Close Menu
AksisanatAksisanat
  • ANASAYFA
  • HABERLER
    • Edebiyat Haberleri
    • Sinema Haberleri
    • Tiyatro Haberleri
    • Müzik Haberleri
    • Güzel Sanatlar Haberleri
    • Televizyon Haberleri
  • YAZI
    • Edebiyat Yazıları
    • Kitap Yazıları
    • Sinema Yazıları
    • Tiyatro Yazıları
    • Müzik Yazıları
    • Güzel Sanatlar Yazıları
    • Televizyon Yazıları
  • SÖYLEŞİ
    • Edebiyat Söyleşi
    • Sinema Söyleşi
    • Tiyatro Söyleşi
    • Müzik Söyleşi
    • Güzel Sanatlar Söyleşi
    • Televizyon Söyleşi
  • ETKİNLİK
    • Edebiyat Etkinlikleri
    • Sinema Etkinlikleri
    • Tiyatro Etkinlikleri
    • Müzik Etkinlikleri
    • Güzel Sanatlar Etkinlikleri
    • Televizyon Etkinlikleri
  • ÖDÜLLER
    • Edebiyat Ödülleri
    • Sinema Ödülleri
    • Tiyatro Ödülleri
    • Müzik Ödülleri
    • Güzel Sanatlar Ödülleri
    • Televizyon Ödülleri
  • YAYINLAR
    • Kitap
    • Dergi
  • AKSİSANAT TV
  • BİLGİ BANKASI
  • SORUŞTURMA
    • Satır Başı
    • Öykü Zamanlığı
  • DOSYA
  • EDEBİYAT
    • Edebiyat Haberleri
    • Edebiyat Söyleşi
    • Edebiyat Yazıları
    • Edebiyat Etkinlikleri
    • Edebiyat Ödülleri
  • SİNEMA
    • Sinema Haberleri
    • Sinema Söyleşi
    • Sinema Yazıları
    • Sinema Etkinlikleri
    • Sinema Önerileri
    • Sinema Ödülleri
  • TİYATRO
    • Tiyatro Haberleri
    • Tiyatro Söyleşi
    • Tiyatro Yazıları
    • Tiyatro Etkinlikleri
    • Tiyatro Önerileri
    • Tiyatro Ödülleri
  • MÜZİK
    • Müzik Haberleri
    • Müzik Söyleşi
    • Müzik Yazıları
    • Müzik Etkinlikleri
    • Müzik Ödülleri
  • GÜZEL SANATLAR
    • Güzel Sanatlar Haberleri
    • Güzel Sanatlar Söyleşi
    • Güzel Sanatlar Yazıları
    • Güzel Sanatlar Etkinlikleri
    • Güzel Sanatlar Ödülleri
  • TELEVİZYON
    • Televizyon Haberleri
    • Televizyon Söyleşi
    • Televizyon Yazıları
    • Tv Önerileri
    • Televizyon Ödülleri
    • Televizyon Etkinlikleri
  • ÖNERİLER
    • Okuma Önerileri
    • Tv Önerileri
    • Sinema Önerileri
    • Tiyatro Önerileri
    • Sergi Önerileri
  • POPÜLER KÜLTÜR
  • ÇEVİRİ
    • Şiir Küre
  • YAZARLAR
  • PERFORMANS
    • Hanım-Efendiler
    • Matris Şiir
    • Dada Günlükleri
    • Şairler Sözlüğü
  • İLETİŞİM
  • KÜNYE
Facebook X (Twitter) Instagram YouTube WhatsApp
Facebook X (Twitter) YouTube Instagram WhatsApp
AksisanatAksisanat
YAZARLAR Giriş
  • ANASAYFA
  • HABERLER
    1. Edebiyat Haberleri
    2. Sinema Haberleri
    3. Tiyatro Haberleri
    4. Müzik Haberleri
    5. Güzel Sanatlar Haberleri
    6. Televizyon Haberleri
    7. View All

    Yusuf Ferhat’tan “Hayatın Taşlık Kıyısında” çıktı!

    3 Aralık 2025

    Can-ı Nefes Tasavvuf Korosu, Ahmet Mithat Efendi Kültür Merkezi’nde…

    1 Aralık 2025

    Çıngıraklı Sokak, üç yaşına doğduğu sokakta bastı…

    28 Ocak 2025

    “Sinema Endüstrisi ve Akademi” Başlıklı Çalıştay başlıyor…

    30 Kasım 2024

    Antakya Film Festivali’nden Depremzedelere Moral: Yaz Sineması Etkinliği…

    31 Mayıs 2025

    Fotofilm 6. Uluslararası Kısa Film Festivali Ödülleri Sahiplerini Buldu

    19 Mayıs 2025

    Bergen En Çok İzlenen Film Oldu…

    9 Nisan 2023

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Saatleri Ayarlama Enstitüsü Tiyatro Sahnesinde

    19 Nisan 2023

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    BURAK ERTAN “ALABORA” İLE KALPLERE DOKUNACAK

    13 Temmuz 2025

    Özgür Akdemir, “Zalım Seni” adlı çalışmasını, sevenlerinin beğenisine sundu!

    8 Nisan 2024

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Yusuf Ferhat’tan “Hayatın Taşlık Kıyısında” çıktı!

    3 Aralık 2025

    Can-ı Nefes Tasavvuf Korosu, Ahmet Mithat Efendi Kültür Merkezi’nde…

    1 Aralık 2025

    “Sessiz Kalmıyoruz Dünya İçin Konuşuyoruz!”

    19 Ekim 2025

    Aylık Şiir Gazetesi Çıngıraklı Sokak Yeni Sayısıyla Okurunu Selamlıyor…

    10 Ağustos 2025
  • YAZI
    1. Edebiyat Yazıları
    2. Kitap Yazıları
    3. Sinema Yazıları
    4. Tiyatro Yazıları
    5. Müzik Yazıları
    6. Güzel Sanatlar Yazıları
    7. Televizyon Yazıları
    8. View All

    Hüseyin Kalyan Yazdı: Şerif Fatih, Hakikat Yolunda Bir Münzevi

    7 Ağustos 2022

    Gezi – Demet Kurt Güngör: Kurdun Kirpikleri

    29 Haziran 2020

    Şiir Taşı: Toprağın Bağrındaki Nişan

    22 Haziran 2020

    Ertan Mısırlı’dan Bir “Baba” Anı

    20 Haziran 2020

    İÇİ HİKÂYELERLE DOLU KISACIK BİR KİTAP: KALPTEN GELEN ARMAĞAN ve YENİ TOHUMLAR, YENİ HAYAT

    19 Mayıs 2025

    Hüseyin Kalyan Yazdı: Şerif Fatih, Hakikat Yolunda Bir Münzevi

    7 Ağustos 2022

    Erinç Büyükaşık Kitapları Liman Yayınevi’nde…

    3 Şubat 2022

    Burası Henüz Hiçbir Yer – Ferit Sürmeli

    19 Şubat 2021

    Ev Köpekleri ve Çakallar

    12 Temmuz 2025

    FLEISHMEN IS IN TROUBLE

    13 Nisan 2023

    Malcolm & Marie

    20 Şubat 2021

    İlknur Atalkın Yazdı: The Queen’s Gambit

    29 Aralık 2020

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Makamların Efendisi…

    17 Ocak 2022

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    BESTE NASIR: UMUDA DAİR: MUTLULUK UMUDUN NERESİNDE?

    3 Ocak 2026

    CEREN AVŞAR’IN ZİHİN İPLERİ’NE DOLANAN ŞİİRLERİ ÜZERİNE

    21 Ekim 2025

    KAYAYI DELEN İNCİR: TURGUT UYAR VE ŞİİRİ

    12 Ekim 2025

    “Yaralı Zarafet”: Kırılganlığın Poetik Haritası

    12 Ekim 2025
  • SÖYLEŞİ
    1. Edebiyat Söyleşi
    2. Sinema Söyleşi
    3. Tiyatro Söyleşi
    4. Müzik Söyleşi
    5. Güzel Sanatlar Söyleşi
    6. Televizyon Söyleşi
    7. View All

    BURÇİN LAÇİN ALTAY’DAN EMRE GÜRKAN KANMAZ SÖYLEŞİSİ…

    4 Ocak 2026

    Faruk Bal’dan Betül Tarıman Söyleşisi

    7 Eylül 2025

    BURÇİN LAÇİN ALTAY’DAN CEREN AVŞAR SÖYLEŞİSİ

    25 Haziran 2025

    Koray  Feyiz’den  Onur Köybaşı Söyleşisi…

    31 Mayıs 2025

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    İsmet Yazıcı’dan Özcan Özcan Söyleşisi…

    1 Mayıs 2024

    Fotoğraf Sanatçısı Özlem Dikel Aksisanat’ın Sorularını Yanıtladı…

    1 Mayıs 2024

    Rabia Çelik Çadırcı Ressam Orçun Çadırcı İle Konuştu…

    31 Mart 2024

    İSMET YAZICI’DAN SETENAY ÖZBEK SÖYLEŞİSİ…

    5 Ağustos 2023

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    BURÇİN LAÇİN ALTAY’DAN EMRE GÜRKAN KANMAZ SÖYLEŞİSİ…

    4 Ocak 2026

    İsmet Yazıcı’dan Ergun Kocabıyık Söyleşisi…

    3 Ocak 2026

    Faruk Bal’dan Betül Tarıman Söyleşisi

    7 Eylül 2025

    BURÇİN LAÇİN ALTAY’DAN CEREN AVŞAR SÖYLEŞİSİ

    25 Haziran 2025
  • ETKİNLİK
    1. Edebiyat Etkinlikleri
    2. Sinema Etkinlikleri
    3. Tiyatro Etkinlikleri
    4. Müzik Etkinlikleri
    5. Güzel Sanatlar Etkinlikleri
    6. Televizyon Etkinlikleri
    7. View All

    KADIN OLMAYI KUTLAYAN TEK FESTİVAL “FEMİNİSTANBUL” 8 YAŞINDA

    18 Kasım 2025

    Şair Çağla Göksel Çakır ve “Ah Mabel” öğrencilerle buluştu

    8 Mayıs 2024

    Şiir Yolculuğu Etkinliği – Turgut Uyar Durağı

    22 Nisan 2024

    Nilüfer Altunkaya’dan Bibliyoterapi Okumaları Atölyesi…

    17 Nisan 2024

    Camille Geri Sayıyor

    14 Mayıs 2018

    Ara Güler’in filmi !f İstanbul’da…

    6 Şubat 2018

    Çağrılmadan Gelen, Garibaldi Sahnesinde…

    19 Ocak 2024

    Saatleri Ayarlama Enstitüsü Tiyatro Sahnesinde

    19 Nisan 2023

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    KADIN OLMAYI KUTLAYAN TEK FESTİVAL “FEMİNİSTANBUL” 8 YAŞINDA

    18 Kasım 2025

    Temiz Yürüyüş Etkinlikleri Devam Ediyor…

    31 Ekim 2025

    Şair Çağla Göksel Çakır ve “Ah Mabel” öğrencilerle buluştu

    8 Mayıs 2024

    ‘Yaralarımızı Sarıyoruz’ Etkinliği ‘Amanos Çiçekleri’ Adıyla Kitaplaştı…

    8 Mayıs 2024
  • YAYINLAR
    1. Kitap
    2. Dergi
    3. View All

    Mehmet İş’in Yeni Kitabı “Erguvanî” Raflarda

    3 Ocak 2026

    Yusuf Ferhat’tan “Hayatın Taşlık Kıyısında” çıktı!

    3 Aralık 2025

    AYDAN AY’DAN YENİ KİTAP: “HARFLERİN FISILTISI”

    2 Kasım 2025

    “Boğaz’da Kara Gölgeler” Raflarda

    2 Kasım 2025

    Kirpi’nin’ Dosya Konusu: “Kemal Sunal”

    18 Kasım 2025

    “ŞİİR VE BARIŞ, KARTALIN KANADINDAKİ GÜNEŞ”

    12 Ekim 2025

    Varlık’ta Bu Ay

    12 Ekim 2025

    Varlık’ta Bu Ay

    10 Ağustos 2025

    Burası Henüz Hiçbir Yer – Ferit Sürmeli

    19 Şubat 2021
  • AKSİSANAT TV
    1. Haberler
    2. Söyleşi
    3. Kitap
    4. Şiir
    5. Programlar
    6. Öneriler
    7. Öykü
    8. View All

    İki Taşın Arası, Duvar’da Yayında…

    6 Şubat 2024

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Anlatamıyorum…

    7 Nisan 2023

    Mavi Gözlü Dev

    7 Nisan 2023

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Saatleri Ayarlama Enstitüsü Tiyatro Sahnesinde

    19 Nisan 2023

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Murat Batmankaya’dan Okuma Önerileri…

    30 Ekim 2019

    Özgür Çırak’tan Okuma Önerileri…

    27 Ekim 2019

    Aksisanat.com Yenileniyor!

    25 Mart 2023

    Ödül ve Trajedi…

    8 Ocak 2026

    BURÇİN LAÇİN ALTAY’DAN EMRE GÜRKAN KANMAZ SÖYLEŞİSİ…

    4 Ocak 2026

    BEN’İN EŞSİZ ANLATICISI: CAHİT ZARİFOĞLU

    4 Ocak 2026

    BESTE NASIR: UMUDA DAİR: MUTLULUK UMUDUN NERESİNDE?

    3 Ocak 2026
  • BİLGİ BANKASI

    Gülten Doğruyol İncesu

    11 Ekim 2023

    Burçin Maya Çankaya

    25 Mayıs 2023

    BİR ZAMAN YOLCUSU: AHMET HAMDİ TANPINAR

    14 Nisan 2023

    Derya Balcı

    4 Mart 2023

    Abdülkadir Budak

    29 Ocak 2023
AksisanatAksisanat
Home»ANA»BURÇİN LAÇİN ALTAY’DAN ENGİN KÜKRER SÖYLEŞİSİ: “BABAMIN KALBİNİ KİM ÇALDI?”

BURÇİN LAÇİN ALTAY’DAN ENGİN KÜKRER SÖYLEŞİSİ: “BABAMIN KALBİNİ KİM ÇALDI?”

adminBy admin9 Nisan 2024Yorum yapılmamış26 Mins Read19 Views
Facebook Twitter Pinterest LinkedIn Tumblr Email
Share
Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

Söyleşen: Burçin LAÇİN ALTAY

ENGİN KÜKRER 1980 yılında Eskişehir’de doğdu. Son olarak 2020 yılında Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Muhasebe Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Hâlen aynı bölümde doktora çalışmalarını sürdürmektedir. 2021 yılından bu yana katıldığı öykü ve şiir yarışmalarında çeşitli dereceleri bulunan Kükrer’in şiir, öykü, makale ve denemeleri çeşitli dergi ve kolektif kitaplarda yayımlandı. “Babamın Kalbini Kim Çaldı?” isimli öykü dosyası 2. Mustafa Özbey Edebiyat Ödülü’nde Jüri Özel Ödülü’nü aldı. Yazar birçok ödülün yanı sıra 2022 yılı Eskişehir Öykü Ödülünün de sahibidir.

***

Burçin L.A.: 11 öyküden oluşan Babamın Kalbini Kim Çaldı? öykü kitabının her öyküsüne edebi ve kurgusal olarak değinerek, ilerleyeceğiz.

İlk öykü Olağan Bir Gün. Tanrısal anlatıcı diliyle anlatılan öykü; ilk bakışta kadınlar açısından yaşamın zorluğunun ne kadar olağan olduğunu sunuyor.Bir terazinin olduğunu görüyorum en başta izlek olarak, buradan kadın ve erkek dengesizliğini, kadının hep alçalan tarafta kalarak ezilmişliğini vurguluyor. “İsimler suretler bedenler değişiyor; kadınların sırtına yüklenen ağırlıklar terazinin hep aynı kefesinde kalıyordu.” ifadesiyle genel bir durum anlatılırken birden, özel bir hikâyeye çekiyor. Aslında klasik ya da klişe diyebileceğimiz maalesef ki ülkemizde sıklıkla yaşanan bir olayı, karakterin özüne ulaşarak; ataerkil toplumun kadını değersiz kılmasını ekonomik sıkıntıları da devreye sokarak hayalleri olan bir kızın para uğruna satılmasını anlatıyor. Burada güzelliği, iyiliği ve hayalleri betimlenen ana karakterimiz Gülsüm. Şu zamanda bile hala duyduğumuz haberlerin içinden, yaşanılan gerçek olmasına tahammül bile edemediğimiz olaylar öyküde kalbe bıçak saplıyor. Okulda uğradığı tacizin üstünün örtülmeye çalışılması, adının çıkması korkusu, okumak yerine zorla evlendirilmesi ve sonunda Gülsüm’ün çocukluğuyla vedalaşıp bu hayattan intihar ederek kopması ana hikayesi öykünün. Gülsüm’ün hayatı bu kadar severken intihara sürüklenmesi o çatıda attığı her adım, kimi sağlam, kimi çatlak, kimi solgun, kimi paramparça, kiminin de içi çürük kiremitlerin insana benzetilmesiyle karakterinyaşamla hesaplaşması içinde bir fırtına koparıyor insanın. Bu vazgeçiş mecburiyetinin okulda olmasından yine anlıyoruz ki mekanların da bir önemi var. Toplumuzun yozlaşmış yapısını düğüm çözer gibi çözen bir öykü ve “Can Lekesi” bırakan…

Öyküde bu trajik hikâyeyi öykü yapan altı çizilecek felsefi değeri olan cümleler de var;

“Hep böyle değil midir zaten? Hayat uçurumdan son sürat aşağı yuvarlanırken hepimiz kendimize tutunacak bir dal parçası aramıyor muyuz? İş, güç, çocuklar, pembe bir yalan, kırık bir aşk hikayesi… Ömrümüz bizi tekrar hayatın içine çekecek bir teselliye tutunmaya çalışırken akıp gitmiyor mu?” Yaşamın bu kadar içinden bu öyküde bu bağlamda da ismi Olağan Bir Gün olarak tam yerindedir. Aslında kadın sorunsalının, çocuk gelinlerin, intiharların, ölümlerin yani kadının değersizliğin ne kadar olağanlaştığını gösteriyor. Ayrıca yüne toplumsal sorunların en başında gelen maddi yoksunluklar ve beraberinde getirdiği cahillik de sistemi olağanlaştıran olgular olduğunu hissettiriyor.

Bu öyküyü yazarken gerçek ya da birebir tanık olduğunuz bir olaydan etkilenme var mı? Olay üzerine mi yoksa öykünün girişindeki olağanlıklar ve dengesizliklerden sonra mı konu oluşup öyküye döküldü? Ve bu Olağan Bir Gün ismi nasıl oluştu?

Engin K.: Evet bir etkilenme var.Arkadaşlarımdan biri İstanbul’da okulda tacize uğrayan bir genç kızın çatıya çıkıp intihara sürüklendiği bir olay anlatmıştı. Olağan Bir Gün öyküsü de “Bu olay nasıl olmuştur?” diye üzerinde düşünüp kurguladığım bir öyküdür. Öyküyü yazarken ben de Gülsüm ile birlikte o çatıya çıktım. Sonra beraber adım atmaya başladık, o korkuyu yaşadık, hayatı sorguladık, en sonunda da çatıdan aşağıya birlikte atladık. Öyle ki öyküyü ilk yazdığımda ben de çok sarsıldım. Hatta bir ara Gülsüm’e üzüldüm. “Acaba kurtulsa mı?” diye düşündüm. Ama biz yazarlar olarak kurgusal karakterlere acımasız olmalıyız ki gerçek hayatta yaşanan bu tür olayların önüne geçebilmek adına dramatik bir etki yaratabilelim.

Günümüzde kadınlarımız şiddet, taciz, küçük yaşta ve/veya zorla evlendirme, okuma hakkının elinden alınması gibi birçok istismar türü ile mücadele etmek zorunda kalıyor. Özgecan kızımızın başına gelenler dün gibi aklımda ve içimi sızlatıyor. Ben de canımı acıtan konuları kaleme almayı seven bir yazarım. Terazinin dengesinin bozuk olması beni çok rahatsız ediyor. Bu nedenle kadınlarımızın maruz bırakıldığı sorunsalları karşı cinsten biri olarak ele almayı seviyorum. Tabii bunu yaparken amaç teraziyi dengelemek olmalı. Ne kadının ne de erkeğin tarafını göstermeli ibre. Demiri bir tarafı kurtaracağım diye diğer tarafa bükmeyi de yanlış buluyorum.

Öykünün ismine gelince, nerede bu türden üzücü bir olay meydana gelse herkes göğsüne mağdurun fotoğrafını iğneleyip meydanlara çıkıyor. Basın, sivil toplum örgütleri, politikacılar… Herkes olayı kınıyor ve soruna kendince çözüm önerileri sunuyor. Ancak olayın üstünden birkaç gün geçince her şey unutuluyor ve tabiri caizse durum “olağan”laşıyor. İşte ben de bu olağanlaşmaya dikkat çekmek için öykünün ismini “Olağan Bir Gün” koydum. Artık bu tür olaylar olağanlaşmasın diye! 

Burçin L.A.: Boş Koltuk. “Bana göre bir şehrin en soğuk yeri otogardır.” cümlesiyle başlıyor öykü. Hem bir yolculuğa çıkacağımızı hem de içimizi üşüteceğinin sinyallerini veriyor bu ilk cümleyle. Çünkü “Ayrılığın kaskatı soğuğu” ifadesiyle bir rüzgâr daha esiyor sayfalarda. Gurbetin yağlı ipi dolanıyor sonra boynumuza, uzaklık ayrılık hasretlik hepsini bu metaforik ifadeyle hissettiriyor. Ben diliyle anlatılsa da 2. Tekil şahıs olarak başkalarını anlatıyor. Başkalarıyla kendi yaşanmışlıklarını kıyaslayan ve sonra sadece kendi yaşamına dönen karakterin hayatının öyküsünde; gözlerinin önünde gençliğini, yitirdiği aşkı canlandıran bir çiftin yaşadığı anda bularak içselleştirip kendi hikayesini anlatıyor. Kaybedişin insan hayatına etkisinin en derin yansıması olarak ruhun can çekişmesinin güzel bir örneği bu öykü. Şöyle ki ana karakterin ilk gençliğinde sevdiği kızla mecburen kaçmak üzerine sözleşip iki bilet alıp otogarda bekleyişini ve Neslihan’ın yani sevdiği kızın gelmemesi üzerine hayallerinde hala onu yaşatarak sürekli yolculuğa çıkması ve hep iki bilet alması… Yanındaki boş koltuğa, özlemlerini, hayallerini, hatıralarını, umutlarını korkularını ve yaşanmamışlıklarını yükleyerek onlarla yaptığı seyahati, bir kaybediş bir kayboluş öyküsü olarak anlatılıyor. Bu kurguda benim saptamalarım haricinde alt metin olarak anlatmak istediğiniz tam olarak nedir? Bu öyküyle ilgi ilk sorum bu?

Ve “Hani iki, birden büyüktü!” ifadesinin derinliği sarıyor öykü bitince ve orada öykü, okuyucunun içinde devam etmeye başlıyor. Bu ifade ile ilgili açıklamanız nasıldır?

Engin K.:  Yazarlar, farkında olarak ya da olmayarak öykülerine kendinden birtakım izler yerleştirirler. Burada da aslında fark etmeden kendimden bir parça yerleştirmişim öykünün başına. Şöyle izah edeyim: Liseyi yatılı olarak Bursa’da okudum. İlk gurbetimdir Bursa. Tatil izni biterken memleketim Eskişehir’den Bursa’ya gitmek için bir arkadaşımla otogardan otobüse biner, birlikte seyahat ederdik. Bu arkadaşım kitabımı alıp okumuş ve beni arayıp dedi ki “Engin bu öykünün başındaki otogar betimlemelerini okurken aklıma o günlerimiz geldi. Sen hep otogara son anda gelirdin ve gerçekten de seninle birlikte otogarda ailemizle vedalaşırken ayrılığın kaskatı soğukluğunu yaşardık. Okurken sanki o anları yaşadım.”

Şaşırdım kaldım. Doğru söylüyordu. Öykünün başındaki vedalaşma sahnesi meğerse benim ayrılık sahnemmiş. Öykünün başını yazarken aslında çocukluğumu tasvir etmişim de haberim yokmuş. Yazar olarak aslında çoğu cümleyi bilinçli yazdığımı düşünüyorum ama sanırım bu öyküde bilinçaltım devreye girmiş.

Öyküde de sevdiği kadın tarafından çeşitli kaygılarla terkedilmiş huysuz bir ihtiyarı anlattım. Hayat ona acımasız davranmış, ancak o sevdiğinden vazgeçmemiş. Sevdiği ile bir araya gelip iki mutlu sevgili olamamışlar ama adam tek başına sevdasını içinde öyle büyütmüş ki “Bir ikiden büyük olmuş.”

Okuyucularımdan bu öyküyle ilgili olumlu çok dönüş aldım. Özellikle betimlemelerim ve anlatım tarzı yönüyle bu öykü kitaptaki diğer on öyküden ayrılıyor. Huysuz sanılan bir ihtiyarın içinde büyüyen yarım kalmış bir aşk hikâyesi… Boş sanılan bir koltukta karakter, boşlukları hayalleriyle tamamlayıp yoluna büyüyerek devam ediyor.

Burçin L.A.: Beton Kafesteki Güvercin öyküsü, ismiyle bile imgelemin içine bir yolculuğa çıkacağımızı söylüyor. Masalların günümüze taşınması gibi Ferhat ile Şirin’in modern dünyadaki aile yapısına uyarlanışı diyebiliriz. Burada modern dediğimiz dünyada kadının ne kadar değersizleştiğini dağları delen Ferhat’ın tam tersine dönüp sevgisizlik çemberi içinde umursamazlığını gösteriyor. Bu kurguya bir de ne yazık ki yaşadığımız zamana denk gelen Covid-19 salgını ve bunun getirdiği çaresizlik ekleniyor. Karantinada olan evlerinde ikisinin de hasta olmasına rağmen hep kadının koşturması erkeğin yatması abartılı gibi anlatılsa da gerçeği çok fazla yansıttığı için okuyucu, özellikle evli ve kadın okuyucu mutlaka kendinden bir parça bulacaktır. Kadının bitmeyen işleri ve eve hapsolmasıyla daralan ruhundan taşan öfkenin kimseye sezdirmeden masum bir şiddete dönüşmesinin haklılığı okuyucunun içini ferahlatıyor. Bilmezden gelmek gibi mizahi unsurlarda öyküde göze çarpıyor ve etkiliyor. Bu öyküde aile içindeki samimiyet öykünün içine çekerken içsel monologlarında yerinde olması da insanın kendini yeniden bulmasını sağlıyor.

“Erkeklerin vicdanının olmadığı evlerde kadın olmak en amansız hastalıktı…” cümlesiyle biten öykü, hastalıkların karşılaştırılması ile bitiyor.

Bir erkek olarak bu kadar kadın tarafından bakmanız nasıl mümkün oldu? Bu Ferhat ile Şirin’i zamanımıza taşımayı düşlediğin kurgu ve öyküyle ilgili ne söylemek istersiniz?

Engin K.: Bu kurmaca Covid-19 salgını esnasında yazdığım, ilk öykülerden bir tanesidir. Pandemi ile ilgili öykü düşünürken karşıma Instagram videolarından biri çıkıverdi. Videoda erkek horul horul uyurken, kadın çalışıyordu. Sonra kadın söylene söylene horuldayan erkeğe bir tokat attı. Erkek de uykusundan sıçrayınca kadın ona kâbus görmüş gibi yalancı bir şefkat gösterdi. Mizahi içerikli bir videoydu. Videoyu izleyince dedim ki eşleriyle aynı evde yaşayıp da ortak sorumlulukları paylaşmayan (Yardım kelimesini özellikle kullanmıyorum.) erkeklere ben de öykümle bir tokat atayım. Şunu da yüzüm kızararak itiraf edeyim, bazen bu tokadı ben de hak ediyorum ne yazık ki.

Tabii şu da var, sebebi ne olursa olsun birinin diğerine şiddet uygulamasına karşıyım. Ancak bu öyküyü tasarlarken öyle bir atmosfer yaratayım ki hasta olan kadın harıl harıl çalışırken yan gelip yatan erkeğe gelen tokat kadın-erkek demeden herkesin içinin yağlarını eritsin. Gelen tepkilere bakılırsa sanırım bunu başardım.

Bir erkek olarak olaya kadın tarafından bakman nasıl oldu diye de sordun. Aslında çevremde öyküdeki olayları yaşayan birçok kadın var. Onların anlattıklarından yola çıkarak öyküyü kurguladım. Mesela koku gitmesinin yitirilmesiyle ve çamaşır suyu oranının tutturulamadığı için elin tahriş olmasıyla ilgili bir betimleme var. O kısmı işyerindeki arkadaşıma ait bir anıydı. Yemeklerin ayrı ayrı kaplarda saatlerce hazırlanıp kısa sürede tüketilmesine ait kısım ise o dönemde bekar olan bir erkek arkadaşımın serzenişiydi. Akşama kadar göbeğine bilgisayar koyan kişi benim ama bilgisayarda okey oynayan babam… Kısacası olay örgüsündeki çoğu şeyi çevremden alarak kurguladım.

Öykü karakterlerinin ismine gelince birbirini Ferhat ile Şirin gibi çok seven ancak evlenince duyarsızlaşan bir çiftin ilişkisini anlatmak istiyordum. Evlenmeden önce dağları delen Ferhat’ın evlenince yan gelip yatmasındaki ironi hoşuma gitti ve böylece karakterlerim onlara yakışan ismi bulmuş oldu.

Burçin L.A.: Dünyanın Sonu. İsminden de anlaşılacağı üzere, ölümlü bir öykü, demek istiyorum. Başta ipuçları verse de aslında kapalı bir öykü ve yapılmak istenen sonunda anlaşılıyor.Asıl meselesi intikam olan öyküde; arkadaşlık, dostluk, karı-koca ilişkisi ve aile olmaktan bolca bahsederken düzgün, normal bir hayatı yaşattığı gözüküyor. Ancak doğruyla yanlışı kıyaslayarak, yalanlar üstüne bir hayatın baştan kaybedildiğini anlatıyor. Kanserden kurtulma gücü olan ana karakterin kalp kırıklığına nasıl yenildiğini ve nasıl ölümü seçtiğini soğukkanlılıkla ancak ders verir nitelikte anlatıyor. Tanrısal anlatıcı diliyle yazılan öykü diyaloglar üzerinden derinleşiyor. Burada Köygöçüren mantarı gelip kurgunun, öykünün ortasına oturuyor. Sonra “İyi yemek yapmak tıpkı iyi bir evlilik yapmak gibidir.” ifadesiyle başlayan börek tarifi, nihayetinde evlilikle bağdaştırılıyor.

Asiye karakteri kendisini aldatan eşini ve kardeşi saydığı arkadaşı Nalan’a bu köygöçüren mantarından börek yapıyor. Yediklerinde öleceklerini biliyoruz ama Asiye de bu böreklerden yiyor ve onlardan önce yaşama veda ediyor. Öykünün ismiyle bağlantılı olarak “O Benim Dünyam” şarkısıyla yine köygöçüren mantarıyla bağlantılı bir imgelemle içindeki köyler birer birer göçüyor. Ölümlü bir öykü demiştim en başta, peki siz en başta bu bütün karakterleri öldürmeye mi karar verdiniz? Kurgu bu mantar üzerine mi kuruldu yoksa kurgu için özellikle mi buldunuz?

Engin K.: Genelde öykünün kurgusu yaparken mutlaka bir planım oluyor. Kafamda ve kısaca yazılı olarak olay örgüsünü oluşturuyorum. Bu öyküyü kurarken yemek yapma metaforu üzerinden evliliği anlatmayı planlanmıştım. Ancak bana yemeğe katacağım doğal görünen bir zehir gerekiyordu. İnternette zehirli mantar türlerini araştırmaya başladım. Bir anda karşıma “Köygöçüren Mantarı” çıktı. Oldukça zehirli bir mantar türü olduğu gibi ismi de söz oyunları yapmak için uygundu. Ben de Köygöçüren Mantarını hemen yemek tarifinin içine yedirdim.  

Diğer sorunuza gelince öykünün başında tüm karakterlerin öleceğini kararlaştırmıştım. Fakat çoğu öykümde yazmaya başlayınca tasarladığım plana pek uyamıyorum. Gelişen olaylar karakteri öyle bir noktaya taşıyor ki planlar da değişiyor. Bazen öykünün gittiği yere ben bile şaşırıyorum. Ancak bu öyküde öyle olmadı. Tüm karakterler ilk taslağımda planlandığı gibi öldüler. Gerçi öykü bittiği için zehirli böreği Nalan ve Bora’nın yiyip yemediğini bilmiyoruz. Ama benim hayal dünyamda onlar da böreği yediler. Hani klasik tragedyalarının sonunda hiçbir karakter hayatta kalmaz ya! Bu da öyle trajik son içeren bir kurmaca işte.

 Zaten “Dünyanın Sonu” ismiyle kurmacanın sonuç bölümünde radyoda çalan “O benim dünyam” şarkısı arasındaki bağlantı da tesadüf değil. Öyküdeki başkarakterin adının anlamının isyan eden (Asiye) olduğu düşünüldüğünde, eşini dünyası haline getirmiş ve ihanete uğrayan bir kadının yemek tarifi yaparken dünyasının sonunun nasıl geldiğini okuyoruz bu kurmacada.

Burçin L.A.: Ağaçların Fısıldadığı Adam kitaptaki en büyülü, en nahif öykü olsa gerek. Bu öyküye de ölümsüz bir öykü demek istiyorum. İlkbahar, çiçekler ve mis kokularla akıl hastanesinde geçen öykü oldukça merak uyandırıcı ilerliyor. Duyarlılık ön planda bu öyküde, hisleri hatırlatan, canlıların değerini bilmeyi gösteren kalpten bir öykü. Burada atıflar da var; Yeşil Yol filmindeki masum tutukluya benzetilen karakter aynı zamanda çevre aktivisti, tema vakfı kurucusu ve toprak dede lakaplı Hayrettin Karaca’ya isimden ve doğa sevgisinden benzetiliyor. Şöyle ki izbandut gibi ve ismi Hayri Karaca olan bir adam. Bu adam ormancı ve bir gün ağaç keserken ağaç üzerine yıkılıyor ve aklı gidiyor. Deli zannedilen adam çiçeklerin, ağaçların ve tüm bitkilerin sesini duyduğuna yalnızca başhekim Güngör beyi ikna ediyor. Bu öykü tamamen fantastik edebiyatın bir ürünü mü yoksa büyülü gerçekçilikte var mı? Fantastik ve büyülü gerçekçilik arasındaki bağ senin bakış açından nasıldır, nasıl olmalıdır? Ayrıca öyküyü kurarken neler yaptınız, yazarken nelere dikkat ettiniz?

Engin K.: Aslına bakarsanız bu öyküde büyülü gerçekçilikten çok fantastik unsurlar daha fazla. Kitabın son öyküsü olan “Babamın Kalbini Kim Çaldı?” büyülü gerçekçilikle yazıldı diyebilirim. Bilindiği üzere büyülü gerçekçilikte masalsı bir anlatım ve ironik bir dil vardır. Bu akımda aynı zamanda gerçek ve fantastik unsurlar bir arada ve hayatın akışının bir parçası gibi kullanılır. Fantastik edebiyatla büyülü gerçekçiliğin farkını kitap kulübümüzde basitçe şöyle açıklıyorum. Eğer öyküde bir uzaylı varsa, siz ondan korkuyor ve bu durumu garipsiyorsanız bu fantastik bir öyküdür. Fakat öyküde bu uzaylıyı görünce selamlaşıyor ve ardından bara içmeye gidiyorsanız burada büyülü gerçekçilik vardır. Kısaca büyülü gerçekçilikte doğa ile doğaüstü içedir ve sıradanlaşmıştır. Bu bakımdan Ağaçların Fısıldadığı Adam öyküsünde bitkilerin sesi duyduğunu iddia eden bir adam vardır ve bu durum öyküde olağan bir durum değildir. Öykü karakteri iddiasını ispata uğraşmaktadır. Dolayısıyla öykü fantastik izler taşıyan bir öyküdür.

Diğer soruya gelince insan nesli olarak dünya döndüğünden beri doğaya sürekli zarar veriyoruz. Ayrıca savaş, sömürü, işkence, soykırım gibi olaylarla kendi türüne bile bu kadar acımasız bir varlık olan insandan, dünyadaki diğer canlılarına karşı merhamet ya da duyarlılık beklemek bir ütopyadan ibaret. Bu noktada hışmımızdan kaçmaya çalışan hayvanların sesini kısmen de olsa duyabiliyoruz. Hayvan haklarına ilişkin yazılmış hatırı sayıda eser mevcut. Fakat seslerini duyamayıp tepkilerini gözle ölçemediğimiz için bitkilere karşı daha acımasızız. Ben de bu fikirden yola çıkarak “Eğer bitkilerin sesini duyabilseydik, onların yaşamlarına karşı bu kadar duyarsız kalabilir miydik?” sorusundan hareketle bu öyküyü yazdım. Sanırım yazarken de en çok ben etkilendim öyküden. Artık hiçbir bir çiçeği koparamıyorum.

Burçin L.A.: 2984

Bu öykü film tadında ve kesinlikle ufuk açan bir öykü. Gelecek zamanı tasarlayan ve yaratan kalemle karşı karşıya kalıyoruz. Öyküde zamanla daha da kaybedilen hislere ve insanlığa derinden bir eleştiri olduğu gözleniyor. Sadece insana özgü değil doğanın yaşamın suyun toprağın her şeyin tükendiğini anlatan bir öyküyle sesleniyor bu kez yazar. 2984 yılında dünyanın ne hale geldiğini gayet inandırıcı, mantık çerçevesinde anlatıyor. İnsanların robotlaştırıldığı bir sistemde eski bir fotoğrafla yeniden hislerinin farkına varan bir karakterin, yaşadıkları karşısında şaşkınlığını, geçmiş zamanı, normal bir dünyayı hatta yeniden insan olmayı arzulasa da yine sistemin kölesi şeklinde hayatına devam etmesi anlatılıyor.

Bir bilim kurgu film tadında olan öyküyü oluştururken nelerden beslendiniz? Bu fikrin çıkış noktası neresidir?

Engin K.: İnsan nesli olarak dünyanın bize sunduğu kaynakları hor kullandığımız bir gerçek. Her geçen gün suyumuz, toprağımız, havamız daha fazla kirleniyor ve doğal kaynaklarımız tükeniyor. Pek çok bitki ve hayvan türü soyunun tükenmesiyle karşı karşıya. Diğer taraftan atmosfere salınan sera gazlarının tetiklediği küresel ısınma ve kirlilikten dolayı içilebilir suya ulaşımdaki kısıtlamalar gelecek adına bizlere hiç de umut vermiyor. İşte ben de dünya böyle giderse yaklaşık bin yıl sonra ne halde olur diye düşünerek 2984’ü yazdım. Öykünün isminden ve kurgusundan anlaşılacağı üzere George Orwell’in unutulmaz distopya romanının adı ve geçtiği yıl olan 1984’e bin yıl ekleyerek kurmacayı tasarladım.  Ayrıca öykümde Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” romanına da sıklıkla göndermeler yaptım.

Bunun sonucunda da sizin söylediğiniz gibi hislerin baskılandığı ve insanların robotlaştığı bir dünya karşıma çıktı. Aslında dünyayı kirletme hızımız düşünüldüğünde öyküde tasvir ettiğim karamsar tablo bile iyimser kalabilir.

Burçin L.A.: Midas’ın Berberine Ne Oldu?

Nazım Hikmet ile başlıyor öykü, bir şiirinden alıntıyla… “Ne ölümden korkmak ayıp ne de düşünmek ölümü…” okuduğumuzda karlı kayın ormanı şarkısı çalmaya başlıyor zihinde. Bu öyküde şiirin yanı sıra daha birçok unsurdan yararlanılıyor; şöyle ki mitler ve masallar karşımıza çıkıyor. Ayrıca masalla gerçeğin harmanlayarak öykünün kara mizah yanı da okuyucuya göz kırpıyor.

Midas’ın kulaklarını bilen berberinin sarhoşken bunu herkese duyurmasının ve zindanda ne yaptığını anlama serüveninin güzel bir öyküsü. Hapsolduğu mağaranın tasviri yapılırken karanlık mağaraya soktuğu Pargon isimli berberin yaşadıklarına okuyucuyu da hapsediyor. Öldürülecek olan Pargon’un son nefesinde de olsa gerçekleri halka haykırışında öykünün başındaki şiir daha da anlam kazanıyor. Masallar bitse de ölümün en gururlusunu yaşatıyor karaktere. Bu öykü de ölümle birlikte umut da var, insan olmanın, insan kalmanın, geçmişten geleceğe taşınmış kültürlerin yansıması gözüküyor.

Yine kurgu ve öyküyle ilgili ne eklemek istersiniz ve Mitolojinin edebiyattaki yeri sizin için nedir?

Engin K.: Kral Midas ile özdeşleşen efsaneyi hemen hemen herkes bilir. Efsaneye göre Apollon ve Kır Tanrısı Pan arasında yapılacak bir çalgı çalma yarışmasında yargıç olan Midas, yarışma sonunda oyunu flüt çalan Pan’a yönelik kullanınca Tanrı Apollon çok kızmış ve “Güzel müziği ayırt edemeyen kulak insan kulağı olamaz, sana eşek kulağı yakışır.” diyerek Midas’ın kulaklarını eşek kulağına dönüştürmüştür. Midas uzun kulaklarını bir süre, koca bir külah içinde saklasa da saçlarını kesen berber sonunda kralın sırrını öğrenmiş. Sırrı daha fazla içinde tutamayan berber kuyuya eğilerek “Midas’ın kulakları eşek!” diye bağırmış. Sırrı kuyudaki su sazlara, sazlarsa rüzgârda salına salına bütün etrafa yaymış. Böylece bütün ülke Midas’ın sırrını kısa zamanda öğrenmiştir.İşte ben de “Kralın böyle önemli bir sırrını ifşa eden berberinin akıbeti ne olmuştur?” fikrinden yola çıkarak bu öyküyü kurguladım. Sevilen öykülerimden biri oldu.  

Diğer soruyla ilgili olarak mitolojinin bana göre yaratıcı yazarlıkta önemli bir rolü var. Yazar olmak isteyenlere ya da hayal güçlerini genişletmek isteyenlere mitolojiye ilgi duymalarını öneririm. Ben de Yunan ve Roma Mitolojisi olmak üzere sık sık mitolojiye göz atıyorum. Mesela bu konuda bitirdiğim son kitap geçen ay okuduğum Philip Wilkinson’un Efsaneler ve Mitler – Binlerce Yıllık Görsel Bir Yolculuk adlı kitabı. Bu kitap dünya mitolojisi hakkında genel olarak bilgi edinmek isteyenler için geniş yelpazede seçenek sunan güzel bir kaynak kitap. Mitoloji güzeldir.

Burçin L.A.: Apsethus’un Papağanları

Ben yanmazsam sen yanmazsan biz yanmazsak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa, diyor Nazım Hikmet yine öykünün başında. Yine bu öyküde de mitler ve masallar karşımıza çıkıyor. Ancak oldukça yaratıcı bir kurguyla karşımıza çıkıyor. İyilik ve kötülüğün çatışmasında inançları kullanarak insanları yönetmenin kolaylığını mizahi bir dille anlatıyor. Burada papağanın konuşma özelliğinden yararlanan kötü kalpli karakter birçok cinayetinden, ölümden sonra kendini tanrı, tapılacak insan olarak göstermeye çalışıyor. Şöyle ki yeri ve zamanı geldiğinde papağanlara ezberlettiği “Apsethus Bir Tanrıdır” sözü bütün şehrin üzerinde papağanlar uçtukça yankılanıyor. Ancak kölesi Paryus, sevdiği kızı, İmera’yı da öldüren Apsethus’un bu yaptıklarını artık dayanamıyor ve sahtekarlığını ortaya çıkarıyor. Paryus insanları Apsethus’tan kurtarır kurtarmasına da kendine ölümle yüzleşir. Son cümlesi de oldukça etkileyici: “Paryus tüm hayatı boyunca dizleri üstünde yaşamıştı, fakat ayakta öldü.” Gururlu bir karakterin gerçekleri ölümüne savunması şiirin anlamını pekiştiriyor. Nazım’ın bu sözüne göre mi şekillendi öykü yoksa sonradan öyküye göre mi eklendi? Ve isimlerden söz etmek istiyorum, bu isimlerin öykü bağlamında bir anlamı var mı? Öyküyle ilgili başka ne söylemek istersiniz?

Engin K.: Yazarlar tabii ki tüm öykülerini çocukları gibi görür. Hatta hiçbirini birbirinden ayıramam der. Ancak bu öykü benim için diğerlerinden daha özel bir öykü. Bu öykünün barındırdığı mesajı, anlatımı ve kurguyu daha farklı buluyorum. Bu öykümü biraz daha fazla seviyorum. Öyküdeki karakter isimlerini elbette bilerek seçtim. Apsethus, tarihte yaşamış bir occultist ve gerçekten papağanlara “Apsethus bir Tanrıdır.” dedirterek kısa bir dönemde olsa insanları kandırmayı başarmış bir şarlatan. Yoksa söylenmesi bu kadar zor bir ismi öyküme başkarakter yapmazdım. Diğer önemli karakter Paryus ismi elbette “Parya” sözcüğünden esinlenerek kurguladığım bir isim. Bilge karakter Solis, latince “Güneş” demek. Yine “İmera” kelimesi de Rumca “Gün” demek. Bunun dışında İmera’nın boynuna taktığı yıldızlı kolyeyi, en son Paryus’un boynunda görüyoruz. Sonrasında da soruda yazdığınız gibi dizleri üstünde yaşayan ama ayakta ölen bir kölenin son andaki onurlu duruşuna şahit oluyoruz.

Öyküyü yazmaya başladığımda Nazım Hikmet’in sözü yoktu epigrafta ama öykü öyle bir yere geldi ki bilge karakter Solis “Ben yanmazsam sen yanmazsan biz yanmazsak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa,” sözünü söylemek istedi. Öykülerimin herhangi bir yerinde Nazım Hikmet’e selam vermeyi seviyorum. Burada bu iş Solis’e düştü.

Burçin L.A.: Hatırla…

Bu öyküyle ülkemizin kuruluş yıllarına gidiyoruz, savaşa. Kuruluş yıllarında bir dönüm noktasına, öyle örülmüş ki olaylar sanki bu öyküdeki olay yaşanmasa ülke düşman elinden kurtulamayacak. O yüzden heyecan dorukta bu sayfalarda… Düşman, bir yüzbaşımızı esir alıyor, işkence ediyor, en sonunda ailesiyle tehdit ediyor. “Hatırla” diyorlar, “Bize ne zaman saldıracaksınız, taarruz ne zaman olacak?” Bizim yüzbaşı hiçbir şey hatırlamıyor, telaşlı. Sonra zihnin ve kalbin bağları ailesinin fotoğrafının ona gösterdiklerinde çözülüyor. Hatırlıyor o Mustafa Kemal’in askeriydi. Artık bilinçli ve rahatça susuyor, hatta gülüyor. Tam o sırada taarruz başlıyor. Bunu bir türlü öğrenip önleyemeyen Rum subay, yüzbaşına vuruyor ve yere düşen yüzbaşı “Sonunda güneşi görebildim.” diye zaferin müjdesini veriyor. Sonra o anda başına ateş edilerek öldürüyor. Yüzünde bir gülümseme kalıyor cansız bedenini bulduklarında ve elinde ailesinin fotoğrafı sımsıkı avuçlarında. Ve “Nihayet kim olduğunu hatırlamıştı.” cümlesiyle son buluyor öykü.  Bu öykü bizi geçmişe götürüyor, tam o yıllara ve ülkenin ne kadar zorluklarla kurtarıldığını bize de hatırlatıyor. Bunu kesinlikle hatırlamaya ihtiyacımız olduğu, hatta hiç unutmamamız gereken zamanlardayız. Güneşi bize gösterdiniz ve burada güneş bir metafor olarak kullanıldığında bütün öyküyü aydınlatmayı başarmış. Ama burada güneşin bizim tarihimiz açısında da önemi var; Atatürk’ün Samsun’a çıkışı da burayla da bağdaştırılmış diye düşünüyorum.

Bu kurguda en çok dikkat ettiğiniz ve öykünün çıkış noktası neydi? Metaforik olarak neler söylemek istersiniz?

Engin K.: Öyküler hiç ummadık yerlerden çıkabilir. Mesela bu öykünün size bir fıkradan çıktığını söylesem ne düşünürsünüz? Anlatayım. Temel, orduda önemli bir görevdeyken esir düşmüş, birçok işkenceye rağmen onu bir türlü konuşturamamışlar. Son olarak onu gizlice hücresinde gözetlemeye başlamışlar. Bir de bakmışlar ki “Hatırla oni, hatırla oni!” diye kafasını duvara vurup duruyor. Bu dramatik öykü işte böyle bir fıkradan çıktı. Dedim ya öykü fikirleri aslında her tarafta. Sadece onu görmeniz ve istediğiniz forma dönüştürmeniz gerek.

Öyküde birçok metafor var tabii ki. Ben en temel metaforu anlatayım. Dikkat ederseniz öykünün başında İsmail, karanlık bir hücrede gözlerini açar ve taş gibi ağırdır. Ancak son paragrafta başlayan topçu atışlarıyla birlikte dağlarda çiçeklerin açtığını ve büyük taarruzun başladığını anlarız. Karakterimiz ise bu esnada düşman subayı tarafından vurulmuştur ancak pencerede güneşi görür ve taş gibi girdiği zindandan kuş gibi hafif olarak ayrılır. 

Burçin L.A.: Akbaba Horoz ve Küçük Şeytan

İsminden de anlaşılacağı üzere mizahi unsurların öyküde gezdiği, muzip bir öyküye başlıyoruz. Tam da hayatın içinden, yaşadığımız yeri, köhne apartmanları, aileyi, aile içindeki ufak yalanları, evliliğin yükünü, kadın-erkek arasındaki ilişkinin yüzeyselliğini, ekonomik sıkıntıları, çocuk faktörünün evliliğe etkisini ve çalışma hayatının zorluğunu anlatıyor. Tabii ki direk değil, öyküyü öykü yapan faktör burada tam olarak kendini gösteriyor. İş yerinden hediye edilen ve adamın sakladığı telefonu, kadının oynadığı küçük oyunla alması ve çocuğun da iki taraflı oynayarak ikisinden de harçlık koparması. Ancak burada kadının evlilik yıldönümü numarasına yenilen ve kendine sakladığı telefonu hediye vererek kandırılan adam, kim bilir kaçıncı kandırılışın ardından kendini şanslı sayıyor. Ufak yalanlarla elde edilmeye çalışılan huzur, karşılıklı çıkar ilişkisi ve mutlu sonla bitiyor. “Hepsinin yüzünde inceden bir gülümseme…” diyor ve okurken de aynı gülümseme kalıyor yüzde. Ancak bu gülümseme okuyucu tarafından biraz acı, kendini yine karakter yerine koyunca kim bilir, kim, kaç kere kandı ya da bu zekice örülmüş olayda acıma hissiyle, emeklerini düşündü.

Bu öyküde anlatmak istediğiniz; ailenin önemi, yaşamın ta kendisi olduğu ve küçük yalanlarında hayatın bir parçası olduğu mu? Öyküsel bağlamda ise isimlerin karşılığı kesinlikle çok yerinde; Akbaba, Horoz ve Küçük Şeytan. Bu isimler yani lakaplar ile ilgili ne söylemek istersiniz?

Engin K.: Kitabın sonlarına doğru bilerek iki mizahi öykü yerleştirdim. Bundaki amacım insanların yüzünde bir gülümseme bırakarak okuyucuyla vedalaşmaktı. Akbaba, Horoz ve Küçük Şeytan herkesin birbirini kandırdığını sandığı için mutlu olarak sofrada oturduğu oyun içinde oyun olan mizahi bir kurgu. Öyküde çocuk da dâhil olmak üzere tüm karakterlerin kurnaz, günü kurtarmaya çalışan ve çıkarcı olduklarını görüyoruz. Ailenin önemini vurgulamaktan ziyade küçük yalanların bizi getirdiği yeri ironik bir dille anlatmaya çalıştım. Özetle Akbaba, Horoz ve Küçük Şeytan bir aldatan aldanır hikâyesi…

Lakaplara gelince her karaktere özelliklerine göre bir lakap taktım. Metin içinde de onları tasvir ederken lakaplarına uygun olarak betimledim. Mesela Horoz’u temsil eden Rıfkı’dan bahsederken “Evlendikten sonra dırdırıyla zavallı adamın tek hazinesi olan sırma saçlarını da dökmüş, onu tüyleri yolunmuş bodur bir horoza çevirmişti.”  ya da “Gerçi tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarırdı ama bizim uyuşuk horozu kümesinden öyle kolay kolay çıkaramazdı.” gibi cümleler yer almakta. Hatta bir yerde Nefise karakteri “Aşk olsun ibiğini sevdiğim…” diye sesleniyor kocasına. Keza Akbaba’yı temsil eden Nefise veya Küçük Şeytan Hidayet’te de benzer motifler ve betimlemeler var.

Burçin L.A.: BABAMIN KALBİNİ KİM ÇALDI?

Ve kitaba ismini veren öykümüze geldik. İsmi önce tabii ki aşk, sevgi olarak bir kalp hırsızlığını andırsa da çok şaşırtan bir kurguyla karşımıza çıkıyor. Yine bir aile hikayesiyle başlıyor; anne, baba ve çocuk ilk karakterler. Bu kez çocuk anlatıcı kullanılıyor öyküde, çocuğun dilinden akıyor, çocuk babasını anlatıyor. Kara mizahın çok yoğun olduğunu öyküde kalp hem gerçek hem de duygu anlamında geziyor sayfalarda. Her şey yolunda, rutin devam ederken birden babanın kalbi kayboluyor, yani ruhen değil fiziksel olarak kayboluyor. Kalpsiz adamın bu haline şaşırmıyorlar bile. Doktora da gitmeyip hurafelerle çözmeye çalışıyorlar. Git gide daha dibe battığımızı, bir apartman izleğiyle gözler önüne seriyor. Çözüm bulmak için önce alacaklısı ve ortağı Himmet’e gidiyor. Müteahhit olan ortakların yaptığı çürük evler aldıkları veballer kalbinden ediyor babamızı yani Abidin’i. Himmet, Abidin’i zemin kattaki organ bulmakta üstüne olmayan Şaşı Veli Hoca Efendi’ye gönderiyor. Burada günahlarıyla yüzleşiyor ama tabii kabul etmiyor. Gerçekten kalpsiz bir adam çıkıyor bizim baba, hocadan, öteki tarafa bağlanıp meleğinin bile günahlara yetişebilmek için şeytanla ittifak yaptığını ve insafının kurumuş olduğunu, kalbinin zamanla çürüyüp yok olduğunu öğreniyor. Çözüm için daha da aşağı kata bodrum kattaki Estetikçi Medyaşah Kör Sultan’a gönderiyor. Politikacılara iki yüz yapan bu adam babasına çare olacak ama çocuğun aklında hep bu soru dönüyor; “Babamın kalbini kim çaldı?” ve bu sözü okuyarak kitabı kapatıyoruz.

İroni dolu, eleştirisel yönü çok güçlü, çok yönlü bir öykü. Alt metinde yerleştirilen kalpsizliğin göstergesi; Ülkenin gerilemesine, insanların kıymetsizleşmesine ön ayak olan politikacılar, insanların hayatını önemsemeden çıkar çatışması içinde müteahhitleri hedef alıyor. Ayrıca zemine, sonra bodruma inerek daha çok battığını işini yine yalanla çözmesi de bizim ülkemizde sorun çözmenin, yolsuzlukların bir yansıması gibi toplumdaki, kamudaki hiyerarşiyi ve bürokrasiyi de hedef alıyor. Çözüm aradığı insanların isimleri de buna göre seçilmiş sanki.

Bu öykü için, en derin düşünceniz, sizin asıl anlatmak istediğiniz nedir? Yaşamla ilgili saptamaların ve kalpsizliğin, bu yok olma metaforuyla anlatmanın, bu kurgunun çıkış noktası ve ilhamı ne oldu?

Engin K.: “Babamın Kalbini Kim Çaldı?” kitaba da adını veren son öyküm, aynı zamanda eserimdeki son cümle. Ancak şu farkla: Kitabın adı olan “Babamın Kalbini Kim Çaldı? sorusu okuru kitabı merak ettiren bir soru olmakta birlikte son öykümde yinelenen aynı soru bu sefer okuyucuyu sorgulatan bir biçime dönüşüyor.  Değerli editörüm Dr. Birsel Sağıroğlu’nun da kitabın arka kapağında öykülerim hakkında söylediği gibi “…öykülerin sonunda okur, rahatsız edici bir sessizlikle baş başa kalıyor. Metin ise konuşmaya devam ediyor.”

Kurgunun çıkış noktası metinde hiç geçmemesine rağmen 06 Şubat 2023’te Kahramanmaraş Merkezli büyük depremde yaşadığımız acılar. Deprem anında ve sonrasında yaşananlara öyle üzüldüm ki içimdeki acıyı dokuyabileceğim bir öykü yazmak istedim. Ama bu öyle bir öykü olmalıydı ki içinde hiç deprem ile ilgili bir ifade geçmemeliydi. Sonra sağlam yapılmadığı için yıkılan evleri düşündüm ve dedim ki insanları bile bile beton tabutlara canlı canlı koyabilen bir müteahhittin herhalde kalbi yoktur, çünkü insafı kurumuştur. Daha sonra deprem gerçeğini örtbas eden başka insafsızları da öyküye ekledim. Ardından öyküye aile içi duyarsızlığı da katarak –her şey önce ailede başlar – ironik bir eser kurguladım. İzahı olmayan şeyin mizahı olur derler. Fakat bu farklı bir şey olmalıydı. Bunun için de büyülü gerçekçiliğin masalsılığına ve ironik dilinin avantajlarını kullanarak öyküyü kurguladım. Yüzü mizah özü hüzün dolu olan bir hikâye oldu, tıpkı benim gibi…

Burçin L.A.: Bu kitapta bireysel ve toplumsal duyarlılık içinde öykülerde genel olarak bir kaybediş var. Her öyküde ortak nokta olarak bu kaybedişi görüyoruz.Hatta kitap en son bunu gözle görünür bir şekilde Babamın Kalbini Kim Çaldı? öyküsüyle fiziksel bir yere taşıyor. Kurgusal zekanın ön planda olduğu, şaşırtan, sevindiren, üzen kısaca hayata dair bütün hisleri yaşatan öyküleri okurken her öyküden sonra durup dinlenmek, öyküyü sindirmek gerekiyor.Öykülerin dizilişi, alışılmış yaşamdan başlasa da ilk öyküyle vuruyor. Ölümün sahiciliğiyle ruhun ölümüne doğru bir dizilim var sanki.  Öyle ki en son gerçeği de aşan, gerçeklerle baş edemeyip büyülü gerçekçiliğin kapılarını sonuna kadar açan öyküyle bitiyor. Ayrıca sert ve vurucu öykülerden biraz daha gülümseten, rahatlatan öykülere doğru bir dizilim var. Bu dizilimi yaparken nelere dikkat ettiniz? Ve öyküleri seçerken bu kitapta olmasına nasıl karar verdiniz?

Engin K.: Öykü yazmaya başladığımda kendime bir hedef belirlemiştim. İlk öykü dosyam bir yarışmadan ödül alarak çıkacaktı. Bu hedef doğrultusunda öykülerim dosya olacak sayıya ve niteliğe ulaştığında 2022 yılında Menteşe Belediyesinin Günce Yayınlarıyla birlikte düzenlediği yarışmaya ilk kez katıldım. Bu dosyam, üç finalist dosyadan biri oldu. Daha sonra Sennur Sezer ve Arif Baş adına düzenlenen öykü dosyası yarışmalarına girdim. Herhangi bir derece alamadım. Bu arada yeni öyküler de yazmıştım. Bunlarla öykü dosyamı güçlendirerek iki tane öykü dosyası hazırladım. 2023 yılında birini yine Günce Yayınlarının yarışmasına, diğerini de Mersin İlyas Halil Yarışmasına yolladım. İçimden de dedim ki hani biri derece alsa basılır ve hedefim olan öykü kitabına kavuşurum. Ancak talihin tuhaf bir cilvesi ilk dosyam Günce Yayınlarından Jüri Özel Ödüllüyle basılıp piyasaya çıktığı gün Mersin’de diğer dosyamın 2.lik ödülü aldığı törendeydim. Şimdiye kadar da yarışmalar dışında bir yere öykü dosyamı göndermedim hiç.

Uzun bir giriş oldu ama özünde amatörce yaptığım öykü seçimlerinin ve sıralamasının nedenlerini açıklamak istedim. Bu kitaptaki öyküler aslına bakarsanız yazdığım ilk öykülerden oluşan bir derleme. Çeşitli yarışmalarda ödül almış öykülerime ağırlık vererek oluşturduğum bir dosya. Hatta benim için onlara bir nevi veda. Bunu yaparken de sağlam bir Eskişehirspor taraftarı olarak futbolla da yakından ilgiliyim. Maç kadrosu belirleyen teknik direktör mantığıyla, kitaba girecek ilk on birimi belirledim. Okuyucu yakalamak için kalede ve defansta bireysel ve toplumsal sorunlardan yararlandım. Orta sahaya kitabın beyni olarak tarih, bilim kurgu ve distopya öykülerini yerleştirdim. Kanatlara kitaba dinamizm katmak için bol aksiyonlu mitolojik öykülerimi koydum. Forvet hattına ise bilerek mizahı koydum ki mizahın gücünden faydalanarak bol gol atıp okurun gönlümden üç puanla ayrılabileyim. Öyküleri kitaba yerleştirirken kararımı bu mantıkla verdim. Okuyucu hep aynı tadı alsın istemedim. Yarışmaya gönderdiğim bu sıraya editörüm de saygı duyunca böyle bir dosya ortaya çıktı. Yine de daha farklı bir seçim olabilirdi tabii. Kimi bunu sevdi, kimi öykülerin yerleşim sırasına beğenmedi fakat amatör ruhum kitaba yansıdı diyelim kısaca.

Burçin L.A.: Son olarak kurguların güçlü ve yoğun olduğu bu öykü kitabı için tebrik ediyorum, yeniden yeni öykülerle buluşmak dileğiyle ve bu güzel söyleşi için teşekkürle…

Engin K.: Asıl ben ilginiz, samimiyetiniz ve değerli emekleriniz için size teşekkür ederim. Harika şiirler ve öyküler yazıyorsunuz, özellikle şiirleriniz fark yaratıyor. Dilerim güzel ve yardımsever yüreğinizdeki tüm dilekler gerçek olur. Umarım bizlere destek olmaktan biraz nefes alıp da kendi dosyanızı da hazırlayabilirsiniz. Böylece bizim de size destek olma şansımız olur. Bir teşekkür de edebiyata verdikleri desteklerden ötürü Aksi Sanat ailesine… Soruları keyifle cevapladım.

Share. Facebook Twitter Pinterest LinkedIn Tumblr Email
admin
admin

Related Posts

Ödül ve Trajedi…

8 Ocak 202648 Views

BURÇİN LAÇİN ALTAY’DAN EMRE GÜRKAN KANMAZ SÖYLEŞİSİ…

4 Ocak 202628 Views

BEN’İN EŞSİZ ANLATICISI: CAHİT ZARİFOĞLU

4 Ocak 202634 Views
Leave A Reply

Aksisanat Reklam
SOSYAL MEDYADA BİZ
  • Twitter
  • YouTube
EN ÇOK OKUNANLAR
ANA

Ödül ve Trajedi…

By İsmail Cem Doğru8 Ocak 2026

Şair ortamı hareketlendirmişken, mekanizmanın işlevine anlam yüklemenin kaçınılmaz olduğu bir dünyada doğaya ve suyun akışına…

BURÇİN LAÇİN ALTAY’DAN EMRE GÜRKAN KANMAZ SÖYLEŞİSİ…

4 Ocak 2026

BEN’İN EŞSİZ ANLATICISI: CAHİT ZARİFOĞLU

4 Ocak 2026

BESTE NASIR: UMUDA DAİR: MUTLULUK UMUDUN NERESİNDE?

3 Ocak 2026

Güncellemelere Abone Ol

Sanat, haber, söyleşi, tv ve edebiyat dünyası hakkında en son yaratıcı haberleri alın.

Blog Authors
avatar for
Aydın Şimşek
Ayşe Özgür Aydoğan
Berna Olgaç
Burak Tokcan
Çağla Göksel Çakır
Derya Balcı
Engin Turgut
Esra Sağlık
Gönül Ak
Hasan Öztürk
İbrahim Ekrem Keleşoğlu
İsmail Cem Doğru
Koray Feyiz
Mahir Karayazı
Mustafa Ergin Kılıç
Neslihan Yalman
Nil Dilan Karaca
Özge Doğar
Özlem Tezcan Dertsiz
Şerif Fatih
Vildan Çetin
Zerrin Saral
EN SON HABERLER

Ödül ve Trajedi…

8 Ocak 2026

BURÇİN LAÇİN ALTAY’DAN EMRE GÜRKAN KANMAZ SÖYLEŞİSİ…

4 Ocak 2026

BEN’İN EŞSİZ ANLATICISI: CAHİT ZARİFOĞLU

4 Ocak 2026
AKSİSANAT
AKSİSANAT

Kültür, Sanat, Edebiyat, Sinema, Şiir, Müzik ve Daha Fazlası Aksisanat.com 'da...

İletişim:
Email: info@aksisanat.com
WhatsApp: +90 545 545 84 00

Son Yazılar
  • Ödül ve Trajedi…
  • BURÇİN LAÇİN ALTAY’DAN EMRE GÜRKAN KANMAZ SÖYLEŞİSİ…
  • BEN’İN EŞSİZ ANLATICISI: CAHİT ZARİFOĞLU
  • BESTE NASIR: UMUDA DAİR: MUTLULUK UMUDUN NERESİNDE?
  • İsmet Yazıcı’dan Ergun Kocabıyık Söyleşisi…
  • Mehmet İş’in Yeni Kitabı “Erguvanî” Raflarda
SON YORUMLAR
  • Ödül ve Trajedi… için Şiir Rafım
  • BEN’İN EŞSİZ ANLATICISI: CAHİT ZARİFOĞLU için Yılmaz Taşoğlu
  • BEN’İN EŞSİZ ANLATICISI: CAHİT ZARİFOĞLU için Sadık Doğan
  • Tuğçe Yerdelen’den Onurhan Çallar Söyleşisi… için Akun Binance
Facebook X (Twitter) Instagram YouTube WhatsApp
  • HABERLER
  • AKSİSANAT TV
  • GÜZEL SANATLAR
  • EDEBİYAT
  • SİNEMA
  • MÜZİK
  • ÖDÜLLER
  • ÖNERİLER
  • ETKİNLİK
  • PERFORMANS
  • POPÜLER KÜLTÜR
  • DOSYA
  • ÇEVİRİ
  • SORUŞTURMA
  • SÖYLEŞİ
  • TELEVİZYON
  • TİYATRO
  • YAYINLAR
  • YAZI
  • KÜNYE
  • İLETİŞİM
© 2026 aksisanat.com. Designed by GF MEDYA

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.

Sign In or Register

Welcome Back!

Login to your account below.

Robot olmadığınızı kanıtlayın


Lost password?