Burçin LAÇİN ALTAY
Leylâ Erbil, zamanın ötesinde, derinlerden yeryüzüne çıkan mutlak bir mücadele anlayışını benimseyerek duruşundan taviz vermeden direnişini yaşamın her alanında sürdüren ve edebiyatımızda yepyeni anlayışların peşinde koşan usta bir kalemimizdir.
“gerçi insanın hakikatinin bulunabileceğini sanmasam da pek”
Sözlerini sarf etse de kalemiyle, anlamsızlıklar içinde anlamları yüzdüren belirsizliklerden belirgin bir his, bir yapı arayan yazarımız Leyla Bilgin ismiyle 1931 yılında İstanbul, Fatih’te dünyaya gelir ve sonra da yazılarında bambaşka bir dünya yaratır ve şöyle bir sözle seslenir;
“insan kendi hayatını sorgulamadan yaşamayı sürdürürse insan sayılmaz denildiği günler”
Babası Hasan Tahsin Bey; Trabzon‘a yerleşmiş Rumeli kökenli bir ailenin oğlu olan vapur baş makinistidir ve annesi Emine Huriye Hanım; Balkan Savaşı mübadelesi sırasında İzmir‘e taşınmış Arnavut kökenli, Selanik doğumludur. Dedesi Mehmet Efendi’nin Fatih‘teki konağında doğan Leyla Erbil’in ailesi konağın bir yangında yanmasından sonra Beşiktaş‘a taşınır.
Leylâ Erbil şanslı bir çocuktur, çünkü babasının mesleği dolayısıyla çocukluğunda büyük gemilerle, şileplerle dünya seyahatine çıkar ve bu seyahatler dünya görüşüne, bilgi ve algısına ebetteki yadsınamaz bir katkı sağlar. Ayrıca metafor olarak da içsel olarak da belki çocukluğa duyulan bir özlem olarak da deniz ve vapur, eserlerinde önemli bir yer tutar, şu sözünden de anlarız bunu;
“onu da sen söyle; neden çocukluğun güzel anılarından cayamaz insan?”
Eğitim öğrenim hayatında o yıllarda İstanbul’un gelişmekte olan çağına ayak uyduran birçok okulda okuma imkânı bulmuştur. İlkokulu Esma Sultan Okulu’nda okur, sonrasında Beşiktaş İkinci Kız Ortaokulunda öğrenim görür. Eğitim hayatına isteksiz başlayan Leylâ Erbil, burada kendisine edebiyatı sevdiren hocasıyla tanışır ve yaşamının yavaş yavaş bu yönde şekilleneceğinden habersiz kalemle dost olur. Lise eğitimine Beyoğlu Kız Lisesi’nde başlar, ancak ailesinin Caddebostan’a taşınması nedeniyle Kadıköy Kız Lisesi’ne nakledilir ve 1950 yılında buradan mezun olur. Erbil, yazın hayatına lise yıllarında kısa öyküler ve şiirler yazarak başlar. Düşüncelerini, insanın derininde gördüklerini, yaşamın anlamsızlıkları içindeki gözlemlerini aktarabileceği en etkin yolu edebiyatla bulur. Üniversite eğitimine de bu yönde devam eder. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi Bölümü’ne başlar.
Üniversitedeki ilk yılının ardından Aytek Şay’la kısa süren bir evlilik yapar ve eğitimine ara verir ancak bir yıl sonra okula geri döner. O dönemde genç bir kadın için bu zorlu süreci edebiyata iyice yaklaşarak atlatır ve böylece öğrenimine devam ederken edebiyata ilgisi günden güne artar. Bir şansı da aynı üniversitede öğrenci olan ablası, Mürvet Toksöz’ün katkısı ile edebiyat çevresi ile tanışması olur.
Okurken çalışma hayatına da başlayan Leyla Erbil, İskandinav Havayolları’nda sekreter olarak çalıştığı sırada, öykülerine hayranlık duyduğu Sait Faik Abasıyanık ile tanışır ve bu edebiyat hayatında dönüm noktası olur, çünkü onun etkisiyle şiir yerine düzyazıya yönelir. Çünkü Sait Faik ile güzel bir arkadaşlık kurarlar ve bu Sait Faik’in 1954’teki ani ölümüne dek sürer. Sait Faik’in ölümünden sonra onu teselli etmek için mektup yazmaya başlayan Ahmet Arif’in bu mektupları koskoca bir hayatın, bir sevdanın sıkıştırıldığı ve edebiyat tarihinde kalıcı bir yerin sahibi olur. Usta şairin, Leyla Erbil’e büyük bir aşkla bağlı olduğu mektupların her bir cümlesinde ayrı ayrı hissedilir. Karşılık beklemeden yaşama tutunur gibi tutunduğu Leyla Erbil’e mektuplardaki birkaç sözü şöyledir;
“…Kulluğum, divaneliğimle ellerini, gözlerini öperim. Öpüyorum ama doyamıyorum. Mutluluk ya da cehennem bu galiba. Sana doymak, korkunç ahmaklık olur. Hadi gel…”
“…İnsandan mahrum bir cehennem karanlığında, nasıl da bulduk birbirimizi…”
“…Gözlerinden, gözlerinden öperim – Bir umudum sende- Anlıyor musun?”
Ahmed Arif hapishanede olduğu süreçte Leyla Erbil’le mektuplaşmaya başlarlar ve 1954-1959 arasındaki yoğun duyguların ve yaşamla mücadelenin zor olduğu zamanlarda mektuplaşırlar ve 1977 de son mektupla biter. Mektuplarında ‘dostum’, ‘kardeşim’, ‘canım’, ‘leylim’ diye hitap ettiği Leyla Erbil’e Ahmed Arif’in sevdası yaşamın üstünde, erişilmeyecek bir sevdadır. Leyla Erbil’in bu sevdasına karşılık vermemesi, hatta evlenmesi, çocuğu olması da bu sevdasından hiçbir şey eksiltmez. Hapishanenin zorlu koşullarında yaşama tutunmanın ancak sevdayla mümkün olabileceğini gösteren ve git gide içinde büyüyen aşkı içten samimi hatta kendince yetinemeyen bir dille anlatan Ahmed Arif “senin, kulun” olarak imzalar mektuplarını… Ayrıca edebiyat anlamında birbirlerine yardımcı olup besleyecekleri bu dönemde şiir, roman, resim, siyaset gibi birçok konu hakkında konuşurlar. Yalnızca sevdasını anlatmaz Ahmed Arif, şiirlerini de paylaşır, ayrıca edebiyat sohbetleri de büyür gider mektuplarla… Bu mektuplar Ahmed Arif’in oğlu ve Erbil’in isteğiyle yazarın ve Leyla Erbil’in ölümünden sonra “Leylim Leylim” adıyla Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından kitaplaştırılır.
“bense neredeysem oradan başka bir yere geçmek istiyorum,,, karşıya daha önce bilmediğim bir yere,,, oraya geçmeli,,, karşıya hep öteye,,,”
Bu duygusu şunun da tanımı olabilir; bunlarla eş zamanlı olarak mühendis olan Mehmet Erbil ile tanışır ve 1955 yılında evlenirler. Üniversiteye, insana olan merakından başladığını söyleyen yazar, öğrenimini son sınıfta bırakır ve Ankara’ya yerleşirler. Çalışma hayatına Devlet Su İşleri’nde devam eder. Leylâ Erbil için Ankara’ya taşınmak asıl olarak edebiyat ortamının içinde olmak demektir. Vüs’at O. Bener, Nezihe Meriç, Can Yücel, Orhan Peker ve İlhan Berk‘in de aralarında olduğu birçok yazarla tanışarak ve bir kısmıyla dostluk kurar. Yazmış olduğu bir öyküyü yakın arkadaşı Metin Eloğlu’na okutarak, Eloğlu’nun yorumlarından sonra öyküyü “Uğraşsız” adıyla Salim Şengil’e gönderir ve 1956 yılında Seçilmiş Hikâyeler dergisinde yayımlanır. Sonraki yıllarda hikâye ve yazıları Ataç, Dost, Dönem, Kitap-lık, Papirüs, Türk Dili, Türkiye Defteri, Yeditepe, Yelken, Yeni a, Yeni Dergi, Yeni Ufuklar gibi dergilerde çıkar. 1956-1957 yılları arasında Ankara Devlet Su İşleri’nde çevirmen ve sekreter olarak çalışır. İki yıl Ankara’da yaşadıktan sonra, Mehmet Erbil ile birlikte 1957’de İzmir’e yerleşir.
Leyla Erbil’in ilk öykü kitabı Hallaç 1960 yılında yayımlanır. Bu kitabında yazar duruşunu, eğildiği konuları cesaretle dile getirerek toplumsal yozlaşmayı eleştirir. Bu kitabı ile aile, kadın, cinsellik, geleneksellik ve alaturkaya dair konular üzerinden burjuva yaşamındaki ikiyüzlülüğe ve yapaylığa eleştirel bir bakış açısı sunar.Varoluşçuluk felsefesiyle yola çıkan bu kitaptaki öyküler; intihar, umutsuzluk, anlam arayışını da sunarken bilinç akışı yöntemini kullanır. Hallaç’taki öyküleri, o dönemde okurdan fazla ilgi görmez ancak Memet Fuat ve Behçet Necatigil gibi dönemin edebiyatçıların beğenisini kazanır.
İki doğum bir arada gerçekleşir ve aynı yıl, yazarın kızı Fatoş dünyaya gelir. Anneliğinin ilk dönemlerinde zor günler yaşayan Leylâ Erbil, 1961’de eşinin mobilyacılık işleri iflasla son bulunca ailesi ile birlikte İstanbul’a taşınır ve Teşvikiye’de yaşamaya başlar. Burada topluma dair kaygıları ülkenin içinde bulunduğu kaotik yapıyla bütünleşince edebiyatın dışında da sesini duyurmak ister ve 1961’de kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne üye olarak, Fethi Naci yönetiminde, Edip Cansever ve Ahmet Oktay‘la partinin Sanat ve Kültür Bürosu’nda görev alır. 1967’de Zürih’e gider ve kısa bir süre Türk Konsolosluğu’nda kâtip olarak çalışır. Mehmet Erbil’in Fransa’ya geçmesi gerekince Leylâ Erbil, kızının yanına İstanbul’a döner ve Edebiyatçılar Birliği’nin yönetim kurulunda yer alır. Böylece edebiyatçıları da birleştiren toplumsal bir hareketin parçası olur.
“sözcükler
sözcükler
tekrar tekrar sözcükler”
diyerek elbette ki yazmaya devam eder ve 1968 yılında ikinci öykü kitabı Gecede yayımlanır. Bu kitabı atam anlamıyla geleneksellikten her yönden sıyrılan bir kalemi var eder. Yaşamın insan odaklı bir serüven olduğunun altını da çizerek karakterlerin duygu ve düşünceleriniderinlemesine aktarır. Ataerkil yapıyı da kırmak, parçalamak istercesine kadının toplumda bulunduğu konuma dikkat çekerek eleştirisel sorgulamayı kendine özgü üslubuyla yapar.
Gecede kitabını Sait Faik Hikâye Armağanı için ödüle gönderir. Ödül o yıl Orhan Kemal ve Faik Baysal arasında paylaştırılınca ödüllere katılmama kararı alır. Bundan sonra Leyla Erbil bir daha hiçbir ödüle katılmaz. Kendi kalemini de neden yazdığını da şu sözleriyle sorgular;
“yazıyorsun,,, anlatıp duruyorsun,,,, … asıl anlatmak istediğin bunlar değil biliyorsun,,, fakat bunlarsız olmaz diyen bir dürtü var önleyemediğin,,, seni asıl olandan alıkoyan,,, asıl olan ne bilmiyorsun,,, bulacaksın,,, anlatma artık,,, anlatma,,, anlatarak bulabilir misin,,, unutmaya çalış,,, neyi,,, bilmediğin aradığın şeyi unut artık,,, …”
Leylâ Erbil, 1969 yılında babasını kaybeder ve aynı yıl işinden ayrılır. Bundan sonra hayatına yalnızca yazar olarak devam eder. 1970-1972 yılları arasında Türkiye Sanatçılar Birliği kurucu üyeleri arasında yer alır. 1971’de ilk romanı Tuhaf Bir Kadın yayımlanır. 1974’te Türkiye Yazarlar Sendikası kurucu üyeleri arasında yer alır. Böylece hem edebiyatçıları bir araya getirmek hem de ortak haklarını korumak amacıyla da sendikal çalışmalarını sürdürür. 1977’de üçüncü öykü kitabı Eski Sevgili yayımlanır. 1979 yılında Amerikan Kültür Merkezi’nin projesi kapsamında Iowa Üniversitesi’nden davet alır ve ABD Uluslararası Yazarlar Atölyesi çalışmalarına katılır. Kural tanımaz yazılarında, özgürlükçü tavrı ile hem duruşu hem de yazın sanatındaki icatlarıyla artık Uluslararası bir yazar olarak hayatına devam eder.
Ancak, hayatın talihsizlikleri de beraberinde gelir ve 1980-1981 yıllarında annesinin Alzheimer hastalığına yakalanması Leylâ Erbil’in hayatını derinden etkiler. 1984 yılında annesi vefat eder ve bu sebeple Leyla Erbil’in 1985’te yayımlanan Karanlığın Günü adlı romanı annesinin hastanede geçirdiği yıllarda yaşadıklarıyla ilgili otobiyografik öğeler taşır.
Leyla Erbil; aşk ahlakının çeşitli boyutlarını irdelediği üçüncü romanı Mektup Aşkları yayımlanacakken kaybolur ve son sayfalarını yeniden yazdıktan sonra 1988’de yayımlar. Aynı yıl Moskova, Leningrad ve Litvanya’ya gider.
1995 yılında dostu Tezer Özlü’nün kendisine yazdığı mektupları Özlü’nün vasiyeti üzerine Tezer Özlü’den Leylâ Erbil’e Mektuplar adlı bir kitapta toplar. Aynı yıl 11 Ocak’ta yakın dostu Onat Kutlar’ın bombalı saldırıda öldürülmesi Leylâ Erbil’i oldukça sarsar. Bu kayıplar Leyla Erbil’in kalemini sivriltirken ölümü ve yaşamı daha çok sorgulamasına neden olur ki bu da belki kabullenememenin bir yansımadır. Bütün bunlara karşın haksızlıklara kayıtsız kalmayan yazar, aydın tavrını hiçbir zaman bozmadan yaşar ve yıllardır süregelen F-tipi cezaevi ve ölüm oruçlarının durdurulması için kaleme aldığı bildiri, yüz kadar yazar ve şair tarafından da imzalanarak kamuoyuna duyurulur.
Yazmaya, üretmeye durmaksızın devam eden Leyla Erbil’in Zihin Kuşları adlı deneme kitabı 1998’de yayımlanır. 1999’da Leylâ Erbil 18 Nisan seçimleri için ÖDP’den milletvekilliğine aday olur. Ancak Erbil, seçimi kazanamayacağını bildiği için aday olduğunu, olur da kazanırsa hemen istifa edeceğini belirtir ve seçimlerden kısa bir süre sonra ÖDP üyeliğinden ayrılır.
2001’de Mustafa Horasan’ın desenlerini çizdiği yazarın romanı Cüce yayımlanır ve büyük ilgi çeker. Erbil, 2002 yılında üyesi olduğu Türkiye PEN Yazarlar Derneği tarafından, Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilir. Böylelikle Erbil, ülkemizin ilk kadın Nobel adayı olur. 2005’te Üç Başlı Ejderha adlı metni yayımlanır. Kalan romanı 2011’de ve son romanı Tuhaf Bir Erkek ise 2013’te yayımlanır.
2005’ten sonra ağır bir hastalıkla (Langerhans Cell Histiocytosis) mücadele eder. Kendi deyimiyle “1800’lerde bulunmuş çok nadir bir hastalık. Kadınlarda milyonda bir rastlanıyormuş; nedeni pek bilinmeyen bir hücre hastalığı.”Ancak Leylâ Erbil konuşmasına şöyle devam eder: “Ama ben nedenini biliyorum: Dünyaya gelmemle birlikte karşılaştığım ve ömrümce seyretmek zorunda bırakıldığım vahşet, haksızlıklar, insanlığın ödediği bedel, işte bu. Nasıl Baudelaire’i çıldırtan kapitalizmdir dedilerse, beni hasta eden de acı ve mutsuzluk.”Leylâ Erbil, 19 Temmuz 2013’te İstanbul’da, osorguladığı, inandığı, en çok da inanmadığı dünyaya gözlerini yumar.
Leylâ Erbil edebiyatımız çok büyük katkı sağlayan, duruşu, direnişi ile örnek olan bir yazardır. Bun nedenleri de şöyledir; alışılagelen edebiyatın sınırlarını gelenekselleşmişliğin üstüne basa basa geçerken insanın bilinçaltının derinlerine inerek insanı çözmeye çözerken bağlamaya bağlarken de yaptığı düğümleri edebi metinlere ustaca dönüştürür. Böylece çatışmanın en soyut halinde kendini sorgulayan, anlamsızlıklar içinde anlamı bulmaya çalışan bir okur elde eder ve şöyle der;
“böyleydi
böyleydi bakışı mutsuz bilincin bir başkasına bakışı
kendisi henüz “kendiolamamış”ın yasaklarıyla”
Yeni yarattığı kelime ve noktalama işaretleriyle kendi dilini oluşturma çabası da edebiyatta azımsanmayacak bir yetenek, bir isyan ya da bir karşı duruştur. Kendi doğrularını bulma çabasında aslında özünde insanın kendisini bulması, kendi gölgesini görmesi hatta kendini olduğu gibi kabul etmesi gerektiğini; ayrıca kuralsızlığı ve kuralların anlamsızlığını da beraberinde getirmektedir.
Yaşamın, belirsizliklerin zincirinden oluştuğunu ve o görünmez zincirin ayağımıza prangalarla elimizde kelepçelerle, yaşamak tutsaklığına esaretimizi derinlerde hissettirir ki zorunluluk durumu hapsolmuşluğun tutumu içinde en çok da ait olamamanın sorunsalının çözümüne itiyor, çekiyor ve oraya hapsediyor okuyucuyu… Böylece ezber bozan bir edebiyat direnişçisi olarak, iyi ki geçtin bu dünyadan, Leylâ Erbil,,,
“bazıları sanıyor ki sadece şu şimdiki zamanı yaşamaktayız”sözleriyle…


