Levent Karataş, Volkan Hacıoğlu’na İki Oluklu Edebiyat Tarihini Sordu…

Levent Karataş – İki oluklu edebiyat tarihi var sanki. Kabul edilmeli ki; birincisi sol tandanslı edebiyatçılarımızın tarihi. İkinci ise muhafazakâr olarak nitelendirebileceğimiz edebiyatçılarımızın tarihi. Pek tabii kendi içlerinde de solun ya da sağın birbiriyle anlaşamayan karakterleri de var. Vardır! Katman katman bir yapıdan söz edilebilinir konu günlük hayatlara gelirse. Meselâ kötü edebiyat terbiyesi almış sivillerin günlük hayhuyuyla, uçakla İzmir’e öğle rakısına giden kentli jönlerin kültürleri de çatışıktır. İki ana oluktan gelen tarihsel karakterlere ilişkin -bir dönemin, dönemlerin bire bir tanığı ve izleyicisi olarak sizin tarihi z raporu nedir?

Volkan Hacıoğlu: Şiir ile din arasında benzerlik kuran birçok şair ve filozof var. Bunlardan biri de Thomas Sterns Eliot’un hocası George Santayana. Santayana, tarafımdan Türkçeye çevrilen Şiirin Öğeleri ve İşlevi adlı makalesinde Hıristiyanlıktaki aşai rabbani ayinini şiirin metafor gücüyle karşılaştırmaktadır. Kilisedeki insanların ekmek ve şarabı İsa’nın eti ve kanı olarak düşünmeleri tam bir şiirsel metafordur. Bu benzerlik ile birlikte şiirde sekülerleşme hareketleri Aydınlanma çağında hız kazanmıştır. Kutsal Kitap metinlerinin şiirsel bir söyleme sahip olduğu da bilinen bir gerçektir. Shakespeare ve Chaucer’da Kraliyet yanlısı bir tür muhafazakâr söylem hâlihazırda korunurken, John Milton’un 1667 tarihinde yayımlanan Kayıp Cennet’i ile birlikte Poetik İtikat kavramının edebiyat ve estetik literatürüne girdiğini görüyoruz. Kutsal kitap metinlerinin dışında poetikanın kendi hakikati Kayıp Cennet’te ortaya çıkmaktadır.

1789 Fransız Devrimi’nin ardından sözün büyüsü modern zamanlarla birlikte kutsallıktan sıyrılarak daha dünyevî bir boyuta geçmiştir. Danton’un giyotine doğru giderken söylediği sözler hâlen unutulmamıştır: “İhtilâl Satürn gibidir, kendi evlâtlarını yer!” ‘İhtilâl İhtilâfı’ olarak ifade edilen çatışma Edmund Burke’ün 1790 tarihli Reflections on the Revolution in France adlı kitabıyla başlamıştır. Burke, İhtilâl’le birlikte şövalyeler çağının kapandığını, onun yerine hesapçı, çıkarcı iktisatçılar çağının başladığını belirtmiştir. Adam Smith’in 1776 tarihli Milletlerin Zenginliği adlı iktisat kitabı Burjuva Devrimi’ne zemin hazırlayan temel metinlerden biridir. Bu kopuştan sonra sanatta ve şiirde ideolojik kamplaşmalar yoğunlaşmıştır.

On dokuzuncu yüzyılın sonu ile yirminci yüzyılın başında Sovyet Rusya’da Marksist felsefenin sanat pratiklerine tanık oluruz. Marksist estetik şiirde yenilik hareketleri ile aynı dönemde önemli bir sıçrama yaşamıştır. Yine aynı dönemde imparatorlukların yıkılmasıyla birlikte ulus-devlet paradigması altında toplanan farklı dünya görüşleri “Sol” ve “Sağ” ayrımı ile ideolojik nitelik kazanmaya başlamıştır. Rusya’da Mayakovski’nin etkisiyle gelişen Fütürist poetika geleneksel/muhafazakâr söyleme karşı Türkiye’de Nâzım Hikmet’in Marksist poetikasıyla kendine bir yol açmıştır. Bununla birlikte, 1917-1913 Bolşevik İhtilâli, Proletarya Diktatörlüğü tartışmalarını başlatmıştır: “Lenin, ‘kapitalizm ile komünizm’ arasında bir geçiş dönemi bulunduğuna, sınıfları bir anda ortadan kaldırmanın imkânsız olduğuna ve sınıfların devam ettiğine, bütün bir proletarya diktatörlüğü dönemi boyunca da devam edeceğine’ bir kez daha işaret etti.”[1] Toplumsal altyapıya ait bütün bu sosyoekonomik gelişmelerin şiirdeki izlerini sürmek mümkündür. Amerika’da Emerson’la başlayan Transandantalist hareket Walt Whitman’dan Edgar Allen Poe’ya, oradan da Beat Kuşağı’na kadar bir etki alanı yaratmıştır. İngiltere’de ilk kuşak Romantiklerden Coleridge ve Wordsworth’ün Panteist temelli poetikaları ikinci kuşak Romantik şairlerden Percy Bysshe Shelley, Lord Byron ve John Keats’in seküler poetikalarına yol açmıştır. Keats’in etkisi daha sonra Dante Gabriel Rossetti’nin başını çektiği Rafael Öncesi Kardeşlik hareketine ilham vermiştir.

Ellilerle birlikte ideolojinin sonundan söz edilmeye başlanmaktadır. Daniel Bell’in ‘Ellilerdeki Siyasî Fikirlerin Tükenişine Dair’ alt başlıklı İdeolojinin Sonu adlı kitabının temel tezini bir cümlede özetleyecek olursak şöyle söyleyebiliriz: (Büyük harfle) İdeoloji’nin sonu, (küçük harfle) ideolojilerin başlangıcıdır! Bell altmış yıl önce 1960’da yayımlandığında bile bir klâsik olarak kabul edilen kitabında demir perde ülkelerinin dağılmasıyla bir dünya düzeni olarak Amerika’nın başını çektiği Kapitalist sistem ve Kapitalizm ile Sovyetler Birliği’nin liderliğini yaptığı Komünist blok ve Komünizm arasındaki eski “Sol,” “Sağ” ayrımına dayanan monolitik ideolojik kamplaşmanın yerini ırk, din, dil, cinsiyet, etnik grup, vb. temelindeki bölgesel parçalı ideolojik çatışmaların alacığını ileri sürmüştü. Türkçeye elli üç yıl sonra tarafımdan çevrilen ve 2013 yılında yayımlandığından bu yana Türkçe bilimsel literatürde birçok atıf alan bu kitaptaki tarih tezinin geçerliliği günümüzdeki gelişmelerle ispatlanıyor. Amerika’da yükselen ırkçılık, Ortadoğu’daki etnik kökenli ve dinî çatışmalar, ideolojik nitelik kazanan “kadın,” “erkek” söylemi vs.

Bell’in ellilerde ideolojinin sonunu ilân etmesinden sonra, Arthur C. Danto da 1984 tarihli makalesinde altmışlarda sanatın bittiğini belirtmiştir. Yapısalcılık ve varoluşçuluk kamplaşmasında Foucault ve Sartre kavgasına da bu dönemde dikkat çekmek gerekir. Yapısalcılığın ve post yapısalcılığın modern şiir üzerindeki etkisi en kaba tabirle tarihin dışlanması olmuştur. Bir çeviri hatasının sonucu olan “metnin dışında bir şey yoktur” safsatasına kapılan kimi şairler toplumla ve insanla olan bağlarını giderek daha fazla koparma yolunu seçmişlerdir. Foucault, Kelimeler ve Şeyler adlı kitabını Sartre ile olan kavgasının bir parçası olarak kaleme almıştır. Diğer taraftan, Japon asıllı Amerikalı siyasal iktisatçı Francis Fukuyama tarihin ve akabinde insanın sonunu 1992 yılında yayımlanan Tarih’in Sonu ve Son İnsan adlı kitabında ilân etmiştir. Bütün bunların üzerine, Sloven filozof Slavoj Zizek 2010 yılında Ahir Zamanlarda Yaşarken adlı kitabını yayımlamıştır. Ahir zamanlarda yaşarken şiirin sonunu ilân ederlerin de olduğunu söyleyebiliriz. Ben Zizek’in aksine ahir zamanlarda değil de dekadan zamanlarda yaşadığımızı düşünüyorum. Yani Zizek’ten daha fazla umutlu olduğumu söyleyebilirim. Günümüzde artık “Sol,” Sağ” tartışmaları monolitik kalıbından çıkarak parçalanmış bir yapı göstermektedir. Kadın hakları savunucuları ve Feminist hareket, ne birine ne de diğerine angaje olma mecburiyeti hissetmeksizin “Sol” ve “Sağ” jargonda daha önce olmayan yeni sosyal gerçekleri gündeme getirmektedir. Bu yeni sosyal gerçekler çok geçmeden şiirsel söylemdeki yerini almıştır. Günümüzde kadın şairler kendi poetikalarında elli yıl öncesi ile kıyaslanamayacak kadar büyük bir mesafe kat etmişlerdir.

Daha önce yazdığım ‘Dekadan Zamanlarda Şiir’ adlı yazımdan bir pasajla bitireyim: “Bugünkü toplum hayatımızda şiire artık ihtiyaç yokmuş gibi bir yaşam tarzı hâkim. Şairlere eskiden gıptayla bakılırdı. Bugün ‘Şairim,’ diyene müstehzi bir tebessümle müsamaha gösteriliyor sanki!… Buradan da şu anlaşılıyor: şiir hâlen toplumun tahammül edebileceği gayrimeşru bir uğraş. Gayrimeşru bir uğraş olması biraz da piyasa değerlerinin dışında şekillenmesinden kaynaklanıyor. Şiirin oluşumunda kelimelere belirli bir iktisat prensibi uygulanmaktadır. Fakat şiiri bir meta olarak piyasaya sürmek neredeyse imkânsız gibi görünmektedir.”


[1] E. H. Carr, Sovyet Rusya Tarihi: Bolşevik Devrimi (1917-1913) 1. Cilt, Çeviren: Orhan Suda, İstanbul: Metis Yayınları, 1. Basım 1989, s. 229.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Avatar Adil BAŞOĞUL dedi ki:

    Kutluyorum değerli arkadaşlarımı. Volkan Hacıoğlu arkadaşımın görüşlerine katılıyorum. Ülkemizdeki iki ana kanallı edebiyat ve şiir akımı (geleneksel ve inanca dayalı olan ile bağımsız, özgün, özgür, bilimsel, seküler, modern, çağdaş, toplumsal veya bireysel sanat, şiir akımı) sorununun açıklaması eksik kalmış. Sevgiler ve selamlar olsun…

BİR YORUM YAZ