2020 YKS: Gençlik, Sınav, Türkçe, Mabel Matiz, Üniversite, Akademia…

  • 13 Temmuz 2020
  • 1.217 kez görüntülendi.

HASAN ÖZTÜRK

hasanozturktrb@hotmail.com

            2020 YKS, 27 ve 28 Haziran günlerinde yapıldı. İlk gün tek oturumla TYT, ikinci gün ise iki ayrı oturumla AYT tamamlandı. Hemen her sınavda tanık olduğumuz vak’a-yı âdiyeden sayılacak birkaç olay dışında kayda değer bir olumsuzluk yaşanmadı sınav günlerinde. Dünya ile birlikte yaşadığımız virüs salgını nedeniyle yapılıp yapılmaması tartışılan, ertelenmesi istenilen sınav, belirtilen zamanda yapıldı. Görünürde -en azından bu yazının yazıldığı günlerde- sınav hareketliliği nedeniyle iddia edildiği türde belirgin bir sağlık sorunu ortaya çıkmadı, umarız çıkmaz da. Kala kala, talihsiz bir sınav dönemi yaşayan adayların, sınava hazır olma durumları ile okumaya hak kazanacakları üniversiteye zamanında başlayıp başlayamayacakları sorunu kalıyor. Birbirinden pek de bağımsız görülmemesi gereken bu iki konu, gündemdeki yerini korur bir süre, öyle anlaşılıyor.

            Sait Faik’in deyişiyle “söz vermiştim kendime” bu konuda yazmayacaktım. Vaktiyle Türkçe sorunlarımız, sınav, gençlik, ÖSYM’nin sorularıyla dili, üniversite ortamı vb. konular hakkındaki görüşlerimi değişik ortamlarda yazmıştım. Açıkçası, benim ya da bir başkasının yazıp yazmaması değil de asıl konuşulması gereken, hiçbir dönemde andığım sorunların bu ülkenin gündeminden düşmeyecek ölçüde önemli oluşlarıdır. Bir biçimde düzeltilen yanlar varsa da her geçen dönem, farklı boyutlar ekliyor sorunlara öyle ki duyarsız kalmak, aymazlığa dönüşüyor sanki. Benim yeniden yazma gerekçem, sınavın her iki gününde medyanın duyurduğu iki ayrı haberdir. Birinci haber, TYT’deki Türkçe sorularının bu sınavda belirleyici olacağı ve Mabel Matiz’in sınav sorusu olmasıydı. Sınavın ikinci günündeki haber, öncekine oranla pek yaygınlık kazanmayan ‘makalesiz rektör’ haberiydi.

            Mabel Matiz ve Sınavda Belirleyici TYT Türkçe

Türkiye’de ciddi boyutlarda Türkçe sorunu vardır ancak Türkiye’nin Türkçe diye bir sorunu olduğu pek söylenemez. Türü ne olursa olsun sınava giren her aday kendi çapında ‘Türkçe faturası’ öder, başkaları bildiğini yapar. Şimdi, “o kadar da değil” diyecekler vardır ne var ki olanın “ne kadar” olduğunu bir türlü söyleyemez onlar.

ÖSYM, 2020’deki sınavının Türkçe bölümünde yaklaşık iki buçuk milyon adaya 1985 doğumlu Mabel Matiz’i, adını vererek sordu, üstüne üstlük bir değil iki soruyla hem de. Bu bir şanstır, herkese nasip olmaz. Bilebildiğim kadarıyla şu ana kadarki sınavların hiçbirinde otuz beş yaşlarındaki bir edebiyatçının (şair, öykücü, romancı, denemeci, eleştirmen) adı geçmemiştir, belki kitaplarının da. Bu, edebiyatçılar yolun yarısındayken sınav sorusu olacak olgunluğa erişemiyorlar demektir, çok yazık! Sınav/soru sektörüyle daha yakından ilgilenenler, konuyu aydınlatıcı -varsa benim yanlışımı da düzeltecek- bilgiler verirler umarım. Bizlere düşen, genç şarkıcıyı tebrik etmektir, başkası değil. Bu böyle de genç sanatçı şaşkınlığından olmalı, sosyal medya paylaşımında “Bugünkü YSK sınavında şarkılarımı konu alan sorulardan şimdi haberim oldu.” diyerek eklemişti: “Bu, ne bilmiyorum, ama bu bir şey.” Evet, o bir şey elbette, adı YSK (Yüksek Seçim Kurulu) değil de YKS (Yükseköğretim Kurumları Sınavı) olan bir sınav öncelikle. Mabel Matiz, şaşkınlığını saklayamadığı cümlesinde YKS demiş olsaydı hemen devamında “sınav” sözcüğünü de kullanmazdı herhalde. Şimdi burası, tastamam kalemiyle “görünüyorum o halde varım” demiş Tayfun Atay’ın söz yeri ya her neyse…

ÖSYM’nin, yılda bir kez yapılan sınav için özene bezene hazırladığı kırk Türkçe sorusunun ikisinde Mabel Matiz sorması tesadüf mü, bilinçli bir seçim mi yoksa bir yanlışlık mı acaba? Sınavın hemen sonrasında, muhafazakâr çevrelerde, cinsel tercihleri ve bu yöndeki etkinlikleriyle gençlere ‘kötü örnek’ olduğu gerekçesiyle Mabel Matiz seçimi epey eleştirildi. Diyanet İşleri Başkanı’nın bir konuşması ve ardından Ankara Barosunun eleştirileriyle alevlenen tartışmalar dikkate alınarak bakıldığında ÖSYM’nin attığı taş ürküttüğü kurbağaya değer mi diye sorulabilir. Diğer yanda Mabel Matiz soruları için alıntılanan paragrafa bakılırsa -başka gerekçeler yok ise- seçimin bilinçli yapıldığını söylemek mümkün, soru metni sıradan değil çünkü. Okuduğunuz şu cümlelerin, üzerindeki pazarlıkların hayli yoğunlaştığı ‘Z Kuşağı’ için atılmış iyi bir işaret fişeği olduğunu düşünebilirsiniz: “ (…) Birçok ünlü sanatçının sevilen şarkılarını yorumlayarak daha önceki çalışmasında da cesaretini ortaya koyan Matiz, Maya ile geleneğe değmekten korkmayan modern bir anlatım yakaladı. Tasavvufun mistik havası, halk şiirinin coşkun sesi, synth-pop ile birleşen Arap popunun ritimleri ayrı ayrı ve bir bütün olarak duyuluyor albümde. Gözünün gördüğüyle gönlünün bildiği bir olmayan âşıkların acısını söylerken Matiz, Şeyh Galip’ten Neşet Ertaş’a uzanan bir köprü kuruyor. Böylece toplumsal normlara ve hayatı çerçeveleyen ezici gerçeklere rağmen yüreğinin sesini dinleyenlerin çıkmazını anlatıyor. Değmekten, esinlenmekten, beslenmekten korkmuyor.” Buradan bakınca atılan taş, ürkütülen kurbağaya değmiş gibi görünüyor.

Dört başı mamur kırk Türkçe sorusu sorulmuş TYT’de bu nedenle soruların sınavda belirleyici olmaları doğal bence. Türkçe sorularının adayları rahatsız ettiği ve gerekenden fazla zamanlarını aldığı, yakınmaların odağındaydı. Soruları, sınav dışında okuyanların adayları haksız bularak ‘hayır öyle değildi’ diyebileceğini sanmıyorum, halk dilindeki söyleyişle mal kendini gösteriyor açıkçası.

Yalnızca yedisi bilgi (yazım, noktalama, dilbilgisi) gerektiren sorular, okuma/anlama odaklı metinlerle oluşturulmuş. Önceki sınavların sorularıyla karşılaştırılabilse bu sınavın soruları için çoklukla edebiyat dışı metinler (bilim, felsefe, resim, müzik vb.) seçildiği söylenebilir. Soru metinlerinin adayların düşünce dünyasına eklemeler yaptığını söyleyebilirim ancak cevaplamayı bir yana bırakın, sorular için seçilmiş paragrafları baştan sona okumanın bile pek çok adayın canını sıktığı açıktır. Hazırlıklarını, ‘kurs’ ve ‘yaprak test’ çalışmasıyla sınırlandıran adayların, sorulara yönelik eleştirilerinin özünde, farklı alanlardan seçilmiş ve okumayı/anlamayı gerektiren, alıştıklarından uzunca paragrafların çokluğu vardır. Sınavın hemen sonrasındaki “boşuna çalıştık” ya da “boşuna test çözdük” ve hatta özeleştiriye varan “boşuna para verdik” türündeki serzenişlere neden olan sorular, dolayısıyla da soruları hazırlatanlar eleştirilecek demektir.

YKS 2020 Türkçe sorularının mesajını şöyle okuyabiliriz: Türkçe, sınavın bütün alanlarında önemlidir ve sınav için Türkçe hazırlığını yalnızca test odaklı çalışmalarla sınırlandırmak yeterli olmaz, öğrenciler bu işin üstesinden lise eğitimi süresindeki sorumlukları ve okumalarıyla gelebilirler. Sorulardan benim çıkardığım bu yargı, soruların asıl sorumlularının bilinçli bir uygulaması ise -öyle olduğunu umuyorum- bu yapılanın, aday öğrencilere sorun çıkartmak değil de lise eğitiminin önemini vurgulamak olduğunun kamuoyu ile açık seçik paylaşılması gerekir. Öğrenciler üzerinde kurulan sektörel kazanç çarkının kendiliğinden işlevsizleşmesi için öğrencilere, anne-babalara, öğretmenlere, eğitim kurumlarının yöneticilerine, ‘lise eğitimi güveni’ verilmelidir. Teknolojik donanımın olanakları ölçüsünde öğretim yılının hemen başında en yetkili ağızların öğrencileri bu konuda içtenlikle aydınlatması, bilinçlendirmesi gerekir. Liselerdeki veli toplantılarında konu mutlaka gündeme gerilmeli ve anne babalar, okula yalnızca herhangi bir dersin sınavından alınan puanı öğrenmek için değil de çocuğunun neleri okuyup okuyamadığını konuşmak için de gelmelidirler. Okullardaki rutin ‘kitap okuma saati’ yerine, hafta sonu kurslarına benzer biçimde, sınav sorularına kaynaklık ettiği anlaşılan deneme-eleştiri metinlerinin seçildiği ‘eleştirel okuma etkinliği’ önemsenmelidir çünkü liseli gençler, deneme-eleştiri yazılarını okumaya pek yakın durmuyor. Bu tür bir eleştirel okuma kültürü, yalnızca Türkçe-edebiyat soruları için değil sınavın bütününde öğrencinin yolunu aydınlatacağı gibi onun sonraki yaşamına da bir nitelik kazandıracaktır. Sözünü ettiğim okuma etkinliği; elde kitap, gözde gözlük, kalabalıkta kadraja girme gayretlerinin ötesine geçen, görünüyorsanız değil de düşünüyorsanız yürüyeceğiniz bir yolculuktur. Geçen gün ömürdendir bu nedenle biraz ileriye bakmakta yarar var.

İkinci konu: Akademide sorun ne?

Eğitimin tarihinde üniversite için tarihsel bir yolculuğa çıkılacak olsa öncesi varsa bile Platon’un “akademia” okulu, durmamız gereken bir başlangıç noktası olurdu herhalde. Sorunlarımız için de bir başlangıç noktası belirlemiş oluruz böylece. Yazımın bu ara başlığı “akademide sorun ne” sorusu, bir derginin (Muhafazakâr Düşünce, Ocak-Şubat-Mart 2013, Sayı:35) dosya konusu idi, başlık bana ait değil yani. 2020 YKS’nin ikinci gününde medyaya yansıyan “makalesiz rektör” haberi, eski sanılan oysa hiç de eskimemiş soruyu gündeme getirdi yeniden: Sahiden, akademide sorun ne?

Ülkemizdeki üniversite sayılarına bakıldığında liselerden mezun olan öğrencilerin hepsi sınav yapılmadan bir yerlere yerleşir diye düşünebiliriz. Peki, sınav ne için yapılıyor o halde? El cevap, “seçme” için elbette. Gençlerin her biri, üniversitede değil daha iyi bir üniversitede okumak istiyor, yarış bunun için. Sınav yapılmadan bir yerleştirme yapılacak olsa hiçbir öğrenci kenarda köşede kalmış üniversiteyi seçmez, iyi bir üniversite için uygun olmadığını bilse bile böyledir bu. Ya, ‘iyi üniversite’ nedir dersek işte o zaman ‘sorun’ başlıyor.

Pazardan salatalık, domates alırken seçip alıyoruz da okuyacağımız üniversiteyi seçmeyelim mi? Seçelim elbette. Pazarcı esnafı, tezgâhtaki ürünleri seçtirmeye pek müsaade etmiyor artık, sebze meyvede market alışverişi biraz da bu nedenle yaygınlaştı herhalde. Bilenler bilir, iyi kavun dip kısmı koklanarak ya da parmakla ezilerek test edilir alıcılar tarafından. Pazarcılık yapan dostlarımdan birisi anlatmıştı. Sabahleyin tezgâh kurulurken bir miktar kavun, dip kısmı terazi taşıyla ezilerek tezgâhın ön kısmına yerleştirilirmiş, onlar satılınca yenileri ezilirmiş, ön kısım için. Özellikle vakıf üniversitelerinin bahçeli, havuzlu, kantinli, mezuniyet günlü, eğlenceli tanıtım broşürlerini görünce pazarcı dostumun anlattıklarını anımsadım. (Benzetmemi hoş bulmayanlar, ‘öyle değildir’ diyenler olur elbette ancak benzetmememin hafif kaldığını söylemeliyim. Bu konuyu, bir yıl önce sanal ortamda yayımlanan ‘Vakıf Üniversitelerinin Reklam Tutkusu ve Sadri Ertem’in “150 Züppe” Öyküsü’ başlıklı yazımda anlatmıştım. Yazım yerinde, okunabiliyor. Devlet, o üniversitelerin yöneticilerinin yedi kuşak geriye doğru mal varlıklarını araştırma kararını boşuna almadı herhalde.)

Bu ülkenin üniversitelerinin medyaya yansıyan yönlerine bakınız: mobbing, çalıntı tezler, intihaller, site içi iktidar kavgaları… Merak mı ediyorsunuz gettonun içindekileri, henüz yolun başındaki genç akademisyenlerden birkaçını dinleyin, yeter. Sosis Köpeklerin İncelikleri (Alexander Mc Call Smıth, 2008) komedisini okuduğumda hayli eğlenmiştim açıkçası. Vaktiyle iki de yazı (“Tezi Olmayan Tez, Akademinin İflası mı?” ; “Malzemeden Çalan Hırsız, Romancı ve Akademisyen Aşırmacı, Öyle mi?”) yazmıştım bu konuda. Benim yazdıklarım devede tüy bile değil ancak sorun, devekuşu mantığıyla örtülecek küçüklükte bile değil. Birbirlerini ve bir başkasını dahi okumayan akademisyen dostları için bir derginin orta sayfa konuşmasında “ört ki ölem” demişti bir başka akademisyen. Sözü dergiye getirdim ya sorusunu aldığım dergiden söz etmeliyim. Andığım dergide pek çok yazı var, ilgilenenler hiç olmazsa içindekiler kısmını görebilirler umarım. Yazısı yayımlandığında kendisi de akademisyen (Yrd. Doç. Dr.) olan Ahmet Özcan’ın dosyaya ad olan “Akademide Sorun ne? “(191-209) başlıklı yazısından altı cümle aktarıyorum:

“Akademik özgürlük, bilimsellik, özerklik, evrensellik gibi Türkiye üniversitelerinde olup olmadığı meçhul olan şeyler, akademide ne olmadığının kanıtı ve sorunun kaynağı olabilir mi?”

“Dünya üniversiteleri sıralamasında ilk beş yüze girildi ama Dünya üniversiteleri tarihine giremedik.”

“Siyasi bir kampanya olarak yürütülen her ile bir üniversite kurma projesi bir zamanlar her ilde kurulmuş askeri garnizonların ekonomik anlamdaki işlevinin bir benzerini yerine getirecek gibi görünüyor.”

“İyice anladım ki akademik darlık okumanın ve yazmanın önündeki engellerden. Alan dışı yazı puan getirmediği gibi alan dışı okumanın da bir anlamı yok. Yok oğlu yok.”

“Rektörlük binaları üniversitenin cazibe merkezini oluşturmuştur. Bu tarz yapılanma 19. yüzyılda belirginleşen şehir yapısına benzer. Eski vilayet binaları şehrin, etrafında tavafı üzerine kurgulanmıştı.”

“Akademisyenin sesi haklı veya haksız bir mutsuzlar ordusunun çığlıklarına benzeyen uğultu gibi geliyor bana. Bu uğultulara biz de dâhil olmuş olduk. Akademik mutsuzluk iyiye işaret değil, bu akademiden ancak maraz doğar.”

Şimdi, 28 Haziran 2020 Pazar günü, adaylar henüz salonlarda sınav sorularıyla uğraşırken medyaya yansıyan bir akademisyen haberi: “Bu YKS gürültüsü arasında son yapılan rektör atamaları kayboldu. 6 rektörün endeksli dergilerde toplam makale sayısı 3. Dört yeni rektör sıfır makaleli! Biz liyakat dedikçe makalesiz rektörler gelmeye devam ediyor. Sonra neden ilk bilmem kaçta üniversitemiz yok.” Prof. Dr. Erhan Erkut (Özyeğin Üniversitesi Kurucu Rektörü)

Şimdi biz ne diyelim: Ört ki ölem…

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ