyisi, Shakespeare’ın komedi yazarı olarak en büyük rakibinin ruhani babasıdır.”  Claude Levi-Strauss, toplumsal yaşamdaki “devrimci düşünce” için başlangıcı “Yunan kuşkuculuğu” dönemine uzatarak ekliyor: “Bizde ise Rönesans’la, örneğin Montaigne’in yapıtlarıyla birlikte eleştirel düşüncenin ortaya çıkışı sırasında…” (Montaigne’den Montaigne’e, 2018),  Bu iki belirlemeye, yakın dostu La Boétie’nin kitabını Montaigne’in yazdığı ve Montaigne’in kitaplarını da Francis Bacon’ın yazdığı tartışmaları da eklenirse dünyanın, ‘hayatta kalmak’ yerine ‘insanlığı korumak’ kaygılı büyük yazarına konum belirlemenin güçlüğü kestirilebilir.

Türkçe okurunun, 1940’lı yıllarda Sabahattin Eyuboğlu’nun çevirileriyle okuduğu Montaigne, türe ad olmuş Denemeler kitabıyla adından çokça söz edilmiş bir yazardır. Yazımına 1572’de başlanılan Denemeler’in ilk baskısı 1580’de yapılmış, sonradan yazılan bölümlerle zenginleştirilmiş yeni baskıları yapılan kitap, üç ciltte tamamlanıp yazarının ölümünden sonra farklı baskılarıyla okura sunulmuştur. 1603’te İngilizceye çevrilen Denemeler, 1676’da alındığı “Yasak Kitaplar Listesi” içinden handiyse iki yüz yıl sonra, 1854’te çıkabilmiştir. Söz birliği edilmişçesine “bir kitaptan daha fazlası” sayılan Denemeler, yazarının birikimi ve yaşam deneyimiyle Fransız toplumunun din ve siyaset çatışmalarından bağımsız değerlendirilemeyecek bir ‘yaşam sanatı’ kitabıdır. Erasmus’un yolunda, kadim çağların filozoflarından ilhamlarla zenginleşen Denemeler, bunca zamandır gerek yerilerek gerekse övülerek her dönemde okunmaya değer kitaptır. Yazı yolu ‘Montaigne’in Kulesi’ne çıkan ne çok kişiden söz edebiliriz: Francis Bacon, René Descartes, La Fontaine, Blaise Pascal, Denis Diderot, Jean-Jacques Rousseau, Gustave Flaubert, Alain, Waldo Emerson, Friedrich Nietzsch, Andre Gide, Stefan Zweig, Virginia Woolf, Thomas Stearns Eliot…

Suut Kemal Yetkin, edebiyatımızda benzeri az bulunur Edebiyat Üzerine Denemeler kitabındaki “Deneme” başlıklı yazısını “İyi geceler, Montaigne!” dileğiyle bitirir. Suut Kemal, içten bir dille denemenin ustasıyla konuşmayı denediği bu yazısında ayrıntıya girmeden bir de tarih bilgisi aktarır: “Deneme kelimesini, yeni bir edebiyat türüne ad olarak koyan Montaigne olmuştur. Bu ad koymaya tarih olarak 1571 yılının Mart ayını gösterenler bile vardır.” Kamudaki göreviyle babasından devraldığı ticarî işleri bir yana bırakıp söz yerindeyse “dünyadan elini eteğini ekmiş” Montaigne, yeniden düzenlediği kulesinde bütün kitaplarını bir bakışta göreceği yuvarlak kitaplığının duvarına, yalnızca kendisi için bir not ekler: “Hazreti İsa’nın doğumunun 1571. yılında Mart’ın ilk gününün arifesinde sarayda köle gibi çalışmaktan ve resmî görevlerin yükünden çoktandır yorgun düşmüş, ama henüz gücü yerinde olan otuz sekiz yaşındaki Michel de Montaigne, sanatın bakir kucağında dinlenmeye karar vermiştir. Kaderi, atalarının bu sakin yuvasının elinde kalmasına izin verirse, büyük bir bölümü geride kalmış bir yaşamın kalan akışını burada, sessizlik ve güvenlik içinde tamamlayacaktır. Michel de Montaigne, burayı özgürlüğe, sessizliğe ve çalışmaya adamıştır.” Yazımın başlığındaki zaman aralığı, Stefan Zweig’ın verdiği bu bilgiye dayanmaktadır.

Dört yüz elli yıl öncesine giderek “okuyan herkesin onu kendisinin yazdığı hissine kapıldığını” düşündüğü Denemeler hakkında yazarıyla görüşmenin güçlüklerinden söz etmek bile fazla. Böyle bir yolculuğa çıkışıma, Montaigne’in ‘manevi kızı’ ve aynı zamanda editörü Marié de Gournay’i konu edinen Yazar Kadının Savunması (Jenny Diski) adlı romanın esin kaynağı olduğunu söylemeliyim. Şatonun ucundaki kulelerden birinde kendisine özel hazırladığı odasında “bin civarında” kitabıyla söz yerindeyse konuşan ve kedisinin lekelediği kâğıtlara zarif kalemiyle notlar alan Montaigne ile görüşmeye gitmeden; Stefan Zweig (Montaigne, 2019), Harold Bloom (Batı Kanonu, 2014), Saul Frampton (Montaigne’in Kedisi, 2011) ve Sarah Bakewell (Nasıl Yaşanır, 2020) adları, özellikle söylemem gerekenledir.

Sabahattin Eyuboğlu, 1940’taki ilk çeviriye yazdığı önsözde “tercümeye en az elverişli kitaplardan biri” saydığı kitabın, 1950’deki baskına yazdığı önsöz yazısında “Denemeleri tam olarak tercüme edebileceğimi sanmıyorum” der. Eyuboğlu’nun, kitabın yazarını andırır biçimde, yıllar içindeki çevirileriyle zenginleştirdiği seçki nitelikli Denemeler, değişik yayın evlerinden çıkan baskılarıyla Türkçe okurunun Montaigne ihtiyacını karşılamıştır, karşılamaktadır. Ben, bu görüşmemin cevaplarını, Engin Sunar çevirisiyle yayımlanan Denemeler 1, 2, 3, 4, (Say Yayınları, 2019; 2.baskı) adlı seriden aldım. Toplamı 1438 sayfayı bulan seride bölüm başlıklarının adları da hayli uzun olduğundan alıntılar, yazı başlıklarıyla değil de cilt numaralarıyla verilmiştir. Yararlandığım serinin kitaplarında, Eyuboğlu’nun seçkisindeki çeviri tadını alamadığımı ve metinlerde yazım yanlışlarıyla dikkatsizlikten kaynaklanmış dizgi yanlışları olduğunu da söylemeliyim. Neyse ki karşımızdaki, “En saf, en kusursuz olsa da en açık metinde, kaç tane yanlışlık ve yalan ortaya çıkmaz mı?” diyen Montaigne, onun da kusursuzluk kaygısı yok. Biz de bu hoşgörüyle başlayalım görüşmeye. 

Çocukluktan yetişkinliğe uzanan yolda kişilik

Çocukluğunuzdan, evinizden, ailenizden başlayalım isterseniz. Dünyanın kayıtlarına bakılabilse sizin gibi şanslı çocukların sayıca fazla olmadığı söylenebilir. Sütanne için köye gönderilmeye alınmış olabilirsiniz ancak varlıklı ve seçkin bir babanın evinde çocuk yaşta özel Latince eğitimi almak, sabahları müzikle uyandırılmak… Söz yerindeyse ‘el bebek gül bebek’ yetiştirilmek sizinki. Ne dersiniz?

“Talih beni iyi şöhretli bir aileden ve çok iyi bir babadan dünyaya getirdi.” (D/2)

“Bende iyi olan ne varsa, aksine, doğumumdaki talihe bağlıyorum bunu; iyiliğimi ne bir yasaya, ne bir ilkeye, ne de herhangi bir öğrenime borçluyum. Bendeki masumiyet, doğuştan bir masumiyettir.” (D/2) “Evimizin yönetimini elli yıl boyunca sürdüren babam, Kral Birinci François’nın kültürlü kişilere adadığı bu yeni sıcak tutkuyla dolu olarak bilgin kişileri özenle araştırıp, onlarla birlikte olmak için büyük masraflar yaptı.” (D/2) “Kırsal bölgede, tarım yapılan tarlaların ortasında doğdum ve yetiştim. Mülklerin benden önceki sahiplerinin bana yerlerini terk etmesinin tadına vardığımdan beri işlerimin ve evimin yükümlülüğünü taşıyorum. Oysa, ne fişlerle, ne kalemimle hesap yapmayı bilirim, paralarımın çoğundan haberdar değilim; bir tahıl tanesinin bir diğerinden farkını, eğer bu fark pek büyük değilse ne tohum ambarında, ne de tarlada anlayabilirim, bahçemdeki lahanalarla, marulların arasındaki farkı zorlukla tanırım.” (D/3) “Kendimde bulduğum hiçliği ve güçsüzlüğü söylemeyi pek göze alamam. Açken bacaklarım çok titrek ve çok güvensiz, sendeleyip sarsılmaya hazırdır; gözlerim kararır; tokken kendimi başka bir insan gibi hissederim. Sağlığım elverişli, hava güzel ve açıksa, çok keyifli bir adam olurum; ayağımda bir nasır varsa ekşi yüzlü, homurdanıp duran bir insan olup çıkarım.” (D/2)

Şimdi, daha bir kendinizden, “sadece güzel ve sarsılmaz bir kudret” Montaigne olan kendinizden, söz etseniz biraz.

“Kendini betimlemek kadar zor ve bir o kadar da yararlı bir şey yoktur.” (D/2) “[K]endimi nasıl gösterdiğimin önemi yok, yeter ki olduğum gibi göstereyim; yapmak istediğim budur.” (D/3) “[B]en başkalarını izlemekte iyiyim ancak; topluluk tarafından çekilip çevrilmeye kendimi gönüllü bırakırım. Komuta etmekte ya da yol göstermekte tehlikeyi göze almam için gücüme yeterince güvenim yok. Başkalarının adımlarının bıraktığı izleri takip etmek bana çok rahat geliyor.” (D/3) “Müzik konusunda güzel bir sese sahip olmadığım gibi, çalgılarla da kimse bana hiçbir zaman bir şey öğretmeyi başaramadı. Dansta, top oyununda, güreşte ancak çok sınırlı bir beceri kazanabildim; yüzme, eskrim, parende atma, atlayıştaysa hiçbir şey. Pek becerisiz ellere sahip olup, kendi kendime yazı bile yazamam; öyle ki, karaladığım şeyleri kendim dahi sökmekte zahmet çekerim. Ve okurken hiç de daha iyi değilimdir. Beni dinleyenlere güçlük çıkardığımı hissederim. Bunun dışında iyi okumuşumdur. Bir mektubu gerektiği gibi katlayıp kapatmayı beceremem; ne bir kalem açmayı, ne masada düzgün biçimde et kesmeyi, ne bir ata koşum vurmayı, ne bir avcı kuşu bilekte taşıyıp uçurmayı, ne köpeklerle, kuşlarla, atlarla konuşmayı öğrenebildim.” (D/3) “Durmadan kendimi eleştiriyorum; yüzeyde gezindiğimi ve baş eğdiğimi hissederim. Kendimden gelen ve aklımı tatmin edebilen hiçbir şeyim yoktur. Bir şeyi oldukça açık ve doğru görürüm; ama ondan yararlandığım zaman bulanıklaşır bu. Deneyimini özellikle şiirde yaptım; şiiri sonsuz biçimde severim, başkalarının çalışmalarını oldukça iyi biçimde yargılarım. Aslında buna el atmayı istediğim zaman ancak çocuklar kadar oluyor, yazdığıma tahammül edemiyorum başka yerlerde aptalca şeyler söylenebilir, ama şiirde asla.” (D/3) “Ne hoşa gitmeyi, ne neşelendirmeyi, ne de hoş bir biçimde gıdıklanmayı bilirim; dünyanın en güzel öyküsü ellerim arasında kurur ve solar. Sadece ciddi biçimde konuşmayı bilirim; birçok arkadaşımda gözlemlediğim, bu karşısına ilk çıkana söz açma ve tüm bir topluluğu soluksuz bırakmaya ya da bir hükümdarın kulağını her tür konuyla sürekli hoşça oyalama kolaylığından tamamen yoksunum.” (D/3) “Hem doğal olarak hem de meziyetimle aylak ve özgürüm.” (D/3) “Sadece kendi kendine ait olan, keyfine göre davranmaya alışmış bir ruha sahibim. Şimdiye kadar ne üstüm, ne de başıma konulmuş bir amirim olduğundan pek uzağa yol aldım ve hoşuma giden adımlar attım.” (D/3) “Yitirdiklerimi daha hafif duyumsamak için, sahip olduğumun hesabını bilmekten hoşlanmam.” (D/3) “Gördüğüm ve yönettiğim şeye bağlanırım ve hemen hemen hiç limandan ayrılamam.” (D/3) “Kişiler her zaman önlerine bakarlar; bense bakışımı içeriye doğru çevirip gözlerimi oraya dikerim ve orada iş görürüm. Her biri önünü gözler, bense kendi içimi gözlerim. Sadece kendimle ilgilenir, durmadan kendimi incelerim, kendimi çözümlerim, kendimin tadına bakarım.” (D/3) “Herkes canlı ve çabuk bir aklın ününü ararken ben düzenli bir aklın peşine düştüm.” (D/3) “Dostlarımda övgüye değer bulduğum şeye sıkça tanıklık edip, seve seve buna fazladan katkıda bulunurum.” (D/3) “Yaşamak ve keyif almaktan başka hiçbir amacı olmayan ben, zevkli, neşeli, dingin güzel bir yıl bulmak için dünyanın bir ucundan diğer ucuna koşardım.” (D/4) “Nasıl görünüyorsam öyle değil miyim? Yeter! Yapmak istediğim şeyi yaptım. Herkes beni kitabımda tanıyor ve bende kitabımı.” (D/4)

Açık söyleyelim, kitabınızda yalnızca Montaigne’i değil, bütün insanlığı gördük. Bizde okunmaya başladığınız yıllarda Ahmet Hamdi Tanpınar, “insan içinde çalışan zembereklerle anlaşılır” diyordu. İnsan, başkalarıyla yaşarken kendisi/birey olması için kendi içindeki zemberekleri nasıl kurması gerekiyor? Nasıl olacak da ‘kendi kendimiz’ olacağız?

“Akıntıya kapılmış gidiyoruz; ama kendimize doğru akmak zahmetli bir iştir: Dalga geri giderse deniz karışır ve kendi kendini engeller.” (D/4) “İnsan olduğundan başkası olamaz; ancak kendi yetilerinin oranında düşünebilir.” (D/2) “Yıllar var ki düşüncelerimin tek konusu kendim oldum; sadece kendimi sınayıp inceliyorum. Başka bir şeyle ilgilensem bile çok geçmeden kendime uygulamak, bir şekilde kendime indirgemek için yapıyorum bunu.” (D/2) “Bazılarının aynı soya ait olarak sayısız türe bölündüğü bu büyük dünyamız, kendimizi görmek üzere içine bakmamız gereken aynadır.” (D/1) “Kendimizden başka bir şey olmayı arzulamak da aynı şekilde çocukça bir davranıştır.” (D/2) “İnsan kuşkusuz son derece boş, aldatıcı ve çelişkili bir varlıktır. Onun hakkında değişmez ve standart bir yargıya varmak zordur.” (D/1) “Her birimiz kendini hissettiği kadar iyi ya da kötüdür. Öyle olduğunu sanan kişi değil, ona kendiliğinden inanan kişi mutludur.” (D/1) “Güneşin bize ışınlarıyla ilettiği hoşa giden ışığıyla yetinmek gerekir; daha fazlasını almak için gözlerini ona doğru kaldıran kişi, aşırılığın cezası olarak görüşünü kaybederse şaşmamalıdır buna.” (D/1) “Kendini tanımada, Tanrısının buyruğuna ciddi olarak bağlı kalan tek kişi Sokrates’ti; kendini küçümsedi; bu nedenle bilge adına layık tek kişi oldu.” (D/2) “Eğer başkalarına yönelttiğimiz bakışlarımızı aynı şekilde kendimize çevirmeyi bilseydik, her gün ve her an bir başkası için söylediklerimizin fazlasını kendimiz için söylerdik.” (D/2) “İnsanlık halleri içinde şu durum çok yaygındır: başkalarına ait şeyleri, bize ait olanlardan çok severiz ve yer değiştirmekten ve değişiklikten daha fazla hoşlanırız.” (D/4) “Kendimizin üstünde olanı görmekle mutsuz, altımızda olanı görmekle mutlu olmak bizim kusurumuzdur.” (D/4) “İnsan herhangi bir şeyde, hazda, zenginlikte, güçte nerde duracağını bilmiyor. Hep taşıyabileceğinden fazlasına sarılıyor; açgözlülüğünü yatıştırmanın imkânı yok; bana göre öğrenme merakını da. Yapabileceğinden yapması gerekenden fazlasını üstleniyor.” (D/4)  “[K]urallar hangi durumda olursa olsun, hep birlikte olmayı ve aynı işleri birlikte yapmayı dayatıyor. Ve ben hep yalnız kalmayı, hiç yalnız kalamamaktan daha katlanılır buluyorum.” (D/4) “Belli bir amaca sahip olmayan ruh, yönünü yitirir çünkü denildiği gibi, her yerde olmak hiç bir yerde olmamaktır.” (D/1) “Benim düşünceme göre insan kendini başkasına ödünç vermeli ve kendini sadece kendine vermelidir.” (D/4) “Genel görüşe uymak uğruna kendimizi yararımıza olan şeylerden mahrum ediyoruz. Biz toplumun ortak değerlerine uyum sağlamak için kendi içimizdeki gerçek varlığımızla ilgilenmiyoruz.” (D/4) “Sahip olduğumuz tüm görüşleri otoritenin ve başkalarının inancıyla benimsedik. Bunda kötülük yoktur; Çünkü bizimki kadar zayıf bir yüzyılda bunları kendi başımıza seçmeyi bilemezdik.” (D/4) “Hastalıklarımızın en ağırı varlığımızı küçümsemektir.” (D/4) “Gerçek özgürlük, tam anlamıyla kendinin efendisi olmaktır.” (D/4)

Yazı yolunda okumalar, etkilenmeler ve dünyanın kitabı

Harold Bloom’un, “Montaigne kendi hakkındaki hakikati görmesi ve yazması için bu berraklığı nereden almıştır?” sorusundan esinle; etkilendikleriniz, okuduklarınız, yolunda yürüdüklerinizle ilgili merakımızı giderir misiniz? Burada, La Boétie anılmazsa olmaz elbette.

“[K]itapsız hiçbir şey yapamayanlardan, çekinmeden söylüyorum, aptallardan biraz daha çok nefret ediyorum.” (D/4) “Hiçbir zaman bir kitap yaratmak için inceleme yapmadım.” (D/3) “Kitaplarda onurlu bir vakit geçirme aracı olarak yalnızca zevk almak için araştırma yapıyorum.” (D/2) “Çocukluğumun ilk yıllarından beri şiir benim üzerimde böyle baş döndürücü etki bıraktı.” (D/1) “Tarih peşine düştüğüm avdır ya da dahası şiire de özel bir eğilimim vardır.” (D/1) “Kitaplara olan ilk aşkımı, Ovidius’ın Değişimler’ini okumaktan aldığım zevke borçluyum. Zira 7 ya da 8 yaşlarındayken, bunları okumaktan başka her türlü zevke sırt çeviriyordum; ana dilim gibi bildiğim bu dilden ziyade, bildiğim en basit ve içeriğiyle yaşıma en uygun kitaptı bu.” (D/1) “Plutharkos ve Seneca’nın dışında hiçbir önemli kitaba başvurmam.” (D/1) “Sağlığında tanıdığım, ruhunun doğal nitelikleri ve doğuştan gelen soyluluğuyla en yüce olan kişi Etienne de La Boétie’ydi; gerçekten güzel bir ruhtu ve bu tüm bakış açılarına güzel bir görüntü veriyordu. Eski biçim bir ruh, kaderi istemiş olsaydı büyük şeyler meydana getirebilirdi; zira öğrenim ve bilgiyle pek zengin doğal yeteneklerine çok daha fazla katkıda bulunmuştu.” (D/3) “Okurken zorluklarla karşılaşırsam, tırnaklarımı kemirmiyorum; bir iki gayretten sonra oldukları gibi bırakıyorum. Orada çakılıp kalırsam hem kendimi ve hem de zamanımı kaybederim; çünkü aklına eseni yapan bir yapıya sahibim; ilk bakışta anlamadığım şey üzerine inat edersem daha da az anlarım. Şenlik içinde olmazsa hiçbir şey yapmam; aşırı inat ve gerginlik, yargı gücümü şaşırtır, onu mutsuz kılar ve sonuçta usandırır. Görüşüm bulanıklaşıp kaybolur. Görüşümü başka yerlere çevirmem, onu silkelemelerle yeniden yoluna koymam gerekir. “ (D/2) “Eğer bir kitap canımı sıkıyorsa, elime bir başkasını alıp can sıkıntısı yeniden içimi kaplayana kadar buna dalarım.” (D/2)

“Dordogne’ün birkaç kilometre kuzeyinde, Bordeaux’nun elli kilometre doğusunda bir tepede” çevreyi gören kuledeki odanızda siz kendiniz için, kendinizi yazdığınızda yeni bir türün kurucusu olmayı düşünmemiştiniz muhtemelen ancak sizin düşünmediğiniz oldu. Denemeler, bilindik bir ‘kitap’ olmanın ötesine geçti, okundu, övüldü, eleştirildi, yasakladı. Hac yerine dönüşmüş odanızdaki ‘krallığınız’ olan kitaplığınız, yazma biçiminiz, alıntılarınız, kitabınızın bölümleri… “Herkes beni kitabımda tanıyor ve bende kitabımı.” diyorsunuz ya anlatır mısınız bu serüveni?

“Dünyada kâğıt ve mürekkep olduğu sürece hiç durmadan ve yorulmadan ilerleyeceğim bir yola girdiğimi görmeyen var mı? (D/4) “Bana göre, evinde kendisiyle baş başa kalacağı, özellikle kendini ağırlayabileceği, saklanacağı bir yeri olmayan bir insan acınacak bir insandır.” (D/4) “Evimde olduğum zaman, sıkça tüm evimi rahatlıkla yönetebildiğim kitaplığıma sığınırım; girişin üstündeyim ve bahçemin altında ahırlarımı avlumu ve evimin büyük bir bölümünü görebiliyorum.” (D/4) “Kitaplığım bir kulenin üçüncü katıdır. Birinci kat ibadet yerim, ikinci kat bir oda ve müştemilatıdır; yalnız başıma olmak için sıkça orada uyurum. Üstte, büyük bir elbise odası var. Bu oda eskiden evimin en gereksiz odasıydı; şimdi burası kütüphanem oldu ve günlerimin çoğu saatlerini orada geçiriyorum. Geceleri asla orada kalmam.” (…)  “Buranın tek hâkimi olmaya, bu köşeyi çoluk çocuktan uzak tutmaya gayret ediyorum” (D/4) “Aklıma araştırmak ya da yazmak istediğim bir şey geldiği zaman, bu düşüncemin avluyu geçerken kafamdan uçup gitmesi korkusuyla bunu bir başkasına bildirmem gerekir. Konuşurken düşüncemin akışını pek az bile saptırmaya cesaret edersem, onu yitirmekten asla kurtulamam. Bu yüzden sözlerimde kısa ve öz olmaya çalışırım.” (D/3) “Yazı yazarken düşüncemi kesintiye uğratacakları korkusuyla kitapların arkadaşlığından ve hatırlattıklarından vazgeçerim. Doğrusu bir o kadar da iyi yazarlar cesaretimi kırar ve beni utandırır.” (D/4) “Güzel bir düşünceyi, onu aramaya gitmek için konumu terk etmeksizin kendime uydurmak üzere isteyerek eğip bükerim. Aksine, sözcükler hizmet edip izlemelidir düşünceyi.” (…) “Sevdiğim dil, ağızda olduğu kadar kâğıt üzerinde de basit ve doğal bir dildir.” (D/1) “Yazılarımda, bizzat çalışmalarımda unutkanlıkta eşsizim; geri kalan her şey kadar onları da unuturum.” (D/3) “Yazarlar kendilerini halka birkaç özel ve özgün çizgiyle tanıtıyor. Bunu ben, Michel Montaigne olduğum kadarıyla, dilbilimci veya ozan ya da hukukçu olarak değil, evrensellikle yapan ilk kişiyim. Eğer kişiler benim kendimden fazla söz etmemden yakınıyorsa, ben de onların kendilerini bile düşünmemelerinden yakınıyorum.” (D/4) “İşlediğim konulara değil, onları işleme tarzıma dikkat edilsin. Alıntı yaptığımda söylediklerime değer kazandıran ya da dayanak olan bir şeyi seçmesini bilip bilmediğime bakılsın. Çünkü ben, dilimin ya da zekâmın zayıflığından ötürü pek iyi söylemeyi başaramadıklarımı, önceden değil, ama daha sonra başkalarına söyletirim. Alıntılarımı hesap ederek tasarlamam; onları el yordamıyla tartarım. Ve de onları sayılarıyla değerlendirmek isteseydim, iki kat fazlasını katardım” (D/2) “Yazarıyla aynı cevherden bir kitaptır bu; sadece benimle ilgilenir, yaşamıma katılır, tüm öteki kitaplar gibi başka dışsal bir hedefi, bir amacı yoktur.” (D/3) “Bu çocuğa, yani ‘Denemeler’ime tıpkı çocuklara yapıldığı gibi bütünüyle ve kesin biçimde değer veriyorum. Ona döktüğüm pek az servet benim hizmetimde değil artık. O, belki benim unuttuğum bir sürü şeyi bilip, muhafaza etmediğim şeyleri benden alıyor; gerektiği zaman bir yabancıymışım gibi ondan ödünç almam gerekecek.” (D/2) “Biçimle uğraşmak anlamın önemini azaltmak demektir. Eğer başkaları içerik ve biçim olarak bunu daha iyi yapmışsa ben amacıma ulaştım sayılır. Kitabımda daha çok konudan söz etmek için temel düşüncelerimi istif ediyorum. Onları besleyen düşüncelerimi geliştirseydim, bu cildi birkaç katına çıkarırdım. Kaç tane öyküyü yorumlamadan serpiştirdim buraya; öyle ki, bunları çok sıkı incelemeyi isteyecek kişi, biraz dikkatle sayısız ‘Denemeler’ çıkartırdı!” (D/1)  “Kitabımı, az insan ve kısa yıllar için yazıyorum. Eğer bu, uzun ömürlü olsaydı, daha sağlam bir konuşma dili kullanılması gerekirdi; dilimiz şu ana kadar sürekli değişikliklere uğradığına göre, şimdiki biçimin elli yıl sonra kullanılacağını kim umabilir?” (D/4) “Şayet bu Denemeler, üzerlerinde bir yargı yürütülmeye layıksa, kanımca basit ve sıradan akıllarla birlikte, eşsiz ve kusursuz akılların da hemen hemen hiç hoşuna gitmeyeceklerdir. Onların bazılarının bunları ya yeterince anlayamayacakları ya da fazla anlayacakları için olacaktır bu. Şu halde, Denemeler pek muhtemel aklın orta düzey bölgesinde kıt kanaat yaşayacaklardır.” (D/1) “[H]erhangi birisi benim bu kitapta sadece yabancı çiçeklerden bir buket yaptığımı, kendimden ancak bunları bağlamak için bir ip kattığımı söyleyebilirdi” (D/4) “[B]unca alıntı arasında, bazılarını rahatlıkla değiştiririm; yeni duruma göre şeklini ve kalıbını bozarım. Doğal kullanımlarını anlayamadığım için kendi ellerimle başka bir özellik katmayı göze aldığım olur.” (4/341)

 “Kitaplarda hoşuma giden cümleleri şuradan buradan çöpleniyorum, ama saklamak için değil, buraya taşımak için; çünkü onları saklayacak belleğim yok. Oysa gerçeği söylemek gerekirse, kaynaklarındaki yerlerinden alınınca artık hiç bir şekilde bana ait olmuyorlar.” (D/1) “Bölümlerimin başlıkları her zaman konuyu kapsamazlar; çoğunlukla konuya bir dokundurmada bulunurlar. (…) Atlayan, takla atan şiirsel anlatımı seviyorum.” (D/4)

 “Başlangıçta uyguladığım sık bölüm ayırmalar, dikkati henüz oluşmadan bozuyor ve dağıtıyor gibi geldi bana; bu nedenle bu uygulamayı bırakıp, bölümleri zaman ayırmayı gerektirecek biçimde uzun daha uzun tutmayı başardım; şimdi bunlar belirli bir irade ve zaman ayırmayı gerektiriyor.” (D/4)  “Denemeler’i yazmaya başladığımdan beri yedi ya da sekiz yaş ihtiyarladım.” (D/3) “Okuyucu, bir başkasının düşüncesiyle ya da dikkatsizliğiyle buraya sızmış hatalar yüzünden bana kızma. Her elin, her işçinin bunda payı vardır! Ne yazıma (sadece eski tarz imlanın izlenmesini isterim), ne de noktalamaya karışırım; Çünkü her ikisinde de uzman değilim. Bunlar gerçekten anlamı tümüyle bozsalar da çok fazla kaygılanmam; Çünkü hiç olmazsa suç benden gitmiş olur. Ama pek sıkça olduğu gibi yanlış anlam yüklerlerse ve kendi tarzlarına uydururlarsa eserimi mahvederler. Bir düşünce bana uymuyorsa, duyarlı bir kişi onu benim yerime silebilmelidir.” (D/4) 

Kendi dönemizin yazarları, yazı ortamı hakkındaki düşünceleriniz nedir?

“Benim kendimi yorumlamam gerekmez. Uyuyarak ya da kaçarken okunmaktansa, okunmamayı kim yeğlemez ki?” (D/4)  “Yakın geçmişin kitaplarını pek çekici bulmuyorum; eski çağlara ait olanlar bana daha dolu ve daha sağlam gibi geliyor.” (D/2) “Çağımızın saygı bilmez yazarları, hiçten ibaret eserlerinin arasına ısrarla eski yazarlardan bütün metin parçaları serpiştiriyor; bu şekilde değer kazanacaklarını sanarak, gerçekte tam tersi bir etki elde ediyorlar sadece.” (D/1) “Ve işte hayret verici bir şey, şiir eleştirmeninden ve yorumcusundan çok daha fazla şaire sahibiz. Şiiri anlamaktansa, şiir yazmak daha kolay. Şiir bir ölçüde sanat kurallarına göre düşünülebilir. Ama iyi, yüce, kutsal olanı kuralların ve anlayışın ötesindedir. Şiirdeki güzelliği kesin ve sakin bir bakışla ayırt eden biri nasıl yıldırımın parıltısını göremezse, şiiri de göremez. Şiir düşünme yetimizin yollarını izlemez; onu elimizden alır ve darmadağın eder.” (D/1) “İnsanlar bazen havai ve gereksiz inceliklerle dikkatleri üzerlerine çekmek ister. Eserlerinin bütününü aynı harflerle başlayan mısralarla kaleme alan ozanlar var; bir zamanlar Yunanlılar mısraları şekillendirerek yazdıklarına yumurta, bilye, kanat, hatta balta görüntüsü veririlerdi. Alfabenin harflerinin kaç değişik biçimde sıralanabileceğini hesaplamakla vakit geçiren adamın bilimi de işte böyle bir bilimdi.” (D/1) “[Y]azar taslakları bana alt üst olmuş bir çağın belirtileri gibi geliyor” (D/4)

Eğitim, akademi ve yozlaşma

21. yüzyılın ilk çeyreğinde ‘eğitim sistemi’ yerden yere vuruluyor. Eleştiriler, sistemin ‘ezberci’ yöntemi ve öğrencilerin okullarından mutlu olamayışlarına yönelik.  Dünya ‘sınav cenneti’ olmuş; bizde çocukların ‘yarış atı’ olarak yetiştirilmesine tepkiler büyük, Orwell buna “bataklık atı” diyordu. Ivan Illich’in “Okulsuz Toplum” kitabı, okul sevmeyen bütün öğrenciler adına yazılmışa benziyor. Siz, doğduğunuzda köydeki sütanneye gönderildiniz, şatonuza döndüğünüzde yerel Périgord konuşması bir yana hiç Fransızca konuşulmayacak bir evde Latince ile büyütüldünüz. Hatırı sayılır bir kolejde okuduktan sonraki aralıklarda ‘hukuk’ okuduğunuz bilinir. Öğrenci, okul ya da eğitim deyince siz ne anlarsınız?

“[O]rta öğretimde (kolejde) benden daha bilgili olduğunu öne sürmeyen tek çocuk yoktur, bense daha ilk derste öğrendiklerini bile sorgulama yeteneğinde değilimdir.” (D/1) “Ezbere bilmek, bilmek değildir; belleğe emanet edileni muhafaza etmektir. Kişi gerçekten bildiğini, örneğe başvurmaksızın, gözlerini kitaba çevirmeksizin elinin altında bulundurur. Verimsiz bilgi, katıksız biçimde kitabidir.” (D/1) “Sadece belleği doldurmaya çalışıyoruz ve zekâyla bilinci boş bırakıyoruz. Nasıl ki kuşlar bazen mısır taneleri aramaya gidip, yavrularını beslemek için bunları dokunmaksızın gagalarında taşırlar, aynı şekilde, bilginler de bilgilerini bilimlerini kitaplardan yemlenip, geviş getirmek ve rüzgâra saçmak üzere sadece dudaklarını ucunda tutarlar.” (D/1) “Aptalca eğitim bize erdemi ve bilgeliği araştırıp kucaklamayı öğretmedi; ama içimize sözcüklerin kökeninin ve saptırılmalarının tadını kazıdı. Sevmeye gücümüz yetmiyorsa da, ‘erdem’i berbat etmeyi biliyoruz.” (D/3) “Eğer zihni öğrenimle daha iyi duruma gelmiyorsa, düşünce yeteneği bu alanda keskinleşmiyorsa, öğrencimin zamanını top oynamakla geçirmiş olmasından daha çok hoşlanırdım; hiç değilse bedeni çeviklik kazanırdı. Bakın bir öğrenci on beş ya da on altı yılı okulda geçirdikten sonra nasıl geriye dönüyor; hiçbir şey yapma yeteneğine sahip değil, bulabildiği tek üstünlük olan Latincesi ile Yunancası onu evden ayrıldığı zamana göre daha boş kafalı ve daha kasıntı yapmıştır.” (D/1) “Okullar gençler için gerçek bir hapishanedir. Henüz kendileri haline gelemeden bu genç kişiler cezalandırılarak haylaz yapılıyor.” (D/1) “Çocuğun bir yük hamalı gibi günde on dört ya da on beş saat işkenceye ve çalışmaya koşularak kafasının bozulmasını da istemem.” (D/1)

Söz eğitimden açılmışken ‘dipnot hastalığı’ muzdaribi üniversitelere bakalım isterseniz. Akademik camiada ‘bir şey demek’ yerine ‘söylenmişleri derlemek’ yaygınlaşıyor. Akademik gelişmeyi gösterdiği varsayılan ‘tez’ çalışmaları, tamamen ‘alıntı’ olmak sınırını aştı ve ‘çalıntı’ boyutlarına ulaştı. İşlerin ‘selam’ ve ‘icazet’ yöntemiyle yürüdüğü akademik ortamdakiler kendi lügatlerinden ‘özgür eleştirel düşünce’ sözlerini yazma ve kullanım zorluğu gerekçesiyle silip onların yerine ‘aymazlık’ eklediler kolaylık olsun diye. Pascal, sizin Denemeler’in cümlelerini bire bir alıp da sizi eleştirmişken görüşünüz nedir bu konuda?

“Topallar, bedensel çalışmalarını güçlükle yaparlar. Entelektüel çalışma ise zihinsel özürlülere pek uygun değildir.” (D/1) “Kendi çağımda üniversite rektörlerinden daha bilge ve daha mutlu yüzlerce zanaatkâr ve çiftçi gördüm; onlara benzemeyi tercih ederim.” (D/2) “Kullandığım Perigord halk dilinde, bu sözde bilginlere oldukça alaycı bir biçimde ‘nallı bilgiçler’ denir, sanki bilgiler onlara çekiç vuruşlarıyla harf harf çakılmış gibi. Aslında bu kişiler çoğu kez ortalama anlayışın altına düşmüşe benzerler. Zira bir köylü ya da bir ayakkabı tamircisi bildiklerinden söz ederken iddiasız davrandığı halde, bu kişiler beyinlerinde gezinen bilgi birikimleriyle kendilerine büyük havalar verme arzusuyla hiç durmadan kendilerini sıkıntıya sokarlar. Ağızlarından güzel sözler çıkar; ama bunları bir başkası onların yerine uygulamaya koymak zorunda kalacaktır.” (D/1) “ ‘Cicero şunu dedi, işte Platon’n öğütleri; bunlar Aristoteles’in sözlerinin aynısı’ demeyi biliriz. Oysa kendimizden ne söylüyoruz? Ne düşünüyoruz? Bir papağan bile çok daha iyisini yapar.” (D/1) “Başkalarının görüşlerini ve bilgilerini depolarız hepsi budur o zaman, bunların bizim olması gerekecektir. Ateşe gereksinimi olup da bunu istemeye komşusunun evine giden kişiye benziyoruz aslında; gittiği yerde güzel ve kocaman bir ateş bulan kişi, onu evine götürmek için istediğini unutarak ısınmak üzere orada kalacaktır. (D/1)

Değer kaybı, modern dünyanın başat sorunlarından biri. Sanayi devrimiyle teknolojik gelişmelerin sonrasındaki tüketim kültürü, ‘doyumsuz insan’ ve ‘nesneleşen dünya’ oluşturdu; yakınılan ancak bile isteye onaylanan bir durum bu. Her birimizin gözleri önünde dünyanın içeriği boşaltılıyor, anlam irtifa kaybediyor. Bu neden böyledir?

“Eğer doğru gibi yalanın da bir yüzü olsaydı, onunla çok iyi ilişkiler içinde olurduk. Zira, yalancının söylediğinin tam karşıtını alacaktık. Oysa doğrunun ters yüzünün bin bir şekli ve sınırsız bir alanı vardır.” (D/1) “Belirli bir biçimde, öğrenimden önce bir okumaz yazmaz cahilliği, öğrenimden sonra da âlim cahilliği olduğundan söz edilebilir. Ve öğrenimin birincisini bozduğunu ve dağıttığını aynı zamanda cehalet yarattığını rahatlıkla söyleyebiliriz.” (D/1) “Düzeni bozulmuş bir çağda doğmak iyidir; zira başkalarına kıyasla pek ucuza bilge sayılırsınız.” (D/3)  “Sanki dokunuşumuzla mikrop saçıyoruz, güzel ve iyi olan ne varsa elimizle dokunarak bozuyoruz.” (D/1) “[H]er şeyi kucaklıyor, ama sadece rüzgârı sıkıyoruz kollarımızla.” (D/1) “Yüzyılımızdaki bu çürümede her birimizin payı vardır: kimilerinin katkısı ihanettir, kimilerinin ise güçleri oranında adaletsizlik, dinsizlik, zorbalık, açgözlülük ve zayıflıktır, daha zayıf olanlar ise aptallık, hiçlik ve aylaklıkta bu sürece katkıda bulunuyor, ben de onlardan biriyim.” (D/4) “İnsan herhangi bir şeyde, hazda, zenginlikte, güçte nerde duracağını bilmiyor. Hep taşıyabileceğinden fazlasına sarılıyor; açgözlülüğünü yatıştırmanın imkânı yok; bana göre öğrenme merakını da. Yapabileceğinden yapması gerekenden fazlasını üstleniyor.” (D/4) Biz ancak yapaylıkla şişirilmiş ve sivriltilmiş zarifliklere duyarlıyız; sadece doğallıktan ve sadelikten ortaya çıkan güzellikler bizimki gibi çok kaba bir görüşten kolaylıkla kaçıyor. Bu zarifliklerin narin ve gizli güzelliğini ve onların gizemli ışığını keşfetmek için pek açık ve duru bir görüş ister.” (D/4)

Kadın, evlilik ve aşk

Üç kadın var hayatınızda: pek sevmediğiniz Yahudi kökenli anneniz Antoniette, evliliğinizi resmi ölçülerde sürdürdüğünüz eşiniz Françoise de la Chassaigne ile manevi kızınız ve sonradan hayatınıza girmiş editörünüz Marié de Gourney. Zweig’ın, dediği gibi dünya görüşünüz “tinsel düzeyde kadını önemli saymayan Antik Çağ görüşünün hamuruyla yoğrulmuş” olduğu için mi kitabınızda pek söz etmiyorsunuz kadınlardan. Sahi, nedir kadın hakkındaki düşünceniz? Varlığı, varlığınız ve kitabınıza adanmış Marié de Gourney kimdir?

 “Boş bırakılmış topraklar verimli ve bitek olduklarında bin bir yabani ve yararsız ot yetişir. Yararlı kılmak için bu toprakları işlememiz ve faydalı tohumlar ekmemiz gerekir. Ayni şekilde kadınlar kendi başlarına kaldıkları zaman biçimsiz bir takım et parçaları çıkarırlar; iyi ve doğal bir üreme için iyi tohum ekmek gerekir. Zihinler de öyledir. Eğer onları belli bir konuyla meşgul edip gemlemezsek, hayal dünyası içinde başıboş dolaşıp dururlar.” (D/1) “Sebebini bilmiyorum ama bana öyle geliyor ki, kadınlar hiçbir biçimde erkekler üzerinde otorite sahibi olmamalıdırlar; annelik ve doğal otorite ve ateşli bir ruhsal durumun yaratacağı gönüllü boyun eğmeler de hariç.” (D/2) “Bir kadın için en onurlu sanat, en yararlı meşguliyet evin yönetimidir. Ama buna istekli ev hanımı pek görmüyorum.” (D/4) “Ben kadınların kendi üzerlerindeki kanıları ve erkeklerin düşüncelerini saptırmak amacıyla gerçek aşklarını sahte aşklarla gizleyerek aldatıcı yollarla söylentiler yaydıklarını da gözlemledim.” (D/4) “Kadınlar doğal bir biçimde kocalarının söylediğinin tersini söyleme eğilimindedir; onlara karşı çıkmak için tüm bahanelere iki elle sarılıp, buldukları ilk özrü tüm iddialarının doğrulanması için kullanırlar.” (D/2) “Babaların sevgilerini çocuklarından sakladıkları gibi, kadınlar da haysiyetli ve saygıdeğer bir tutumu muhafaza etmek için kocalarına karşı sevgilerini memnunlukla saklıyor.” (D/3) “Hiç kuşku yok ki fazlasıyla babaca sevdiğim ve kendimin en iyi bir parçası gibi emekliliğimde inzivama ortak ettiğim manevi kızım Marié de Gournay le Jars hakkında beslediğim umutları birçok yerde duyurmaktan zevk aldım. Dünyada ondan ziyade gözümde olan biri yoktur. Ergenlik eğer bir kehaneti belirleyebiliyorsa, bu ruh günün birinde en güzel şeylere ve bunların arasında cinsiyetinin yükselebildiğini henüz okumadığımız pek kutsal dostluk meziyetinde kusursuzluk düzeyine ulaşacaktır. Onun davranışında içtenlik ve sağlamlık burada şimdiden kendini açıkça gösteriyor; bana karşı sevgisi o derecede taşkın ki ona elli beş yaşımda rastlamış olduğumdan sonumun yaklaştığını hissetmesinin onu daha az acımasızca üzmesi dışında kendisi için dileyeceğim hiçbir şey yok” (D/3)

Peki, kendi evliliğiniz, eşinizle geçiminiz ve özellikle seyahatleriniz sırasında başka kadınlarla duygusal yakınlığınız için söylenenler hakkında siz ne dersiniz? Koşullar gereği, “asgari ölçüde hazsız bir cinsel ilişki” mi idi evliliğiniz? Sokrates’e duyduğunuz saygı, “onun sinirli bir eşle yaşama sanatını kusursuzlaştırmış olması” nedeniyle midir gerçekten?

“Pek az adam evindekiler tarafından hayranlıkla seyredilmiştir.” (D/4) “Evliliğe gelince, isteyenin elini kolunu sallayarak girdiği ama canı istediğinde çekip gideceği bir pazar değildir.” (D/1) “[İ]nsan kendisi için evlenmez; daha ok soyunu sürdürmek için ve ailesi için evlenir.” (D/4) “Çok sayıda çocuk sahibi olmanın arzulanabilir hiç bir nedeni yoktur; özellikle de onlara iyi bakmanın zor olduğu bu çağda.” (D/4) “Bir aileyi yönetmek devlet yönetmekten daha az kaygı verici değildir.” (D/1) “İyi bir evliliğin mihenk taşı, gerçek kanıtı, sürekli olarak tatlı, dürüst ve hoş olmak koşuluyla bu birlikteliğin süresidir.” (D/3) “Bazıları evli olduğum ve yaşlandığım zaman bile bu şeklide yolculuk yaptığımdan dem vuruyorlar. Yanılıyorlar! Ailemizi bizsiz de işlerini görecek, her şeyi eski düzeninde yürütecek hale getirdikten sonra, onları bırakma zamanı gelmiş demektir.” (D/4) “Ben otuz üç yaşında evlendim; otuz beş yaşı tavsiye ettiği söylenen Aristoteles’in seçimini onaylıyorum. Platon otuz yaşından önce evlenilmesini istemez; ama elli beşinden sonra bu işe kalkışanlarla alay etmekte haklı olup, onların evlatlarını beslenmeye ve yaşamaya layık bulmaz.” (D/2) “[K]arımdan bir çocuk sahibi olmaktansa Esin Perilerinden çok güzel vücudu olan bir çocuğa sahip olmayı istemez miydim acaba, bilmiyorum.” (D/2) “Karıma bazen asık surat takındığım, bazen sevgi dolu bir biçimde baktığım görüldüğü için, bu davranışlarımdan biri ya da diğerinin yapmacık olduğunu düşünen biri, aptalın tekidir.” (D/1) “Normal olarak çoğu zamanımı evimde geçiriyorum ve evimde de başka yerlerde olduğumdan daha mutlu olmayı isterim.” (D/4) “Arada bir olan bu uzaklaşmaların evlilikte karı-koca ilişkisine zarar verdiğine gelince, ben buna inanmıyorum. Aksine sürekli bir arada olmak isteği soğutur ve süreklilik insanı bezdirir. Yabancı her kadın bize hoş gelir ve herkes deneyimiyle bilir ki birbirini sürekli görme, yeniden kavuşmanın zevkini vermez. Bu ayrılıklar beni yakınlarıma karşı taze bir sevgiyle doldurur ve evimi daha bir mutlulukla yönetmemi sağlar. Araya zaman girmesi hem evime, hem de yolculuklara olan iştahımı kabartıyor. Dostluğun kollarının, dünyanın bir ucundan öbür ucuna, birbirine tutunacak, kavuşacak kadar uzun olduğunu biliyorum.” (D/4) “Aslında bir eş, kocasına kaç adımdan itibaren yakınlığın bitip, uzaklığın başladığını belirlemek isterse, sanırım ki ikisinin arasında durması daha yerinde olur.” (D/4) “Kadınlara sevgimi olduğu gibi hissettirdim ve duygularımdaki çöküşü gücü ve doğuşu, bunalımları ve yaşantıları bütün içtenliğimle gösterdim. Çünkü sevgide insanın tavrı hep aynı kalmaz. Bol vaatte bulunmadım, yerine getiremeyeceğim şeyin sözünü vermediğimi ve borçlu kalmadığımı düşünüyorum. Kadınlar bunda kendi vefasızlıklarına hizmet etmeye varan bir sadakat buldu; itiraf edilmemiş, bazen de tekrarlanmış vefasızlıklar demek istiyorum. Sadece pamuk ipliğiyle bağlı olsa da, kendilerini çok sevdiğim sürece kadınlarla asla ilişkimi koparmadım.” (D/4) “Sadece sağlık için tehlikeli olduğundan değil ama hor gördüğüm için para karşılığı ve genel kadınlarla ilişkilere girmeye hemen hiç kalkışmadım.” (D/4)

Söz kadınlardan açılmışken ‘aşka dair’ düşüncelerinizi soralım size.

“[A]şk konusuna gelince, esas olarak gözle ve dokunmayla ilgili olan bu konuda, ruhun cazibesi olmadan da bir şey yapılabilir, ama bedenin cazibesi olmadan hiçbir şey yapılamaz” (D/4) “Aşk uyandırılmış canlı ve şen bir çalkantıdır. Ondan ne rahatsız oldum, ne de kederlendim; Ama ondan tahrik oldum ve çok değiştim. Bu kadarıyla yetinmek gerekir; aşk, sadece deliler için zararlıdır.” (D/4) “Aşk, sert gerçeğe çok az, boş ve ateşli düşlere çok fazla karışan bir tutkudur; hem bedelini ödemek, hem de tadını çıkarmak gerekir.” (D/4) “Aşk, kendinden başka bir şeye bağlanmaktan nefret eder ve evlilik gibi başka ad altında kurulup sürdürülen ilişkilere gönülsüz katılır.” (D/4) “Aşk, dostluk sınırları içine girdiği andan itibaren, karşılıklı isteklerin uzlaşması haline gelir, baygınlaşır ve güçten düşer, zevkini çıkarma onu tüketir, çünkü o bedensel bir amaca sahiptir ve doyuma ulaşır.” (D/1)

Doğa, ölüm ve yaşama tutkusu

Son zamanlarda doğa ve hayvanlar gündemin başat konuları. Vaktiyle bunlar edebiyatın ya da belgesellerin konuları sayılırdı. Oscar Wilde “Egoist Dev”, Sait Faik de “Son Kuşlar” öykülerini yazdıklarında, öykünün özetini çıkarmakla yetinmiştik. Gerçekle yüzleştik: Dağ taş delik deşik, dağ taş beton, yaşam kaynağımız su bitti. Dağ bayır şantiye, doğadaki hayvanların su ime yolları kalmadı, insanlardan çektikleri de cabası. Ne dersiniz?

“İnsanlar doğayı parfümcülerin yağı kullandıkları gibi kullanıyorlar dışarıdan gelen tüm kanıtlarla ve söylemlerle onu o kadar karmaşık bir hale getirdiler ki çeşitlendi ve herkese göre özelleşti; kendi kalıcı ve evrensel yüzünü kaybetti. Bunun için hayvanların gerçek tanıklığını, bozulmamış ve çeşitlilikle etkilenmemiş tanıklığını aramamız gerekiyor.” (D/4) “İmparatorlarla ayakkabı tamircilerinin ruhları aynı hamurdan çıkmadır. Hükümdarların eylemlerine ve ağırlıklarına değer biçtiğimiz zaman, bunların çok önemli ve ağır basan nedenlerle meydana geldiğine inanıyoruz. Oysa yanılıyoruz; onlar da bizim içinde bulunduğumuz aynı dürtülerle harekete geçmiş ve eylemlerine girişmişlerdir. Hükümdarı savaşa sürükleyen neden, bizi bir komşuyla kavgaya sokan nedenin aynısıdır. Bize bir uşağı kamçılattıran neden, bir kral söz konusu olunca ona bir ülkeyi yerle bir ettirir. Onların da bizimkiler kadar önemsiz arzuları vardır; ama daha fazla güce sahiptirler. Bir peynir kurduyla bir fili harekete geçiren, benzer isteklerdir.” (D/2) “Yiğidin hakkını yemememiz gerekirse, hayvanlar kendilerine iyi davrananları sevip savunur, kendilerine kötü davranan yabancıları ise kovalayıp tehdit ederler; bizim adaletimizle bazı benzerlikler gösteren davranışları vardır. Aynı şekilde onların sahip olduklarını yavruları arasında kusursuz bir eşitlikte paylaştırmaları da böyledir. Dostluğa gelince, onlardaki insanlarınkiyle kıyaslanmayacak kadar güçlü ve kalıcıdır. Kral Lisimachus’un köpeği Hircanus, sahibi ölünce yemeden içmeden kesilip ısrarla onun yatağının üzerinde yattı. Kralın bedeninin yakıldığı günse köpek kendini ateşin içine atıp yanarak can verdi.” (D/2) “Biz insanlar nasıl ilk gördüğümüz kimi insanların yüzlerinde bir yakınlık buluyorsak onlar da tüylerinin rengine göre sempati duyuyorlar.” (D/2) “[D]ünyanın düzenlenmesinde hayvanlarla bizim aramızda eşi görülmemiş bir eşitlik ve tekbiçimli bir ilişki var.” (D/2) “Kimse benim hayvanlara karşı duyduğum sempatiyle alay etmesin; onlara iyilikle davranılmasını bize ilahiyat buyuruyor.” (D/2)

Sözü uzattık bir hayli, ‘yaşam’ ve ‘ölüm’ ile toparlayalım artık. Bakawell’ın yazdığına göre hakkınızda kendisine danışılan Flaubert, “onu yaşamak için oku” demiş dostuna. Babanız, kardeşiniz, çok yakın dostunuz ve çocuklarınızın ölümlerine tanık oldunuz buna karşılık yaşamayı bir tutkuya dönüştürdünüz. Özün özü, “En büyük en şerefli eserimiz doğru dürüst yaşamaktır.” sözünüzü açar mısınız, anlayabilmemiz için?

            “Nasıl yaşamalı ve ölmeli, mülklerimizi nasıl yönetmeli, çocuklarımızı nasıl sevip yetiştirmeli, adaleti nasıl muhafaza etmeli.” (D/4) “Tek bir yaşam tarzına zorunlulukla bağlı olmak, yaşamak değildir, sadece var olmaktır. En güzel ruhlar, en fazla çeşitlilik ve esneklik sunanlardır.” (D/4) “Yaşamdan keyif almak için, ona kendi yaşamını katmak gerekiyor.” (D/4) “Ölme özgürlüğünden yoksunsak yaşamak köleliktir.” (D/2) “Eski düşünürlerin büyük çoğunluğunun aynı noktada buluştuklarını gördüm: yaşamda iyilikten çok kötülük olduğu zaman ölmek daha iyidir.” (D/1) “Benim mesleğim ve sanatım yaşamaktır.” (D/2) “Ben bu dünyaya ve yaşama sadece kendimle bağlıyım.” (D/4) “Dünyaya bir daha gelseydim yaşadığım gibi yaşardım. Ne geçmişe üzülürüm, ne de gelecekten korkarım.” (D/4) “Yaşamak bize geç öğretiliyor; çok sayıda öğrenci kendilerine aşırılığa kaçmamayı öğreten Aristoteles’in derslerine ulaşmadan frengiye yakalandı.” (D/1) “Bizi kaçarken gören düşmanın daha hırslı ve saldırgan davranması gibi, acı da bizi önünde titrer görmekten gurur payı çıkarır; kendine kafa tutana karşı ise çok daha uygun davranır. Demek ki ona tüm güçlerimizle karşı çıkmalıyız. Pes ederek ve geri çekilerek, bizi tehdit eden yıkımı davet eder ve kendimize çekeriz sadece. Saldırı karşısında bedenimiz sertleşerek daha iyi davranır; ruh için de durum aynen böyledir.” (D/1) “Talihin bizi kendisine karşı silahlandıracağını beklemek çılgınlıktır. Ona karşı kendi özgün silahlarıyla savaşmak gerekir.” (D/1) “Yaşadığımız süre boyunca, meşguliyetlerimizin icabı olarak hoşlandığımız yere gideriz, ama yok olduğumuzda var olanla hiçbir iletişimimiz kalmaz.” (D/1) “Ölümün bizi nerede beklediği belirsizdir, onu her yerde bekleyelim ölümün önceden tasarlanışı, aynı zamanda özgürlüğün önceden tasarlanışıdır. Ölmeyi öğrenmiş insan tutsak olmayı bilmez. Ölmeyi öğrenmek bizi tüm ayak bağlarından, tüm baskılardan kurtarır.” (D/1) “[İ]htiyarlık başa geldiğinde yaşın tazeliği geçer ve gençlik kâmil adamın yaşının tazeliğinde son bulur; ilk yaş çocuklukla, dün bugünle ölür, bugünse yarınla ölecektir.” (D/2) “Eğer bir gün yaşadıysanız, her şeyi gördünüz demektir. Bir gün tüm günlere eşittir. Ne başka bir ışık, ne de başka bir karanlık vardır.” (D/1) “[Ö]lümün beni lahanalarımı ekerken bulmasını isterim ve ondan, bahçemin tamamlanmamış olmasına aldırmamasını dilerim.” (D/1) “Yolumuzun sonu ölümdür, yazgımızın vazgeçilmez amacıdır bu; eğer o bizi korkutursa ileriye telaşsız bir adım daha gitmek nasıl mümkün olur? Basit insanların ilacı onu düşünmemektir. Ama hangi bayağılık bu ahmakça körlüğü doğurabilir? Buna düpedüz eşeğe tersten binmek denir.” (D/1) “Gerçekte, ölümde başlıca korktuğumuz şey, genelde onun ön habercisi olan acıdır.” (D/1) “Başkalarının size yaptığı gibi siz de başkalarına yer açın.” (D/1) “Rolümüzü uygun biçimde ama gelip geçici bir kişi gibi oynamamız gerekiyor. Maskeyi ve dış görünüşü bize özgü bir şey haline getirmemek gerekir. Gömleği tenden ayırmayı bilmiyoruz.” (D/4) “Baki kalan hiçbir şey yoktur, her zaman tek olan olmadığı gibi. Bu böyle olsaydı ve hep tek ve aynı kalsaydık, şimdi bir şeyle, sonradan başka bir şeyle nasıl sevinecektik? Nasıl karşıt şeyleri seviyor, onlardan nefret ediyor, onları övüyor ya da ayıplayabiliyoruz? Nasıl oluyor da aynı düşünce için farklı duygularla farklı sevgilere sahip oluyoruz? Değişiklik olmaksızın farklı duygular hissetmemiz gerçeğe uygun değildir; değişen bir şey aynı kalmaz, aynı olmayansa artık var olmaz. Varlık, bütününde değiştiği zaman, hiç durmadan bir başkasının başkası haline gelerek varoluşunda da değişir.” (D/2)

Şunu anladık: Gök kubbenin altında 450 yıldır pek değişen bir durum yok. Karşılığı öyle bir teşekkürle ödenemez bu sohbetimiz kayıtlara geçti ancak Denemeler yazarı Montaigne, belleklerde bir elin parmakları sayısınca hangi sözleriyle yaşasın istersiniz?

*Talihin sağladığı iyilikler ne olursa olsun, tadını çıkarabilmek için onları hissetmek gerekir.

*Susayacak kadar beklemeyen, su içmekten büyük zevk almayacaktır.

*Her namuslu kişi, vicdanını yitirmektense onurunu yitirmeyi yeğler.

*Kötülüğümüzü kendimizin dışında aramayalım; bu bizim içimizdedir, ciğerimize işlemiştir.

*İyi şeyler de söz konusu olsa her şeyin bir zamanı vardır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ