İsmet Yazıcı’dan Nazlı Ökten Söyleşisi…

 “Çevrimiçi olduğumuzda sadece başkalarını gözetlemiyoruz, kendimizi görmek istediğimiz halleri de kurguluyor ve yaratıyoruz. Bunu yaparken veri üretiyoruz ve tüm bu veri algoritmalar aracılığıyla küçük sanal beyliğimizin sınırlarını belirliyor. Bir anlamda kendimize tanımladığımız bir gerçekliğin içine hapsoluyoruz. Bu şekilde tanımlanmış bir gerçeklik bir hayal âlemi değilse nedir?”

İSMET YAZICI: Kıymetli Nazlı Hocam, seninle ilgili bir söyleşi için tema belirlerken –öyle çok şey var ki konuşulabilecek- çok dolandım, en sonunda, kimilerinin kaygı ve korkuyla yaklaştığı, kimilerinin çok heyecanla taraf olduğu “insansonrası” kavramı üzerine sorular hazırlamaktan kendimi alamadım. Çünkü bu kavram, benim de son zamanlarda zihnimi yoran, bu meydan okuyuşa karşı “insan”ın yanında taraf olmaktan kendimi alamadığım bir alan… Distopyalarla uzun zamandır zihnimizi esir alan bu gelecek modeli, hem sosyal bilimler alanda, hem de semboller ve kutsal metinler arasında yoğun çalışmaları olan bir sosyologla olası ilişki düzeyini konuşmak çok anlamlı geldi… Yapay zekâ, ilahi doğal zekâya mı karşı? Kutsal metinlerde “yaratılmışın en kıymetlisi” olarak geçen o halife bir meydan okumaya mı girişti; yoksa kendini ve yapabilirliklerini, potansiyelini mi ölçüp tartıyor? Hiçbir var olmuşun sebepsiz olmadığına, evrende tesadüfün olmadığına inananlardanım; “yapay zekâ” ile insan neyi öğrenmeye, tecrübe etmeye hazırlanıyor?

NAZLI ÖKTEN: Sevgili İsmet zoru seçmiş olman beni şaşırtmadı. Sınırları zorlamak, verili olanı tekrar düşünmek, gidilmemiş topraklara doğru ilerlemeye cesaret etmek seni tanıdığımdan beri benim için belirleyici özelliklerinden. Belki de bu nedenden, bakış açılarımız çok farklı olsa da birbirimizden beslenmeye ve anlamaya çalışmaktan hiç vazgeçmedik. Başkalık, farklılık bizi itmedi tam tersine diyalog kurmak, birlikte çalışmak daha da ilginç ve maceralı hale geldi. “Dişil unsurda” buluşmamız da cabası. Senin terminolojinle bu insanın dünyadaki macerası, aynı zamanda senin yaratıcılığını besleyen temel unsur… Her ne kadar sanat, felsefe ve bilimin kesişiminde disiplinlerarası bir yaklaşımı benimsesem de özellikle sosyal bilimlerde “insansonrası” kavramının ortaya çıkışından başlamak yerinde olacaktır. Öncelikle eleştirel bir perspektifle insan başlığı altında araçsal bir rasyonaliteye sahip beyaz bir erkeğin imlendiğine dair görüşü ele alalım. Kadınlar, Batılı olmayan insanlar kadar insan olmayan canlıları da dışarıda bırakan bir bakış açısına karşı cinsiyetçilik ve ırkçılık karşıtı söylem ve politikaları hayata geçirmek dünyanın geleceği açısından da hayatidir. Pandemi sırasında sıkça tartışılan kâr odaklı bir bilim ve teknolojiyle tanımlanmış Avrupa-merkezci yaklaşımın eleştirisi aslında yetmişli yıllardaki karşı-kültür hareketlerinin de etkisiyle giderek daha yüksek sesle dile getirilir olmuştu. Birinci soru “insan” hangi insandır ikinci soru insan dışındaki yaşam biçimlerine saygı göstermeyen bir varoluşun işaret ettiği dünya ölçeğindeki kıyımla nasıl başa çıkılacaktır?

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı nazli_okten_unnamed.jpg

Yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar akılcılaşma süreci sekülerleşmeyle paralel olarak “dünyanın büyübozumu”na uğraması şeklinde tanımlanıyordu. Kutsallığın gündelik hayattan çekilmesi özellikle farklı inançtan yurttaşların yasa önünde eşitliği fikriyle bir tür özgürleşme getirmesi bakımından siyasi bir ideale karşılık gelirken inanç ve bilgi arasındaki ayrım temel bir sorgulama alanı açıyordu. Yapay zekâ meselesini bu biçimde ele aldığımızda özellikle bilim-kurgu edebiyatında robotların insanlaşması veya insanların robotlaşması temasıyla karşımıza çıkan meseleye geliyoruz. İnsan özellikle dil aracılığıyla toplumsallaşan, yetiştirilen bir varlık olarak düşünüldüğünde hayvanlarla olduğu gibi makinelerle de bir ortak-yaşam biçimi geliştirirken onlara neyin nasıl öğretileceğinin etik sınırlarını kim çizecektir?

İSMET YAZICI: Belki de en başında “yapay olan” ve “asıl olan” ayrımını koymamız gerekiyor…

NAZLI ÖKTEN: Yapay olan ve asıl olan ayrımı bir anlamda ahlâk yasasını doğa yasasıyla bir tutan filozofları ve teologları aklıma getiriyor. Yirminci yüzyılın başında pozitivist yaklaşımın olan ile olması gereken arasındaki ayrımı yani değerler ile gerçekliğin ayrımı. Doğa yasaları nesnel ve evrensel olarak tanımlanırken norm sistemlerinin kültürel çeşitliliği insanın farklı toplumlarda farklı “insanlaşma” süreçlerinden geçebildiğini gösteriyor. Günümüzde pozitivizmin eleştirisi yapılmış olsa da “Asıl” olanın etrafında birikmiş tarihsel katmanları ayıklayıp bir öze varma düşüncesi kaybedilmiş bir büyüyü tekrar bulma umuduna karşılık geliyor.

İSMET YAZICI: “Son normal insan jenerasyonuna tanığız…” vurgusunu yapanlar var biliyorsun; bedenleri, zihinleri dönüştürülmüş, sistemin kurallarına tam uyumlu hale gelmiş vs. bir yeniden yapılandırılmış varlığa doğru gidebileceğimiz yolundaki bu vurgu, aslında tabi temel soruyu gündeme getiriyor: İnsan dediğimiz varlığı nasıl tarif ediyoruz.  Biliyorsun insanı bir süreç varlığı olarak tanımlar sufiler, doğan bedendir ve beşerdir, kendini yapılandıran, inşa eden o olma ihtimali olan varlık “insan” olma yolundadır… Bir kültürün içine, yasalar sistemi içine doğup yaş almaya başlayan varlık, aslında ne kadar kendi iradesiyle ve biricikliğiyle yol alıyor? Kendi aklı ve kendi gözüyle algıladığını var saydığı her şey ne kadar sahici ve ne kadar taklit varlığı… Dolayısıyla yeryüzünde “insan” olarak tanımladığımız bu yaratılmış, ne kadar sistemin yönettiği bir makine? Belki “insan” kavramından ne anladığımız üzerine devam edebiliriz.

NAZLI ÖKTEN: Üçüncü sorun insan kavramından ne anladığımız sanırım en başta verdiğim cevapla birlikte düşünülebilir. Evrimsel bakış açısının bir sürü bireyi olarak hayatta kalan insanıyla yaradılış felsefelerinin seçilmiş veya günahkârlığından dolayı dünyaya fırlatılmış meleksi varlığı arasındaki fark kadar geniş bir soru bu. Ancak sanırım hayatta kalma ihtiyaçlarının belirlenimindeki hayvansal insan görüşüyle distopyaların büyük ve karmaşık bir iktidar sistemi içinde oyuncaklaşmış bireyleri arasında bir hat çizilebilir.

İSMET YAZICI: Tabi burada belki de en önemli vurgulardan biri “iradesini kullanabilen varlık” için biz insan diyebiliyoruz. Belki de kritik noktalardan biri bu; bugün oldukça yoğun olarak hayatımızda olan “yapay zekâ” hala daha belli ölçüde irademizle kullanımımızda ya da öyle mi zannediyoruz?

NAZLI ÖKTEN: Yapay zekâ ve insan iradesi arasındaki ilişki aslında en ilkel aletlerin kullanımından bu yana sadece insanlık tarihini değil tüm yeryüzünün tarihini şekillendiren bir mesele. Antroposen dediğimiz çağ, insanın kullandığı teknolojiler aracılığıyla ekolojik sistemi dönüştürmesiyle tanımlanıyor. Bunun yanı sıra yazı gibi tekniklerin farklı kullanımlarının eleştirisi çok eskiye dayanıyor. Platon yazılı söz için mesela, unutturan bir teknoloji. Phaidros eski Mısır’da astronomi ve geometrinin yanı sıra harfleri bulduğu söylenen Tanrı Teuth’un icatlarını sunduğu hükümdar Thamos’un yazıyı ruhlara hafıza tembellik vermekle suçladığı bir hikâyeyle açılır. Bugün resim ve yazı arasındaki fark emojiler aracılığıyla tekrar kaybolurken, duygularımızın ifadesi bir yandan kolaylaşıyor bir yandan da kısırlaşıyor. Feminist bir düşünür, Donna Haraway günümüzün teknolojik şöleninde görmeyi denetimsiz oburluk olarak tanımlıyor. “Herşeyi hiçbir yerden görme hilesi” gündelik bir pratiğe dönüşürken bir tür yamyam göze dönüşürüz. Yapay zekâ algoritmaları daha önceki gezinmelerimizin izini sürerek görmek istediğimizi varsaydıklarını çıkarıverirken önümüze iradeden bahsetmek zorlaşıyor mesela.

İSMET YAZICI: Hala daha popülerliğini koruyan “Matrix” film serisini hatırlayalım; her şeyin bir simülasyonun ürünü oluşunu ya da kutsal metinlerde geçen “dünyanın bir hayal âlemi oluşu” vurgusunu… Yoksa ta başından beri kader yazıcılığı oyununda ihtimaller yaratan yansımalar olarak mı varlık buluyoruz ve yeni oyuncağımız olan “yapay zekâ” ile neyi test etmeye çalışıyoruz?

NAZLI ÖKTEN: Çevrimiçi olduğumuzda sadece başkalarını gözetlemiyoruz kendimizi görmek istediğimiz halleri de kurguluyor ve yaratıyoruz. Bunu yaparken veri üretiyoruz ve tüm bu veri algoritmalar aracılığıyla küçük sanal beyliğimizin sınırlarını belirliyor. Bir anlamda kendimize tanımladığımız bir gerçekliğin içine hapsoluyoruz. Bu şekilde tanımlanmış bir gerçeklik bir hayal âlemi değilse nedir? Öğrenen modeller örüntüleri tanımada kullanılırken bir tür madencilikle büyük hacimlerle işlenen bu veri ticari bir meta haline geliyor ve pazarlanıyor.

İSMET YAZICI: Muhyiddin İbn’ül Arabi “İnsan hayal edibilen varlıktır” diye vurgu yapar; belki de insanı ararken bize anahtar olabilecek en önemli kavramlardan biri “hayal kurabilme yetisi”; yapay ile aslın ayrımında bir ipucu verebilir bize…

NAZLI ÖKTEN: Kuşkusuz bu çok mühim… Ben küçükken bilgisayar kelimesi henüz yerleşmemişti ve elektronik beyinden söz edilirdi. Yapay zekâ elbette büyük ölçüde beyinden ilham alıyor ve son yıllarda özellikle sinir ağlarına dayalı modeller geliştiriliyor. Hezarfen Ahmet Çelebi’nin 17. Yüzyılda Galata kulesinden Üsküdar’a dek uçtuğu, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’ndeki birçok hikâye gibi tarihsel olarak kesin bir bilgi değil. Ancak kuşlar gibi uçmayı hayal edebilmesiyle o zamana dek bunu denemiş insanlar hakkında bilgi sahibi olduğu kesin. Dolayısıyla hayal ile gerçek bilgi ile inanış arasındaki sınırlar gibi bu da insanı insan yapan müphem soru alanlarından biri.

İSMET YAZICI: Robotlar, bu yansıma, belki de insana tekrar kendini sorgulayıp hatırlama yetisini ve ayıklığını verebilir… Yarattığı bu suret belki de kendi üzerine düşünme, varlığı üzerine düşünme ve iradenin kullanımının kıymetini hatırlatır. Belki de kendine “Kıyam-et”, “Ayağa kalk!” ve “Diril!” diyecek ki ben bu ümidi taşıyanlardanım… Bu muhteşem sistem üzerinde hiçbir şey tesadüf değilse, belki de bu yansıma yeni bir yüzleşmeyi ve uyanmayı tetikleyebilir…

NAZLI ÖKTEN: İlk cümlendeki iyimserliği paylaşmakla birlikte halihazırdaki kâr amaçlı tekno-bilimin toplumsal yapılanmasında etik sınırlar ve hedefler konulmadığı sürece bunun mümkün olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla koşullu olarak katılıyorum bu ümidine. Ekolojik bir yıkıma kendisiyle birlikte tüm yeryüzünü sürüklemeyecek bir insan anlayışı için…

İSMET YAZICI: Çok teşekkür ediyoruz…

NAZLI ÖKTEN, 1992 yılında Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun olan Nazlı Ökten Paris-1 Sorbonne Üniversitesi’ndeki Yüksek lisans çalışmasından sonra, Fransa ve Türkiye hükümetlerinin ortak anlaşmasıyla yeni kurulan Galatasaray Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başlamak üzere yurda dönmüştür. 2000 yılında aynı üniversitenin Sosyoloji Bölümü’nün kuruluş çalışmalarında yer almıştır ve halen aynı bölümde öğretim görevlisidir. Cogito ve Strata dergilerinin yayın kurulunda bulunan Ökten aynı zamanda 1992-2002 yılları arasında arkadaşlarıyla birlikte Hayalet Gemi dergisini çıkarmış, Açık Radyo’da birçok programın yapımcılığını ve aynı dönem TRT 2’de yayınlanan Bilincin Haritası, Kültürlerde Kurban, Yedi-Veren Düşleri gibi belgesellerin danışmanlığını üstlenmiştir.

Çok sayıda kitap ve dergide yayınlanan makale ve denemelerinin yanı sıra aralarında Irk Ulus SınıfDevletin AntropolojisiBir Pratik Teorisi için TaslakRuh ve BedenDüşünümsel Sosyolojiye Davet ve son olarak da Homo Academicus gibi sosyal bilimler alanına odaklanan çevirileri bulunmaktadır.

Akademik çalışmaları için

https://galatasaray.academia.edu/Nazl%C4%B1%C3%96kten

Farklı mecralarda yayımlanmış yazıları için

https://kadinbedensahnedunya.wordpress.com/

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ