Koray Feyiz’den Nilgün Emre Söyleşisi:

‘Şairin yeni biçem yaratabilmesi için kaosa ihtiyacı vardır!’

KORAY FEYİZ

Geçtiğimiz yıllarda (2019) Melankolik Kahkaha adlı şiir kitabıyla edebiyat dünyasına giren Nilgün Emre, bugünlerde ikinci şiir kitabı Solo’yla bir kez daha kendini hatırlattı. Emre’nin dizelerinde deneysel tonun sesi ağır basarken, bu  ses(ler)in çıkış yerleri ise çoklu kaynaklardan besleniyor. Kendisi de zaten tek bir noktada durmadığını, sürekli bir arayış içinde olduğunu ifade ediyor. Durağanlığın şiiri ve şairi öldürdüğü yönünde güçlü bir kanıya sahip Emre. Dolayısıyla, kaosu ve hareketliliği önemsiyor. Tabii deneysel şiir bağlamında. “Deneysel şiire beni çeken en önemli unsur sınırlarının olmaması, omurgasız oluşu…” diyen Emre, pek çok şairin deneysel şiire uzak durduğu tesbitini de yapıyor.

-İkinci şiir kitabınız “Solo” The Poet House etiketiyle geçtiğimiz ay yayımlandı. Daha önce 2019’da Klaros Yayınları’ndan çıkan “Melankolik Kahkaha” dlı bir kitabınız var. Bir şair olarak gelişiminizin haritasını çıkarabilir misiniz? Yazmaya nasıl başladınız ve yayıncılık dünyasına nasıl girdiniz?

Bir şairin her zaman gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. Çağa uygun şiir yazmak daha doğrusu çağın dışında şiir yazmak gerekir. Bu yüzden 2019 yılından “Solo” çıkana kadarki sürede kendimi okuyarak ve araştırarak geliştirmeye devam ettim. Bambaşka şiirlerin gezegenine konuk oldum, yeni söyleyişler keşfettim bu süre zarfında. Yazmaya ise meraktan başladığımı hatırlıyorum. Lise son sınıfta neden ben de bir şeyler yazmayayım derken kendimi deneme / günlük yazarken buldum. Bir süre deneme yazdım. Bir gün şiir yazmayı denemeliyim, diye söylenirken doğayla ilgili bir şiir yazmıştım. Böyle başladım şiir yazmaya. Çok okumam gerektiğini biliyordum, öyle de yaptım. Büyük bir merakla kütüphaneye gittim, bir sürü şiir kitabı alıp okumaya başladım, yazılan şiirleri taklit edip şiirler yazdım. Aralık 2015’de Nif Sanat dergisine bir şiirimi göndermiştim, orada yayımlandı ilk şiirim. Bu tarif edilmez bir duyguydu benim için ve bunu devam ettirmeliyim diye düşündüm. Ardı ardına dergilerde şiir yayımladım. Yayıncılığa ise 2019 yılında başladım. Cemal Süreya’nın “dergiler bir gün kapatmak için çıkar” sözünden esinle ben de bir gün kapatırım diye dergi çıkarmak istedim. Kafamda birkaç isim vardı dergi için. En son Orlando isminde karar kıldık. Liseden arkadaşım f. Rüzgâr’a söyledim dergi çıkarmak istediğimi, o da olabileceğini söyledi. Bu şekilde başladık Orlando’ya ve yayıncılığa. Orlando 4 sayı çıktı, bazı sebeplerden ötürü onu devam ettirmedik. Hiç ara vermeden Veronika dergisini kurduk ve onu da 5 sayı çıkarabildik.  Şimdilerde Orlando dergisini kaldığımız yerden çıkarmaya devam ediyoruz; 6. sayısını yayımladık Haziran 2022’de. Deneysel ağırlıklı bir çizgimiz var. Sanat, edebiyat adına yeni eserler yayımlamak benim için mutluluk kaynağı. Olabilirse ileride tamamen şiir kitapları basacağım bir yayınevi kurmayı da çok istiyorum.

-Baudelaire bunu şöyle ifade eder: “Hangimiz hırs anlarında, ritmik ve kafiyesiz, lirik dürtülere uyum sağlayacak kadar esnek ve sağlam deneyselci bir şiir mucizesini hayal etmedik. Ruhun, vicdanın ve hayallerin dalgalanmaları”. Bu bağlamda, deneyselci şiirin karşıt doğasını seviyorum çünkü doğamda yıkıcı olmak var. Deneyselci şiiri gerçekten şiir olarak düşünmüyorum. Şiir baledir, zarafet ve hareketin yüceltilmesidir. Deneyselci şiir agresif… Daha çok güreş gibi… Rimbaud’nun vahşi bohemleri, rezil hokkabazları ve çılgın yaşlı kadınları, iğrenç lüksleri, yumuşak vahşilikleri ve alev alev yanan gözleriyle şeytanlarıyla yan gösteri şiiri “Geçit Töreni” gibi bayağı ve karnaval bir yanı var. Artık karnaval görmüyorsunuz. 50’li yıllarda çocukken olduğu gibi değil… Dönme dolaplarınızı, hız trenlerinizi ve dönen çay fincanlarınızı hâlâ alıyorsunuz, ama harika ve tuhaf olanı anlamıyorsunuz. Sakallı bayanlar ve Timsah Adam Jake olmaz artık. Belki de bu yüzden dövmeler şimdi bu kadar popüler… Unutmayınız deneyselci şiir bir mutasyondur. Şiirin DNA’sını ve nesrin DNA’sını alıp kanarya başlı bir kara koyun elde etmek için karıştırıyorsunuz. Siz de deneysel bir şiir yazıyorsunuz. Şiirlerinizin tek bir sesten mi yoksa çok sayıda sesten mi oluştuğunu görüyorsunuz? Şiirleriniz kaos dilimleri mi? Yoksa dönüşüm mü?

İlhan Berk “Tek anlamlı sözcüklerin esini yoktur. Durağan, devinimsizdir.” diyor. Ben de şiirlerimin çok sayıda sesten oluştuğunu düşünüyorum. Benim için kelimenin tek anlamı yoktur, birçok anlamı vardır ve bazen en uzak anlamı kullanabilirim şiirimde. Bu yüzden bir dizeden ya da bir kelimeden çok anlam çıkabilir. “Dans eden bir yıldız doğurabilmek için hâlâ kaos olmalı insanın içinde.” der Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabında. Bu söze istinaden şairin yeni biçem ve biçimler yaratabilmesi için kaosa ihtiyacı vardır. İyi bir şiir her zaman kaostan beslenmeyebilir fakat iyi bir şair her zaman kaostan beslenir, kaosu kendisi oluşturur.

-Bazı şiirler bana jetle geliyor. Hayatları ve ruhları hala bozulmamışken onları alt edecek kadar hızlı yazamam. Kuvvetli Japon yapıştırıcısı ile bir kâğıda bir parça yıldırım yapıştırmaya çalışmak gibi. Ama bu nadirdir. Son derece nadir… Çoğu zaman havayı sağmak, sıcak güneşte çim biçme makinesini çalıştırmaya çalışmak gibi. İnatçı bir motosiklet de ayak bileğimi eziyor. İğne deliğinden bir Boeing 787 uçurmak… Anlayacağınız esin perisini kandırmak doğaüstü baştan çıkarmalar gerektirir. Deneyselci şiirinizin bir dilsel simya biçimi olduğu fikrine özellikle çekildiğimi hissediyorum. Bu fikrin yazma pratiğinizin temel taşı olduğunu söyleyebilir misiniz? Kısası bir Nilgün Emre şiiri nasıl doğar?

Evet söyleyebilirim. Şiir benim için bir simya. Şairin evine ise laboratuvarı diyebiliriz. Hatta evi yoktur şairin, evsizdir. Şairin dokunduğu, şiire kattığı her ortam şairin laboratuvarı olabilir. Şiirlerimi genelde somut olaylardan çıkararak yazarım. Benim şiir yazma sürecim temas ettiğim şeyleri not ederek başlıyor. Bu notların ardından kafamda genelde nasıl bir şiir yazacağım fikri oluşur (lirik mi, deneysel mi). Daha sonra şiir ve teoriler okurum. Benden önce neler yazılmış bunları araştırırım, bakarım. Sonra kendi şiir laboratuvarımda süzgeçten geçirdiğim kelimelerim, cümlelerim olur. Bunların bütünü benim şiirimi oluşturur ve en sonunda “hallelujah” derim.

-Deneyselci bir şiire sizi çeken nedir? Günümüz şiir ailesinde bu anlayış neden kara koyun muamelesi görüyor? Hangi benzersiz özelliklere sahiptir?

Deneysel şiire beni çeken en önemli unsur sınırlarının olmaması, omurgasız oluşu. Kolay şekil alabilir bir yapısı var. Günümüzde pek çok şair deneysel şiire uzak duruyor, sadece onu uzaktan izlemek ile yetinmeyi tercih ediyor. Aslında deneysel şiirin içine girdiğiniz zaman bir kara delik gibi sizi içine çektiğini göreceksiniz. Karakoyun muamelesi görmesinin sebebi de bu diyebilirim. Şairler  ve okuyucular da bu karadelik içerisinde kaybolmayı istemiyor. Anlamı ikinci planda tutan görsel işlerin ağırlıklı olduğu, bazen tek kelimeden oluşan şiirler, okuyan kişi açısından zorlayıcı olabiliyor fakat bunlar benim için benzersiz özelliklere sahip eserler diyebilirim. Bu yüzden deneysel şiiri seviyorum. Ayrıca benim için her yenilikçi şiir deneyseldir. Nâzım Hikmet, Asaf Hâlet Çelebi;  Garip Akımı ve İkinci Yeni şairleri benim için deneysel şairler.

-“Solo”daki şiirlerinizde her dize kendi dünyasını içeriyor gibi görünüyor ve dönemler, okuyucunun bir sonraki dünyaya erişmek için geçmesi gereken uçurumlar gibi. Dudaklar sadece öpemedikleri zaman şarkı söylüyorlarsa, şairler sadece şarkı söyleyemedikleri zaman konuşuyor olabilirler mi? Neler söylemek istersiniz?

Benim şiirim zaten bir şarkının başlangıcı. Şiirde ben solistlik vazifesi görüyorum. Şairlerinse yalnız öpüşürken şarkı söyleyebileceklerine inanıyorum.

-Ben gramere hayranım. Ancak, sözdizimi ile birlikte… Bu arada; kelimeler yansır, kırılır ve bir araya getirildiklerinde anlamı çoğaltır. Şiirinizdeki konuşmaların bölümleri, isimler, fiiller, sıfatlar, zarflar, edatlar – özellikle edatlar – ve bakış açımızı yönlendirme ve çarpıtma biçimleri ilginç. Orada bir etkileşim var. Bir dizenizin yapılandırılma şekli, kendimizi uzay ve zamanda nasıl konumlandırdığımızı da etkileyecektir. Bir dize manipüle edilebiliyorsa, algımız da manipüle edilebilir. Sorun, neyin peşinde olduğunuzu anlayan ve devreyi tamamlayabilecek okuyucular bulmaktır. Bu nedenle, şairler sürekli olarak okuyucu eksikliğinden şikâyet ederler. Şiir, marjinalleştirilmiş bir kültür biçimi olarak konumunda ne kadar etkilidir? Ayrıca bu soruya ek olarak, Eskişehir gerçekten nasıl bir yer? Orada yaşamak şiirinizi etkiledi mi?

Şiirin marjinal olmama ihtimalinin olmadığına inanıyorum. Her şiir yenilik barındırmak zorunda. Böyle olduğu zaman biz ona taklit değil şiir, yazarına da mukallit değil şair diyebiliriz. Fakat günümüzde marjinal şiirin büyüklü küçüklü yayıncılar ve yayın organları tarafından iltifatsız bırakıldığını gözlemlemekteyim.

Eskişehir marjinal bir yer diyebilirim. Türkiye’nin en yaşanabilir şehirlerinden. Konumu itibariyle de sevdiğim bir şehirdi. (Şu an kendi memleketim Tokat’ta yaşıyorum.) Eskişehir kültür, sanat açısından gerçekten muazzam. Orada geçirdiğim 2 yıl içerisinde keyifli etkinlikler ve şiir festivallerine katılmıştım. Yaşadığım ilk 6 ay gayet aktiftim etkinlikler açısından fakat sonra pandemi başladı ve tüm dünya gibi evlere çekildik. Mesleğim gereği pek evde olamadım, yoğun şekilde pandemi ile uğraştım. Bu dönemde Veronika dergisini aktif şekilde çıkarmaya devam ettik fakat pek şiir yazmaya fırsatım olmuyordu. Hem derginin işleri hem iş yoğunluğum üst üste geliyordu. Yayıncılık açısından zirve dönemler yaşadım Eskişehir’de, şiir üretme bakımından ise bayağı kısır kaldım.

-Son kitabınız “Solo”da yer alan “Dünya Yıkınları” adlı şiirinizdeki: – “/ < / Ey gülün burcu / Sevişmenin tohumu / Tomurcuklanır / >> / Sırrınkuytusu/ Ağzınınsunağında / Ağrıyankeder / >> / Derdin ziyası, / Aşka kibirli koza / Şarabın miracı” – dizelerden yola çıkarak, sormak isterim; şiirinizde ironi ve lirizm nasıl bir rol oynuyor?

İronik ve lirik şiir yazmak çok zor ve ince bir iştir. İkisinin de ayarını kaçırdığınız zaman kötü bir şiir yazma olasılığınız artıyor, tıpkı kötü ve soğuk bir espri gibi. Solo’da birçok lirik şiir var diyebilirim. İlk kez şiir yazmaya başladığım zaman her şair gibi ben de aşk şiirleri yazıyordum. Bu yüzden de Solo’da lirik şiirin izleri mevcut.

-Modern şiir hakkında ne hissediyorsunuz, Türkiye’de mi yoksa yurtdışında mı? Hayran olduğunuz özellikle ruhunuzu titreten şairler var mı?

Her zaman modern şiirden yanayım. Geleneği de hiçe sayamayız tabii. Ama yenilikçi deyişler, yepyeni söyleyiş biçimleri ve kalıcı bir şiir üretmek istiyorsak her zaman yönümüz modernizmden yana olmalı. Kendimi Türkiye’de bir akıma yakın bulmuyorum. Dünyada bir akıma yakın olacaksam Dadaizm olurdu bu. Türkiye’de en sevdiğim şair Lâle Müldür; onun tarzı, şiir ve dünyaya bakışı beni hep etkilemiştir. Şiirle içli dışlı olan herkesin ondan öğreneceği bir şey var. Ayrıca Ece Ayhan, İlhan Berk ve küçük İskender’i severek okurum. Dünya edebiyatında ise Garcia Lorca, Tristan Tzara, T.S. Eliot ve Ömer Hayyam’ı çok severim. Rimbaud’ya da ayrıca hayranlık duyarım.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ