Soruşturma: Şiir ve S’eks – Bölüm – 5 (Final)

Neslihan Yalman’ın aksisanat için hazırladığı soruşturmada beşinci ve son bölüm:

Türkiye’de sanat konuşulmayanların konuşulması mı, konuşulmayanların hasıraltı yapılması mı? Sanatçılar bire bir tecrübelerinde yaşadıkları etkileşimleri, güç savaşlarını, dengesizlikleri, ince hesapları, reklam çalışmalarına yönelik diyalogları ne denli açıklıkla, kendileriyle de yüzleşerek dış yüzeye aktarabiliyorlar? Türkiye’nin oldukça siyasi ve sıkışmış bir ülke olduğunu düşünürsek, zihinsel virüslerin ve yapay ilişkilerin her yana yayıldığı noktada, ülkemizde ne denli özgür ve güçlü bir sanat ortamı var?

Hicran Aslan

Aslında yukarıdaki cevapların hepsi bu sorunun cevabını da içeriyor. Yine de birkaç cümle kurmak gerekirse; artık yayınevleri kendi okurunu oluşturuyor. Her düşünce hızla kendi ordusunu kuruyor. Kültür merkezleri, yazar ve okur meta ilişkileri etrafında biçimleniyor edebiyat. Aynı şeyi çağdaş sanatlarda ve disiplinlerarası oluşumlarda da görüyoruz. Savaş barış kılığında, kıtlık insani yardım kılığında yürütülüyor. Sanat olmayan da sanat eserleri, şiirler, romanlar, öyküler, resimler vs. imajlar kılığında yürütülüyor doğal olarak. “Yanamayan odun tüter.’’ der Oruç Aruoba. Bu dumanın yarattığı kaosu yaşıyoruz.

Özkan Mert

Türkiye’de hiçbir şekilde özgür ve güçlü bir sanat ortamı yok. Korkak, kokuşmuş, yalaka sanat ortamları var. Ülkenin en büyük sorunlarının başında, Osmanlı’dan beri AYDIN YETİŞMEYİŞİ’ geliyor. Türkiye’de AYDIN, DEVLET ile iç içe geçmiştir. Solculuğu bile DEVLET’in kucağına oturarak yapar. İlkesi yoktur. Emperyalist reklam şirketlerinde, gerici, dinci gazetelerde, televizyonlarda vb. çalışır, ama solcu geçinir. İsveç’te 100 yıl sonra ne olacak diye sorun, yanıtım hazır, bilirim. Aksine, Türkiye’de yarın ne olacak diye sorarsanız, tek cümle söyleyemem. Çünkü Türkiye diyalektiğin iflas ettiği bir ülke. Ülkemi öyle seviyorum ki, en küçük bir sömürüye, sahtekârlığa, yanlışa, haksızlığa, adaletsizliğe, hırsızlığa tahammülüm yok. PIRIL PIRIL BİR TÜRKİYE İSTİYORUM. HAYATIM BOYUNCA BUNUN İÇİN MÜCADELE ETTİM, EŞİMDEN, DOSTUMDAN, ÜLKEMDEN AYRI SÜRGÜNDE YAŞADIM.

Erkut Tokman

Türkiye’de sanat; konuşulmayanları konuşanların görmezden gelinmesi, çoğu şeyin hasıraltı edilmesi, iğdiş edilme çalışmaları (üremesinler diye), edebiyat değil isim ve dogma yaratma, putlaştırma ve tapma edebiyatı içinde güç savaşları dediğimiz durumlarla dolup taşıyor. Aslında hiçbir değeri olmayan, sistemin güç araçlarına odaklanmış cılız birtakım yazarların ve şairlerin bu araçları elde etme çabaları göze sokuluyor. Üstelik, sistemin bunu çarpık şekilde başarı olarak sunarak, koca kitleleri reklam ve medya ile kandırdığını da fark ediyoruz. Kültür emperyalizminin ve kapitalizmin bu kadar köleleştirdiği, aptallaştırdığı, yozlaştırdığı, kötüye kullanıldığı ülkelerde siyasetçilerin koltuğa yapışıp yıllardır ülkeyi yönetmeleri gibi, jüri üyeliklerine yapışmış şairlere ve verdikleri ödüllere, aynı şekilde yönetilen yazarlar birliklerine, yazarlar ve şairlerden başka okuru olmayan vitrin dergilerine, kuruluş amaçlarından çıkmış, ipleri oynatılan büyük yayınevlerine ve onların yöneticilerine kadar uzanan bu çürüme ve ölümcül virüs okuyucuların kafalarına çoktan bulaşmıştır. Özgür ve güçlü olan değil; taklit eden, dışarıdan geleni yücelten, altını kalın kalın çizen, bilimsel ve rasyonel olmayan ama modaya uyan, kapılıp sürüklenen, başkalarının gündemini belirlediği, kirli bir edebiyat, sanat ve şiir ortamının içindeyiz. Böyle bir ortamda, hiçbir zaman güçlü olmasalar da geçmişte gurur duyduğumuz iyi örneklerin de bulunduğunu belirtebiliriz. Bize o zaman umut veren edebiyat eleştirisinin bugün dibe vurduğunu, bugünkü sözde “iyi” lerin bu yolla piyasaya ölçütsüzce sunulduğunu görüyoruz.

Yusuf Alper                       

Türkiye’de sanat bazen konuşulmayanların konuşulması, bazen konuşulanların konuşulması bazen de tümünün hasıraltı edilmesi olabilir. Önemli olan sanatın varlığıdır. Nasıl anlattığı temeldir. Birçok insanı, sanatçıyı öfkelendiren konuya gelirsek, bire bir tecrübelerde yaşanan çok şey biliniyor. Kendisini iktidar sanan mikro iktidar, kötü şeyler yapabilir. Bunlar genelde erkektirler ve burada kadınlara yönelik taciz, erkeklere karşı da aşağılama vb. olabilir. Bu ortamda her zaman güç savaşı, baskı, dengesiz davranışlar, ince hesaplar, reklâmlar olmuştur ve halen de vardır. Ama bunların yüzeye aktarılmaları pek olası değildir. Başka türlü değilse “susuş suikastı” ile cezalandırılırlar. Antipropaganda, anti reklam, kötüleme vb. korkusu nedeniyle sanatçılar çok rahat konuşamazlar, yansıtamazlar. Belki örtük olarak biraz. İnce hesapların ise her iki cins için de olabildiği kabul edilmelidir. Ülkemizde ne yazık ki bağımsız, nesnel, hakkaniyetli bir kanon oluşmamıştır. Batıdaki gibi aslolan eserdir diyen bir ortam yoktur. Dolayısıyla sanatçıya, gerçek sanatçıya bu ilkel ve saçma davranışları sineye çekmek, içe çekerek sanatını yaratmaya devam etmek düşer. “Biz işimize bakalım” derler Necatigil gibi. As’lolan da budur. Su gider kum kalırken, “zaman ey amansız düşman” deriz. Zamanın sıkı eleğinden geçirirken bir şeyleri, bakılır ki bir sürü Molla Kasım çürüyüp gitmiş, bin yıldan bir Yunus kalmıştır.

***

Yapay ilişkilerin çağın bir sorunu olduğunu kabul etsek bile, sanatçının otantik olarak böylesi tutumlardan uzak olması gerekir. Bu durumda ülkemizde “özgür ve güçlü” bir sanat ortamının olduğunu söylemek güç. Herkes kendisine küçük bir çevre edinip o çöplüğün horozu olmaya çalışıyor. Sonuçta çöplükte didinip duran bir sürü horoz, horozcuk var. Arada bir, iki çöplüğün horozu karşılaşıp birbirleriyle didişiyorlar. Durum budur. Geleneksel olarak da böyledir. Umarım yakın gelecekte sanat-yaratı öne geçer, ilişkilere bağlı ekipçilikten kurtulabiliriz.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ