Aslıhan Tüylüoğlu’na
Son zamanlarda “geçmiş günlere özlem”i hastalıktan sayma gibi bir tavır var. “Anı yaşayamama, an’da kalamama “ durumu hoş olmasa da geçmişe duyulan özlemin öcü gibi görülmesine katılmıyorum. Biliyor musunuz Aslıhan Hanım nedense benimle aynı görüşte olduğunuzu hissediyorum. İnsan güzel olanı –ki güzellikle kastettiğim estetize olmuş her şeydir- özler zaten. Bozulmuş, çürümüş, insanı yok sayan edimlerle karşılaşan bir zihnin, güzel olanı arayıp özlemesi kadar normal bir durum yoktur. Trafikte, toplu taşıma araçlarında, mağazalarda, okullarda, lokantalarda bir davranış deformasyonu sizin de gözünüze çarpmıyor mu Aslıhan Hanım? Ben teşekkür eden, lütfen sözcüğünü kullanan ya da özür dilerim diyebilen insanlara rastlayınca koruma altına alınmaları gerektiğini düşünmeden edemiyorum. Evet, geçmişi özlüyorum. Eski ilişkileri özlüyorum. Eski şarkıları, eski dostlukları…
Aslıhan Hanım geçmişi özlemek günümüze yabancılaşmak mıdır? Sürekli bir melankoliklik mi getirir ardından? Güvensizlik mi doğurur? Buna benzer sorular sizin de aklınızdan geçiyordur belki. Cevabınız yazdıklarınızda ve ürettiklerinizde her daim var biliyorum. Yaşamdan yana tavır alan ince bir hüznünüz var. “Geçmişi güzelle, gününü göm” cülerden değil bu hüzün. Arabesk ve hüzün tam da burada ayrılıyor benim gözümde. Hüzün; sorgulatır, merak ettirir, okutur ve donandırır. Tıpkı “ Birikip yeniden sıçramak için/ Elde var hüzün” gibi ya da “Melali anlamayan nesle aşina değiliz gibi.” İyinin toparlanmasını, kötünün fenalaşmasını bekler gibi.
Bir de “affetmek” kavramı var sizinle paylaşmak istediğim. İnsan affedebildikçe daha rahat yaşıyor sanki. Affedebildikçe yarası ölüyor. Okuduğum bir kitapta şöyle bir bölüm vardı: “Bir defa İsa bile ihaneti affettikten sonra… Ağaç; kırılan dalı, taş; yanan bağrı, dinleyen; duayı, giden; kalanı, kurban; tanrıyı, son; başlangıcı, saç; makası, gece; uyuyanı, herkes; her şeyi affedebilir. Sen affedemiyorsun.” Ben de affedebilenlerdenim ama unutmadan affedebilen. Affediyorum ama unutmuyorum. Bilinçli bir eylem bu. Her şey denge üstüne kurulu bu da benim dengem. O zaman affetmiş oluyor muyum bilmiyorum.
Güven kontrole mani değildir demiştiniz bir yazınızda. Sanırım bir Rus atasözüymüş. İnsandan yana ve oldukça kucaklayıcı bir tavır almıştınız. Yazıdan payıma düşenler: Hayat üzerine ne kadar gelirse gelsin zihnin hep tetikte olsun. Hüznünle dirilt yaşamını. Hayattasın bunun farkına var, gerçekliğini kabul et. Yaşamda karşılığı olması böyle bir şey herhalde edebiyatın. Her gün burnunun ucunda olan ama farkına varamadığın durumları ve duyguları estetik bir tavırla anlatma sanatı değil mi edebiyat? Okur açısından bakmaya çalışınca böyle bir gerçeklik ölçütü çıkıyor karşıma. Şair ve yazarda aranması gereken bir ölçüt. Şiirdeki imgede de böyle bir karşılık beklemek gerekir. Öte yandan yazar ve şairin de nitelikli okur araması gerekmez mi? Bütün bu konular eski önemini yitiriyor son zamanlarda. Şimdilerde yapay zekanın yazdığı şiirler ve romanlar konuşuluyor. Kim bilir belki bir gün sizinle bir ağaç gölgesinde oturup çaylarımızı içerken konuşuruz şu gölge yazarları da.
Yazmak… Yazarak anlam aramak… Dönüşmek, dönüştürmek, tercih etmek. Birilerinin konforunu bozmak, yüzleştirmek. Balkonlara, parklara, kentlerin kalbine kalemle dokunmadan olmuyor değil mi Aslıhan Hanım? Sözü fazla mı uzattım, bilmiyorum ama sizinle bir sigara dumanının sisinde, yağmur yağarken politikadan ve kedilerden konuşurken düşünmüştüm bu mektubu yazmayı. Söylemeden geçemeyeceğim.
Esra ÜNAL SAĞLIK
Şubat 2024 Aydın


