İsmet Yazıcı’dan Kürşad Demirci Söyleşisi…

“…Hâlâ Gılgamış’ın aradığı şeyin aynısını arıyoruz; ölümsüzlüğü ve özgüveni. Korkularımız aynı; Gılgamış’la Enkidu’nun hikâyesinde, kahramanların korktukları şeyler hala aynı şeyler. Efsaneler terapist gibidir. Sen onu dışarıdaki kahraman diye okursun; ama içindeki akıl, sana o sensin diye okutur. Gılgamış tam böyle; zaten o yüzdendir ki yaklaşık beş bin yıldır bizimle…”

İSMET YAZICI: Karşılaştırmalı dinler tarihi dediğimizde, bu alanın en kıymetli isimlerinden birisiniz. Hem hoca olarak öğrencilerinize aktardıklarınız, hem de kitaplarınızla bize aktardıklarınız çok heyecan verici; iz sürücülerin zihnini çok açıcı… Dinler tarihinin kapsamına baktığımızda, son derece arkaik bir şeyden söz ediyoruz; son derece sırlı, sihirli bir şeyden söz ediyoruz. Ve tabi ki insanı inşa eden bir süreçten bahsediyoruz. Ama ilginç olan, dinler tarihi üzerine çalışanları, diğer tarihçilerden ayıran, aslında belki de zaman sıçramalı diyebileceğimiz, zamansız bir okumayla o geçmişin izinde, aynı zamanda bugünü okumaları. Belki de her kutsal metnin, durumun, mitin doğasıyla ilgili bir şey bu; çünkü onlar da zamanlar üstü… Lisansınız arkeoloji, bu bölüm ve yanı sıra pek çok diğer disiplin, dinler tarihi açısından çok önemli zemin, okumaları zenginleştiren, yan dal demeyeceğim, birbirini çoğaltan ana kaynak dallar. Belki söyleşiye, bir dinler tarihi uzmanını, diğer tarihçilerden, tarih okuyucularından ayıran şey nedir diye başlayabiliriz…

Prof. Dr. KÜRŞAD DEMİRCİ:Her şeyden önce çok teşekkür ederim. Dinler tarihçilerine röportaj bağlamında, kimse pek bir şey sormuyor. Bu talebiniz heyecanlandırdı doğrusu. Bakalım neler çıkacak ben de merak ediyorum.

     Evet, sorunuz hem retorik olarak güzel, hem konuya giriş açısından uygun, hem de keyifli; okuyanları sıkmadan bir yerinden başlayayım. Ve şuradan gireyim. Dinler tarihi konusu beni hala çok heyecanlandıran bir çalışma alanı. Bu heyecanım hiç bitmedi. Öğrendikçe daha da hızlı bir ritme büründü. Çünkü dinler tarihi basit bir tarihsel veya dini mesele değildir. Yani basit bir akademik merak değildir. Girift felsefi kavramları kullanmaktan kaçınarak şunu söyleyebilirim, bu konu bir insan anlama meselesidir, hatta sanatıdır. Hikâyenin özünde bir varlık türünün, yani bizim uzun yol maceramız saklıdır. İçinde bulunduğumuz bu zaman ve mekânda, nereye gittiğini tam bilmeyen, ama bilmek için kendini perişan eden, bu perişanlığın sonunda kendini şeytanlaşma ile erdemli olma arasına sıkıştıran nevrotik, hatta şizofrenik bir aklın hikâyesidir. Tarih yönüyle mekâna ve zamana bağımlılığımızın, din yönüyle bu zaman ve mekânı aşmak isteyen bipolar kafamızın hallerini çözmeye çalışan bir bilim sanatıdır. Birazcık terapist yöntemdir. Yani, şimdi felsefi bir terminoloji kullanayım: Bir ontolojik meseledir veya ‘biz kimiz’ sorusuna uygun bir cevap arama çabasıdır. Bundan dolayı da sorunuzun ikinci kısmına karşılık olarak diğer tarih disiplinlerinden farklı bir şekilde, daha derinlikli felsefi bir kurguya sahiptir. Din meselesini tarih önünde ve aracılığıyla çözümlemeye çalışmak, uzak yıldızları teleskoplarla görmeye uğraşmak, ama matematiksel formülasyonlarla sonuca bağlamak gibi bir şeydir. Uzağı yakın etmeye çalışma sanatı, öyle diyeyim; dışımızda olduğunu düşündüğümüz şeyi, içimizde keşfetme yöntemi.

     Dinler tarihini, diğer tarih çalışmalarından ayıran şey ne diyorsunuz. Bir kere homo sapiensin ortaya çıkışından günümüze kadar gelen varlık türünü anlayabilmeniz için, öteki tarihçilerin yapmaya ihtiyaç duymadığı, kurgusal ve metodik modellemeler geliştirmeniz lazım. Fakat modellemeler hayali olmaz. Prehistorik dinleri çözümlerken elinizde çoğunlukla arkeolojik ve antropolojik malzemeler vardır. Mesela Göbekli Tepe kültüründe yaşayan insanların inançlarını nasıl anlayacaksınız? İşte tek aracınız bu modellemelerdir. Arkeolojik kalıntılardan çıkaracağınız mimari buluntular, tasvirler ve heykeller, yani ikonografik malzemeler, yiyecek kalıntıları, hayvan kalıntıları… Elinizdeki bu malzemeyi, modern dünyada primitif topluluklardaki yaşam koşullarıyla mukayese eder ve sonra modellemeler yaparsınız. İşte dersiniz ‘’Göbekli Tepe kültüründeki inançlar, atalar kültü ile ilgilidir.’’ veya ‘’Naturistik bir inançtır.’’ vs. dersiniz. Bunlara modellemeler denilir. Bu tip modellemeler, felsefi düşüncenin kurgusal kaynağı tarafından beslenir. Veya Yahudilik, Budizm, Hıristiyanlık ya da benim esas uzmanı olduğum alanlar, mesela eski Mezopotamya inançları yahut benzerleri bu modellemelerden beslenerek yorumlanır. Tabii elinizde yazılı malzeme varsa, çok çok daha şanslısınız demektir. Daha az yorumla ve daha az eksikle konunuzu araştırabilirsiniz.

     Sonra psikoloji inanılmaz açılım sağlar size. Primitf dinlerdeki fenomenlerin vahiyle ilgili yanını anlamamız zor; hele benim çalıştığım çok tanrılı inançlarda bu neredeyse imkânsız. O yüzden dinsel olguların nasıl oluştuğunu anlamamızda, psikoloji olmazsa olmazdır. Mit veya efsane çözümlemelerini ancak psikolojik kavramlarla açıklayabilirsiniz. Mitler ve efsaneler, arketip dediğimiz bilinç altı kahramanlarının yeri geldiğinde dış dünyaya fışkırması sonucu oluşurlar. Arketiplerse bilinçaltında bireysel ve kollektif tecrübelerimiz sonucu oluşan, küçük melek veya şeytancıklardır… Her mit ve efsane kaostan kozmosa geçişi anlatır. Karmaşık olandan düzenli olana geçiş; kıştan bahara, mağlubiyetten galibiyete geçiş… Bu geçişlerin, biri insanın bizzat kendisinde, diğeri dışarıda veya doğada olan izdüşümlere sahiptir. Mitlerde kaostan kozmosa geçişin bizdeki karşılığı, travmatik bir dönemden daha oturaklı bir döneme geçişin izlerini taşır. Burada anlatması zor olacak bir psikolojik süreçle günü geldiğinde yaşadığınız geçiş halleri, dış dünyada ete kemiğe bürünür ve kaostan kozmosa geçiş mitlerine kaynaklık teşkil eder. İçinizde yaşadığınız geçişi, dış dünyada mit haline getiren sürecin içini arketipler doldurur… Bu şu demektir: Psikolojik terminoloji -ki ben bu anlamda Jung, Lacan, Horney gibi klasik psikiyatristleri veya Campbell, Eliade, Gannep gibi fenomenologları izlerim; çok afaki olduklarını düşündüğüm Deleuze gibi şizoanalitikçiler bana hiç inandırıcı gelmez– din tarihi çalışmalarına da sihirli bir değnektir. Ve tabii ki hiç unutmayın, insan psikolojik bir varlıktır; nefretiyle, sevgisiyle, iğrençliği, erdemliliğiyle veya arzuları ile insan denen şey robot ötesi bir şeydir.

     Ve tabii iyi bir dinler tarihçisinin kültürel antropoloji, fizikî antropoloji, arkeoloji ve filoloji ile yakın markaj çalışması zorunluluktur. Yani çok fazla inter disipliner bir bilim dalıdır; ayrıca metodik olarak dinler tarihi çalışmalarında mukayese çok önemlidir. Bir inanç fenomenini daha iyi anlamanız için, benzer bir başka inanç fenomeni ile mukayese etmeniz gerekir. Detayları gözden kaçırmamalısınız. Farklılık ve benzerlik, mutlaka yakalamanız gerekir. Bir şey ötekinde yansır ve ötekiyle vardır. Bu anlamda metodik olarak paranoyak olmakta fayda var.

     Say say bitmez. Mesela retorik analizini iyi yapmanız gerekir. Hangi sosyolojik koşullarda, hangi inanç fenomenleri ortaya çıkar; meselesini anlamanız için toplumsal çözümlemeler gerek. Mesela mesihlik inancı, hangi sosyal şartlarda veya kültürel durumlarda veya travmatik anlarda ortaya çıkar? Bu bir meseledir. Bundan dolayı inanç retoriklerini çok iyi çözümlemeniz gerekir… Bundan dolayı sosyoloji ile dinler tarihi buluşur ve din sosyolojisi denilen bir alanı oluşturur. Aslında inancı bütünüyle böylesine delice bir mantıkla çözümlemek, her zaman gerçeği gösterir diye bir şey düşünmeyin. Herakleitos’un  “Hakikat kendini gizlemeyi sever.” cümlesine bayılırım. Belki kendini gizlemeyi çok seven bir hakikat var; bilemeyiz. O yüzden bazı şeyler, felsefeyle veya diğerleriyle çözümlenemeyebilir. Ama biraz daha bizi hakikate yaklaştırır da böyle… Bilmem ilk sorunuzun cevabı oldu mu?

İSMET YAZICI: Olmaz olur mu; hem de şahane oldu… Dinler tarihi okumalarını belki de sonsuz açılımlı yapan, sembolik dille örülmüş o inanç sistemlerinin, bir halka açık “dışsal” bir de daha derinlerde, her kese açılmayan “içrek” yapıları oluşu. Kadim öğretilerin, dinlerin neredeyse hepsinde, Mısır’da, Hint’te, Çin’de, Ortadoğu’da, Mezopotamya’da, Yunan’da ve tek tanrılı dinlerde vs. “sırlı” yapı var. Bu örtülü olan “sır” denilen kavramı biraz açabilir miyiz? Bir de tabi benim merak ettiğim, dinler tarihi araştırıcısının nerede durduğu; yalnızca görünen yüzün mü izini sürüyor; bâtınî okumayı yapmadan bir tarih izi sürülebilir mi?

Prof. Dr. KÜRŞAD DEMİRCİ:Bu “sır” dediğiniz mesele ilginç aslında. Günümüzde popüler kültürün kemiksiz diline düşen soylu kavramlardan biri. İnsanlar sır ile ‘’bilinmeyen şey’’i karıştırmaktan zevk alıyorlar. Ne kadar bilinmeyen şey varsa o kadar sır… Masalımız pek öyle değil. Sır hiçbir zaman bilemeyeceğimiz ama cilveleşeceğimiz bir bilgi alanı. Bilinmeyen her şey bir gün bilinebilir; ama benim yüklediğim anlamda secret / sır bize ışığının ucunu gösteren ve belki ancak inisiye olanların yanına yaklaşabildikleri, fakat bütünüyle bilemedikleri bir beatrice… O yüzden de tüketilememesi herkese çekici geliyor. Unknown / bilinmeyen başka bir şey; secret / sır başka bir şey. Ve sır, çok monistik bir şey. Yani “sır” tek bir şey. Ve bütün tek şeyler, bu yüzden caziptir. Veya tekleşme arzusu. Uzaylı var mı yok mu efsanesi bir sır meselesi değildir. Ama bütün varlıklardaki evrensel irade, bir sırdır. Sırrı çözemeyiz sadece yaklaşabiliriz. Tabii dinler tarihi çalışmalarında sır meselesi, daha çok dinlerin mistik alanlarında ortaya çıkıyor. Yahudilik’de kabala, İslam’da tasavvuf gibi. Bu mistik alan benim çalışmalarımda çok önemli. Olayın bu yanına girdiğim zaman bir cilveleşme başlıyor kavramlarla. Şaşırıp kalıyorum. Bu kavramlar sır noktasına değdiğinde, inanılmaz tasvirler yapıyor; fakat bu ne diye zorladığınızda çok etkileyici bir şekilde susuyor yani kaçıyor. O yüzden de Budist terminoloji ile söyleyeyim, o sır denilen şey nasıl bir şamdanın içindeyse, şunu demek zorunda kalıyorsunuz: Neti neti; yani ne o, ne bu. Sanırım bu sır başka bir sır. Her halde onu anlamamız mümkün olmayacak. Ama dedikodusu bile güzel oluyor. Baksanıza herkes sırdan bahsediyor. Ben bu “sır” denilen şeyi, İbn’ül Arabi’nin gözünde görüyorum İbn Rüşd’e bakarken. Orada susma sanatına dönüşüyor. Aynı sırra bütün ağırlığıyla, Wittgeinstein’ın da ulaştığını düşünüyorum. Veya diğerlerinin. Hiç şüphesiz Mevlâna ve Şems’in. Bilmiyorum bu görüşlerim sizin sır anlayışınızla uyuşuyor mu? Ama ben sizin de gerçek bir sır yolcusu olduğunuzu biliyorum.

İSMET YAZICI: “Sır, günümüzde popüler kültürün kemiksiz diline düşen soylu kavramlardan biri.” cümlenize bayıldım; aynı kanaatteyim… Yol aynı; ben de “Ne o, ne bu; hem, hem de…” deyip, sırrın içinde sırlanıp, susmuşlardan olmayı tercih ediyorumJ

     Kutsal metinlerin ve bence illa ki onlarla birlikte okuyup kavramaya çalışmamız gereken mitosların sembolik dili, çok diri; bir yanıyla çok görkemli ve görsel ve de şiirsel… Bu yüzden ortaya çıkışları üzerinden bin yıllar da geçse, muhatabı olmaya karar verdiğiniz bir metin, içine girdiğinizde sizi, tabiri caizse sarhoş ediyor. Sanıyorum sezgiyi harekete geçiriş güçlerinden kaynaklanıyor bu… Katmanları arasında kaybolmadan yolculuk yapmak zor; kimi zaman zahmetli, ama tadını alan için, tekrar tekrar okumaya davet ediyor. Dolayısıyla olmuş bitmiş bir şeyden ya da fantastik bir hikâyeden bahsedemiyoruz. İnsanın çok derinlerini saran, sarsan bir yanları var; bu dil aslında yola girmeye davet gibi. Siz sanıyorum geçtiğimiz yıldan bu yana Klasik Düşünce Okulu Sitesi’nde Gılgamış Destanı’nı okuyor ve açımlıyorsunuz. Seminerde Akadca’sını da okuyorsunuz. “Hiç bıkmaya bilirim; saatlerce Akadca okuyabilirim.” dediğinizi duymuştum. Gılgamış, aradan bin yıllar da geçse niye bu kadar önemli?

Prof. Dr. KÜRŞAD DEMİRCİ:Aaa evet benim meşhur Akkadca Gılgamış tercümem… Klasik Düşünce Okulu, çok değerli akademisyenlerin bir araya geldiği bir platform. Platformun derdi, ana dillerinden metin okumak ve değerlendirmek. Türkiye’de tek sanırım. Bu efsaneler, mitler tabii ki din çalışmalarında çok önemli. Eski ve yeni insanların kafasının içini mitlerle anlarsınız. O şizofrenik hayal gücü basitçe bir hikâye anlatmaz; fakat düşünmenin mantığını anlamamıza katkıda bulunur. Mitler bilgisayar yazılımları gibidir. Neden ve nasıl bunlar üretildi dediğinizde, beynin nasıl çalıştığını anlıyorsunuz. Bu anlamda Gılgamış çok önemli ve eğlendirici. İnsanların tek bir metin olarak gördükleri bugünkü hikâye, aslında binlerce yıla dağılmış bilgilerin bir derlemesi. Çeşitli zaman ve mekân dilimlerine göre hikâyenin düzenlenmiş olma anlarını yakalamak, çok heyecan verici. Fakat daha çarpıcısı, destanın hem kurgusu, hem kahramanları hâlâ aynı; hâlâ Gılgamış’ın aradığı şeyin aynısını arıyoruz; ölümsüzlüğü ve özgüveni. Korkularımız aynı; Gılgamış’la Enkidu’nun hikâyesinde, kahramanların korktukları şeyler hala aynı şeyler. Efsaneler terapist gibidir. Sen onu dışarıdaki kahraman diye okursun; ama içindeki akıl sana ‘o sensin’ diye okutur. Gılgamış tam böyle; zaten o yüzdendir ki yaklaşık beş bin yıldır bizimle. Ben buna benzer metinler okuduğumda çok keyif alıyorum. Vücud top yekün çalışıyor. Bilinmeyen kelimeleri anlamlandırmak, etimolojik açıklamalar, cümleyi doğru anlama çabası falan çok eğlendirici bir beyin jimnastiği. Bir de kahramanlar çok komikler. Şizofrenik kaçışımı kolaylaştırıyorlar. Modern dünyada her şey çok ciddi, bir de mükemmel. Benim kahramanlarım hem akıllı, hem salak. Sevimlililer. Tam uyanıklık hâli… Kelimeler, arkeolojik bilgiler… Hepsini kullanmak zorundasınız. Bol adrenalin; öyle diyeyim size.

İSMET YAZICI: Mitsel öykülerde, kahramanlık motifi yanı sıra çok önemli bir motif de “rüyalar”; rüyaların yol göstericiliğiyle, onların izlerini sürerek hakikate ulaşır kahraman. Tabi burada ilginç bir durum var “rüya” dediğimiz şey ile “gerçek” dediğimiz şeyin arasındaki ince ayrım. Biliyorsunuz erenler dünya için “rüya âlemi” vurgusu yapar; her şeyin bir düşten ibaret olduğu inancı vardır. Ve ancak “ölmeden önce ölenlerin” hakikate ulaşacağını söylerler. Bu çelişki gibi görünen durumu, kadim metinlerde nasıl takip edebiliyoruz?

Prof. Dr. KÜRŞAD DEMİRCİ:

Rüyalar tabii ki mitlerde, efsanelerde çok ortaya çıkar. Rüya insanı her zaman çok şaşırtmış; hep bir başka dünyaya açılan kapı olarak görülmüşler. Bu anlamda kehanet kaynağı olmuşlar. Yani rüyada görünen nur yüzlü amca, gelecekten haber veren Nostradmus’a dönmüş. Bu da çok bilinmeyenli bir dünyada yaşayan insan için, müthiş bir yol gösterim levhası olmuş. Mısır’da, Sümer’de, Grek Roma dünyasında rüyalar ve rüyaya yatmalar önemli. Bizim tek tanrılı dinlerde de önemli biliyorsunuz. Rüyaların böyle bir yanı var mı bilmiyorum. Ama çok Freudien bir rüya yorumcusu değilim. Sanki sırrın içine o da dâhilmiş gibi. Ama klasik psikolojiye konu olan yanları tabii ki var.

     Ama rüyanın daha ilginç bir yorumu, hayatın bir illüzyon olduğu kanaatini uyandırmış olmasıdır. Özellikle mistik eğilimli inanç yorumlarında, içinde yaşadığımız hayatın aldanış olduğu tezi, kısmen rüyalardan yola çıkılarak geliştirilmiş. Bu dünya aldanış ise gerçek dünya nerede? İşte onun delillerinden biri rüyalardır. Bundan dolayı, felsefi bir kurguya da kaynaklık teşkil etmiş görünüyor. Avusturalya Aborjinleri’nin inançlarındaki ‘dream time’ kavramı tam bu örneğe uyar.

İSMET YAZICI: Mitik öykülerin geneline baktığımızda temel bir kategori oluşturmak mümkün mü? En başat ögeler nelerdir diye baktığımızda gördüklerimiz tasnif edilebilir mi?

Prof. Dr. KÜRŞAD DEMİRCİ:Sorunuzdan mitos veya efsanelerin genel bir tasnifi yapılabilir miyi anlıyorum; eğer doğru anladıysam; evet yapılabilir. Üç ana gruba ayırmak mümkün:1.yaratılış mitleri / efsaneleri; 2. Köken efsaneleri; 3. Kahramanın yolculuğu efsaneleri. Diğer bütün anlatımlar bu üç gruptan birinin içine girer.

     Yaratılış efsanelerinde kozmosun, insanların veya varlıkların yaratılışları anlatılır. Köken efsaneleri her hangi bir şeyin nasıl ortaya çıktığı üzerinde durur. Mesela ilk giysi nasıl bulundu; ilk yiyecek nasıl ortaya çıktı; ilk günah nasıl işlendi vs. gibi meseleler. Kahramanlık hikâyeleri de kahramanların asil bir kavram arayışı çerçevesinde uzun ve zorlu bir yola çıkışlarını dillendirir. Gılgamış, bu tür içine girer. Tabii bunlar insanın üç bilinmezidir. Bütün efsaneler doğaüstü bir etyolojik kurguya dayalıdır. Bundan dolayı efsanelerin cevap veremeyeceği hiç bir şey yoktur. Bu türlerin içinde benim en çok önemsediğim, kahramanın yolculuğu grubudur. Ama doğal olarak diğerleri de doğrudan ilgi alanımdadır.

İSMET YAZICI: Karmaşayı yaratan insan, karmaşadan çıkmaya çalışan yine insan; bitip tükenmez bir kader döngüsü kurmuş gibi kendine… Efsaneler de mitler de kutsal metinler de bu döngünün içinde dolaştırıyor Dünyalı’yı. Kaos ve Düzen aslında varoluşun olmazsa olmazı ve birbirinin içinden doğanı; çünkü sürekli oluş hali var… Ve belki de insan olma yolculuğunda olandan beklenilen bu; kendi ham taşını kendisi yontup, unutuş halinden uyanış haline geçmeye yolcu olması; ruhta doğması. Ve tüm bu hâl, kutsal metinlerde çok şiirsel geçiyor… 

Prof. Dr. KÜRŞAD DEMİRCİ:Dediğiniz çok doğru; insan baştan itibaren şaşırtıcı bir döngü içinde olduğunu sezmiş. Bu noktada bir korkusu var. Ben bu döngüde neredeyim? Zaten yaşam bu korkuyu telafi etme arzusu aslında; kültür de öyle. Zaten efsaneler bu döngünün ne kadar dehşetli bir korkuya neden olduğunu gösteriyor. Efsaneler de bu korkudan kaçma yollarından biri. Bütün çıplaklığı ile insanı görüyorsunuz. Bu yanı efsaneleri çok cazip kılıyor.

İSMET YAZICI: Ruhta doğanlar ve yolculukta kendini bulanların seyri, aslında çok devrimci. Örneğin Hz. Musa; örneğin Hz. İbrahim vs. Düzene, her kesin gittiği yola, bir başkaldırı hareketi onlarınki…

Prof. Dr. KÜRŞAD DEMİRCİ:Bu ruhta doğanlar tanımlamasına katılıyorum. Bu şu demek, dünya sürgününe bir şekilde ortak olanlar ve bunun farkında olanlar. Bu sürgün yolculuğunun hem acısını, he derinliğini, hem de şiirsel güzelliğini içlerinde hissedenler peygamberler, kahramanlar, devrimciler… Bu meşakkatli yolun azimli savaşçıları. Çok metafizik konuşmuyorum aslında. Gerçek bir şeyden bahsediyorum.

İSMET YAZICI: İnsanlığın gelip dayandığı nokta tabi ki içler acısı… Örneğin: “Babil Kulesi”ni konu edinen mit, sanıyorum binyıllar öncesinden bugüne pek çok şey söylüyor. Bu Kıyam Çağı’nda, Para Tanrı’nın sarhoşluğuyla kurduğumuz kulenin başımıza yıkılmayacağını kim iddia edebilir… O “Yazılı Levha” için nasıl bir gelecek öngörüyorsunuz?

9-Prof. Dr. KÜRŞAD DEMİRCİ:Bu soru da çok heyecan verici… Ben distopik bir adamım. Dünyanın bazı psikopatlar tarafından bizzat cehenneme döndürülmeye çalışıldığını düşünüyorum. Bu anlamda tamamen paranoyağım. Son birkaç yıldır bu distopik dünya kurgusunun daha da netleştirilmeye başlandığını düşünüyorum. Gelecek kurgum, tam apokalptik. Zalim, ebleh ve küstah bir yapay zeka, robotlaştırılan insanlar, tek bir totoliter sistem, azaltılmış ve zamanla tamamen ortadan kaldırılmış bir bildik insan nüfusu. Enlil operasyonu. Bilim adına kandırılmış insanlar. Hepsi siborg olacağı için bunu bile anlayamayacak saflıkta bir genetik jenerasyon. Her robotun 1000 insana bedel olduğunu anlayamayan robot övücü bir güruh. Hayra kullanılabilecek şeyin, şerre nasıl döndürüldüğünü anlamayan yığınlar. New age aptal bir inanç sistemi. Yapay zekâya kafalarından zincirli ezik beyinler. Saçma sapan bir dünya… Hak eden varsa az bile. Biraz Thomas Kuhn okusunlar diyeceğim; onunla da iş bitmez. Distopya edebiyatı karıştırsınlar… Böyle olur mu bilmiyorum. Ama böyle bir projeye başlandığını biliyorum. Ben kenarında bile olmam… Ama tutar mı bilmiyorum. Zor görünüyor. Umarım tutmaz.

     Sevgili İsmet Yazıcı bu güzel sorular ve fırsat için çok teşekkür ederim.

İSMET YAZICI: Bence de umarım bu plân tutmaz; tabi ki bizimki temenni, olacakları ömrümüz olursa yaşayıp göreceğiz… Bu seride, benim en kıymetlilerimi bir araya getirmeye çalışıyorum; kimileriyle yüz yüze tanışıyoruz, kimi isimlerle ise uzaktan, ama muhabetlerinden tanış olmuşum. Bu nedenle dâhil oluşunuz için asıl ben size çok teşekkür ederim…

Prof. Dr. KÜRŞAD DEMİRCİ, 1986 yılında İstanbul Üniversitesi  Edebiyat Fakültesi Proto-Historiya ve Eski Ön Asya Arkeolojisi Anabilim Dalı’ndan mezun oldu. Aynı yıl Marmara Üniversitesi Dinler Tarihi Bölümü’nde asistan oldu. Aynı üniversitede yüksek lisans, doktora, doçentlik ve profesörlük unvanlarını aldı. Halen aynı üniversitenin “Kudüs Araştırmaları Enstitüsü”nde danışman öğretim üyesidir.

Dinler Tarihinin Meseleleri”, “Hinduizmin Kutsal Kitapları”, “Ortodoksluğun Teolojisi”, “Nesturilik”, “Yahudilik ve Dini Çoğulculuk”, “Yahudi Kabalacılığı”, “Eski Mezopotamya Dinlerine Giriş” gibi telif eserleri, akademik ve hakemli ulusal veya uluslararası dergilerde çok sayıda makalesi ve İngilizce’den yaptığı dört çeviri kitabı ve çok sayıda çeviri makalesi mevcuttur. Asıl çalışma alanı  Yahudilik, Hristiyanlık ve eski Mezopotamya inançlarıdır. Danışmanlığını ve sunuculuğunu yaptığı belgesel filmleri mevcuttur. İngilizce, Biblical İbranice ve Akkadca bilmektedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ