Deniz Dağdelen Düzgün’den Hilmi Haşal Söyleşisi…

*Çilli Kadraj adını verdiğiniz kitabınızla sorularıma başlamak istiyorum. Nasıl ki kaplumbağa, kabuğunun yük mü yoksa sığınak mı olduğunu bilmeden ağır ağır adımlıyorsa yolunu, bence şairler de şiirleriyle böyle yürüyor. Çilli Kadraj ’da kitabınızı bölümlere ayırıyorsunuz ve her bölümde farklı perspektiflerden boşaltıyorsunuz yükünüzü. Kitabın öyküsünü biraz sizden dinleyebilir miyiz?

Şimdilik son kitabım, Çilli Kadraj içindeki şiirler, yaklaşık altı-yedi yıllık zaman penceresinden bakılınca görülmüş enstantane (anlık) izleridir. Öylesine yıkıcı-yakıcı zaman diliminin gölgesi… Ülkemiz ve tüm dünya adına kaydedilmeliydi görüntüler; kendimce, Türkçe şiirle…  Evet, bencileyin geriye bırakılmış kareler, kişisel, yani özel olduğu kadar evrensel sızı tortularıdır. Yaşanmış, algılanıp yoğurulmuş / yorumlanmış ve de yayımlanıp paylaşılmış duygu-düşünce-deneyim (musibet) evresinin imge çemberinde kalanlar… Yolculuklardan, hüsranlardan, yakınma, yerinme ve konaklama ve ayrılmalardan oluşan birikimler… Bireyin varoluş sorunu, herkes için geçerli endişe atmosferidir ya da o yoğunlukta gerçekliktir. (Sanatçının, yaratıcı bireyin psikolojik durumunu ve toplum içindeki travma etkilerini izleyen uzmanlara bırakalım söz hakkını…) Çünkü herkes eşittir, yoksunluk, haksızlık, umarsızlık karşısında… Dünyayı kasıp kavuran finans-ekonomi-endüstri faşizmi ile harmanlanmış din faşizmi, para faşizmi, hırs-hız-haz, hırsızlık faşizmi araç-amaç kılınmışsa, insan evladı için kaçınılmazdır evrensel karanlık! Bu durum da sanatın, edebiyatın, şiirin başat teması (konusu) değil mi diye sormak beyhudedir herhalde! Son yıllarda, internet ve hızlı iletişim sarhoşluğunun da etkisiyle karmaşanın egemenliği altında ezilmektedir modern insan: Türdeşimiz, para ve dogma hegemonyasının mağduru insan evladı! Son yılların zikredilmiş panoramasından yansıma ve yoğrulmalar Çilli Kadraj şiirlerinin omurgasıdır! Dikkatli okur görecektir herhalde…

Evet, haklısınız; kitaptaki bölümlerin her biri coğrafya-topoğrafya tanımını belirleyen konum adıdır. Her konumun zaman-zemin değerleri farklı: Kişinin ömür değeri yatay ölçüt ise bulunduğu yer / konum da kara toprak üzerindeki varoluşsal değerini, yükselti (deniz seviyesi, rakım) değerini tanımlar. Görüş açısı, kişinin konumu, yatay / düşey zaman-zemin algısını güçlendirir. Kitabın yapısını kurgulamak ve bölümleri adlandırmak, şiirlerin genel atmosferine bağlı olarak belirlendi: Ova Görüşü – Yamaç Görüşü – Sırt Görüşü – Zirve Görüşü – Çukur Görüşü… Her ömrün evrelerinden bir tanesi… Zirve ile çukur arası “gerisayım”dır. Orada, annemin ve babamın sonsuzluk yurduna intikal edişine dair iki sayfa da var… Zirveden yukarısı, çukurdan aşağısı yoktur anlamına vurgudur bölümleme:  Okurun ilgisine kalmıştır kadrajdakiler. Gözden kaçmaz herhalde; kişiselden çıkışla kitlesel / toplumsal sancı sahnelerinin kaostan / karmaşadan kaynaklı atmosferi… Dünyadaki, ülkemizdeki her kişi mağdur bu durumdan…

Kitapta yer alan “Kötülüğüm Olmadı” şiirinizde «kırmızı bir ıssızlıktır yüreğim / yaprakları sarıya dönüşen dal / zamansız kollarım uyuştukça / sarılmaya yeltensem boşluğadır » diyorsunuz. Bu, bana kesilmeden kanadığımız ayna önü sorgularını anımsatıyor. Bu dizelerle birlikte, kitabınızın genelinde de rastladığımız iç soruşturmanın diğer kitaplarınıza göre kendini biraz daha fazla hissettirdiği düşüncesine kapılmaktan kendimi alamadım. Çilli Kadrajın okurca bu açıdan ele alınması, sizce de mümkün müdür?

Zamanla gördüm, kanıksadım: Kişi, yaş ilerledikçe kendisine ve geçmişine karşı daha nesnel bakabiliyormuş meğer. Tedirgin edici, sorgulayıcı şiirin rüzgârı, yaşadığımız günlerin yükünü taşır, bir biçimde taşır! Bu, genel atmosferi tanımlayan dinmez hüzün… Bireyin, varoluş koşullarına bağlı yoğun gerilimi, sıkıntıya düşmesi (eskilerin ‘gark olmak’ dediği…)  işarettir. Herkes algıladığı yaşam kalitesini ya da kalitesizliğini geçirir zihin süzgecinden. Çünkü öncelikle kendi beden-ruh sağlığından sorumludur. Okur, sabır sebat gösterir şiirin havasına girerse yapıt ile bütünleşir. O minvalde kendinden duyu-düşün kırıntıları bulabilir, kanımca… İçsel gezginlik, buna içsel avarelik de denebilir mi bilmem ama kendine fazla acıyanın güllük gülistanlık bir dünya araması beyhudedir ve şiirle, sanatla ilişkilendiremez. Dünyayı, hayatı, doğayı, insanı incelikleri dert edinmeden üretilemez sanat da, bilim de, tanıklık da… Sorumluluk üstlenmektir görme, kaydetme eylemi… Gezginlik tarihimizin içinden (gezginliği yanında) şairliği de bilinen Evliya Çelebi var ilk örneğimiz: Sanatsız zaman / dönem yoktur. Üstadın dev eseri Seyahatname gezi kitabıdır ama şairliğini de iliştirmiş, dünyayı, insanı dert edindikçe! Gezi ve tarih kitabı ama edebiyat konuşur orada… Uzmanların dediğine göre çağının (dönemini) sanatçısıdır Evliya Çelebi… Şair, besteci, oyuncu, icracı müzisyen ve de mizahçıdır.  Kitabının bir yerinde (ne yazık ki bulunamayan çalışması) Şaka name adlı bir başka kitabından söz etmiş. Saygıyla anıyoruz gezgin-kalemşor üstadımızı!

Zaman ile insan (modern birey) arasında mazoşist bir  ilişki olabileceği varsayımı etkisini, yani egemenliğini sürdürmektedir. Bilinen sosyolojik, psikolojik konu… Ağılı atmosfer gerçekliği; ekonomik, sosyolojik, teknolojik (endüstri gibi) kavramlar, sanatın, edebiyatın bünyesine sızmaktadır. Buradan; şiirin, öykünün, romanın payına düşen öğeler / nüveler görmezden gelinebilir mi? Açık ve/ya kapalı (gizli ya da gizemli) düşünce barındıran birçok kişinin zihninde zonklayan endişe, kaygı noktaları, güncel gerçekliği de sezdirir: İnsan evladı zamanın zorbalığına karşı savunmasızdır. Ancak sanat edebiyat öncelikle de şiir, bütün dillerde somut anlatıma taşınan yaşantı dilimidir ki kalıcılaşır ve tarihe mim koyar. Zamanın canlılar üzerindeki işkencesi hafifletilir belki o sayede… Bir nebzecik belki sözcüklerin lirik (incelik) ruhuna sokulur. Avuç içine köle olmuş insanlık! İnternetin oyuncak, eğlence gibi görünen sömürü cambazlığına, tüketim robotuna dönüşmüş. Tüm bunlar şiirin izleği, sesi, soluğu ve de kahrıdır!

Yılların alıp götürdüğü iyi-güzel-doğru kareler yaşam yitikleridir çoğunlukla… Çünkü geçip gitmiş ömürden yana açık gizli sitem duygusuyla kanamayan ruh yoktur. Ömürden, değişik evreleri, değişik coğrafi topoğrafı konumlanmaları çekim alanına (kadraja) almayı denedim kendimce. Ve sonuçta Çilli Kadraj’ı gördüm; o kaldı sözcüklerde. Yaşadığımız günler, haftalar, aylar biriktikçe, hüzün kasvet tortu da yoğunlaşıp yaygınlaşıyor insanın içinde onu gördüm. Kitabın her bölümü, yerkabuğu yüzeyindeki deniz seviyesine göre değişik düzeyde (alçaktan yükseğe) vadiden tepeye, konum noktalarını imlemesi istendi… Fiziki, yani yatay-düşey verilerle arazi (topoğrafya) değeri (konu / konum) hüzünlü, duygusal yönleriyle ele alınmaya çalışıldı.  Çünkü o izler ağırlığınca yer kaplar kişinin algısında, belleğinde, yazısında… Anılarda!

Çarpıcı iki ayrı şiirle sona eriyor Çilli Kadraj: “Tarifsiz Halep” ve “İç Kaçağı”… Kitabın geneliyle birlikte bu iki şiir sürgün, insanın bir başka insanın içine yuva yapamaması, sevi… Birbirine geçmiş birçok kavramı düşündürüyor. Hüznün ve coşkunun birlikte ustaca işlenişine kitapta sık sık denk gelmek mümkün. Sürüleceği en uzak köyün, kendisi olduğunu düşünürüm insanın. Sözünü ettiğim iki şiirinizde de bu duygumun harlandığını duyumsadım. Nitekim Teneke Yazı kitabınızdaki “Kahverengi İstasyon” adlı şiirinizde de yer alan “son istasyonlar / ilk istasyonlardır çünkü” dizelerinizden de aynı duyguya kapılmak olası. Sizce şair, kendine sürgün giderken tuttuğu tutanakları bir bir yoluna döken midir?

Yürünmüş yol, sayılarla tanımlanan süre / mesafe ise eğer, 67’ye dayanmak az değil sanırım! Haliyle deneyim / dersler de, tortu da birikmiş, şiir-yazı biçimine bürünmüş olur. Şiir kişisi ile şiir okuru aynı karede buluştuğu, buluşacağı varsayılır, iyimserlikle… Onun içindir ki paylaşılan ruhsal değerler (veriler) kayda alınmıştır. Gönül ister ki Çilli Kadraj’daki “ben” adlı kaotik karakterde kendini bulsun okur kişi…  Ama asıl olan içerikte yüzen endişe… Gelecek, yüksek gerilimiyle şimdiden duyumsanır, duruma göre… İtinalı okur o kareyi de çözümler, şiirin kahramanıyla eş duyu (empati) kurabilirse eğer.

Günümüzde her şey, sanal (saman alevi) geçiciliğine bağlı ömre sahip… Yaşantılar, dramatik durumlar içerir. Modern bireyin internet tanımlı kişi portresi, haz-hız-hırs kurbanıdır… Elektronik tüketim kölesidir.  O nedenle şiir, yazınsal tür olarak daha yoğun ve kapsayıcı, daha bir sıkıştırılmış (dosya, imaj) halinde sürdürür eylemini… Varlığını! Tarih, kayıtlardaki ‘zaman’ dilini 21. Yüzyıl ve linkler / sinyaller / çipler illüzyonun sanal gerçeğine ait… Kitaba, yoğunlukla ve derinlikle sokulmalı. Gizem ve imge çağrışımına (çağrışım gücüne) o açıdan bakılmalı derim naçizane…  Karmaşa ve korku tüm ekosistemi, toplumları ve bireyleri yönlendirir, hatta yönetir. Durum, koşullar kötü(cül) atmosfer, kaçınılmaz yol halidir deyip geçiştiremez şiir, edebiyat kamuoyu. Kaza nerede olacak hasar kimi sakatlayacak, kimi öldürecek bir görelim hele(?) deme kayıtsızlığına kapılmamalı hiç kimse! Belirsizlikler sarmalı bireyi kuşattığı içindir ki kadraja giren her enstantane (anlık) görüntü, puslu / çilli kadraj acısıdır. Acılı açıdan yakalanan gerçeklik, güncel gerçekliktir. Okur her bölümde (her şiirde) farklı zaman-zemin dilimini duyumsasın diye… Panorama, sahne yazıta (alın taşına) yansıyandır ama insan evladı için duyuş-düşünüş-deyiş (sacayağı)  yazılan-söylenen kadardır. Karakterler, okuyan izleyen, aynı frekansta olmasalar da, şiirin dili / havası, sezdirme gücü, imgeye dayandığınca etkilidir.

Her yazınsal yapıt hatta her sanat yapıtı otobiyografik öğelerle donanır belli ölçüde… Zaman-zemin-hava (atmosfer-koşul) bakımından kişisel çizgiler taşır özünde… Şiir, öykü, anlatı ise fazlasıyla kişisel, izlek ve imge ayrıntılarıyla örülür. Tümüyle kurguya dayalı (fantastik) yapıtlar dışındaki kitaplara o öngörüyle yaklaşılabilir.  Kuşku yok ki şiir, soran, sorgulayan “derinlik” arama etkinliğidir. Merak eden, sözcüklerle cebelleşen, estetik haz kıvamını hedefleyen bireyi (şiir ruhu etkin insanı) taşır kurgusunda: İzlek ve işlev gövdenin / biçemin derdini üstlenir en baştan. Öz-biçim-ileti silsile halinde, okurun algısına bırakılır: İşlev okuyanın gönlünde, zihninde ve dilinde tamamlanır. İmgenin tadı alınır, sözcüğün ruhu sezilir! İnsanın çağıyla örtüşmüş yazısı, yazgısı yaralarındadır. Yaraların, sancıların şiir diliyle yansıtılmış yıkımı, beden-ruh koşutluğunca ayarlı frekans çeperine bağlıdır. Güncel durumu, dahası anlık hal çağrışımlarını taşır okurun algısına… Elbette söz yatağında akar. İnsan yarasıyla insandır, yarasını tarif eden, tanımlayan bilinç ile doludur kelamı… Şiir, sanat insan bilincine, birikimine tarihine yürür. İnsan nerdeyse şiir de oradadır. Çıkan yeni kitaplara bakalım. Yeni yeni söylenenlere kulak kesilelim; söz, imge hareketi ruha ulaşmak için yola çıkılmıştır.

Aslına bakılırsa sizi, kitabınıza ad olarak seçtiğiniz şekilde Balkanlı Bulut olarak değerlendirmenin gerçekten yerinde olacağını kanısındayım. Yağan bir şair olarak şiirlerinizde sıklıkla, zengince örülmüş kimlik değişimlerine rastlıyoruz. Elbette ki bu kimliklerin hepsi size ait birer parça, prizmanızdan çıkan ayrı ayrı ve bir o kadar da aynı kişiler. Yaşadığınız coğrafyalardaki farklılaşmanın şiiriniz için zengin bir b/esin olduğunu düşünüyorum. Bu konuda siz neler söylemek istersiniz?

Öncelikle iyi tanımlamaya ve isabetli saptamalara teşekkür ederim. Sağ olun! Evet, doğduğum topraklara ve anneme adanmıştır Balkanlı Bulut… Kişisel serüvenimin, dünyaya göz açıp tanıdığım toprakların rengi, kokusu ve havasıyla harmanlanmış şiirlerden oluşur. Sıla-gurbet, göç ve yoksunluk sızılarının dışavurumudur. Ruhumun, yani şiir kişisinin dizelere sinmiş anıları… Geçmişe özlem (nostalji) ile Rodoplu çocuğun, gencin teri-düşü, tuzu-kokusu, kuşkusu-korkusu ile mayalanan şiirleridir. Eh, her hayat yazdığı / yazdırdığı şiirlere aittir demek kalıyor geriye!

Bulgaristan, Doğu Rodoplar, Kırcaali, Eğridere (Ardino) şurada… Karayoluyla 11-12 saatlik yolun ucunda. Oradan, ilçe merkezi Eğridere’ye uzak sayılmayan Aşağı Tosçalı köyü, Haşallar Mahallesi, doğduğumuz yer… (Doğduğumuz diyorum çünkü ikizim Fikri ile yarım saat arayla doğmuşuz…)  Annem, babam ve bizden sonra doğan, biri kız iki kardeşimiz, altı kişilik aile, 1973 yazında göç etmişiz Anavatana. Bursa’ya yerleşmemiz, göç travmasını atlatmamıza yetmedi. Geçen yıllar, çok çalışmayı ve koşullara, düzensizliğe alışamamayı dayattı. Öğretti de denebilir! Bursa’yı çok sevdim, Mudanya’yı anavatandaki ilk ve son adresim belledim. Ömrümün geçtiği Bursa için Kalbimin Başkenti kitabımı yayınladım. Bursa’ya ilişkin şiirlerim, kadim payitahta teşekkürümdür.

Yaş ilerledikçe doğduğu yere yakınlaşırmış insan. O dönem kişiliğini de sarsan hüzün, toprağa özlemin derinlerdeki gücünü sezdirirmiş. Tematik ağırlığı dikkatinizi çekmiş; göç ve göçmenlik insanların ortak derdidir. Her çağda acı yaşatmış. Yurt, anayurt, göç ve insan(lar)ın coğrafya atlasından çok siyasi atlas nedeniyle gördüğü işkence temel izlek… Anılar, Balkanlı Bulut’un yüküdür bencileyin… Ve içtenlikle okura arz edilmiştir. Yerel adlar, yerel ağız ve tarihsel doku öne çıktı… Rodoplar  (Rodop Sıradağları) Bulgaristan ve Yunanistan sınırlarında kalmış; Trakya Ovası ile Ege Denizi güneydoğusunun ayakucudur. Kuzeybatı kısmı ise Rila Dağlarına komşu… Tümünü gördüğüm, Rodop dağlarının içindeki  şehirler:  Gümülcine, Pirin, Vardar, Filibe, İskeçe, Kırcaali, Mestanlı, Madan, Smolyan, Eğridere, Hasköy bölgelerinde çoğunluk olmak üzere 700 binden fazla Türk ve Pomak yaşamakta ve (Yunanistan ile Bulgaristan) nüfuslarının yaklaşık %10’unu oluşturmaktadır. Konya, Karaman (Aksaray) taraflarından gitmiş ve tarihin anlamlı (ama ne yazık ki çileli) parçası olmuş atalarımın,  yeryüzüne bıraktığı Rodoplu kimliğini de Balkanlı Bulut’a sindirebilmiştir umarım, şiir kişisinin söyledikleri…

Arthur Rimbaud “Şair ilk önce hasta biri, sonra lanetli biri, sonra da bilge biri olur. Şair, duyguları altüst eden ve baş dönmelerini zapt eden kişidir.” der. Okuduğum ilk kitabınız Yaralı Gümüş’ten bu yana her seferinde bu çizgide yürüyüşünüze devam ettiğiniz düşüncesini taşıyorum. Ne dersiniz, Rimbaud’nun tanımındaki şairlerden biri de siz misiniz?

İç gerilim, duyarlı, sorgulayıcı bilinçle yaşayan kaçınılmaz huzursuzluk sonucuna götürür. İnsan evladı için zor ama öğretici durum, psikolojik çalkantı nedeni… Şiirin, öykünün çıkış noktası diyebileceğimiz ruhun, bilincin ve gerçekliğin doğduğu çatışmalı kaynak belki de orasıdır; yaratıcı çilesinin ‘müsebbibi’ hayat arenası…  Bu soruyu okuyunca, yaşamış olduğum bir sahne canlandı gözlerimin önünde: İlhan Berk, bir sempozyumdaki ayaküstü sohbetimiz esnasında, dergileri okuduğunu, gençlerden çok yararlandığını söylediydi. Sözünün devamında; “Senin şiirini de okuyorum… Şiir cehennemdir. Cehenneme hoş geldin!” diyerek, başka “incelikli” öğütlerde de bulunmuştu, şakayla karışık. Saygıyla anmış olalım! İşin esası “od”a odaklanmaktır. Zengin şair-şiir antolojimiz o gerçekliği barındırıyor. Sözcüklerin çağrışım ve yankı ateşinde yanmaktır ‘od’u tanıma… Modern çile! En başta ve ağırlıklı olarak öyledir kanımca. Herkes yandığı yerden tütüyor, oracıkta küle (esere / yapıta) dönüşüyor! Yaşamak, yaratmak, zamandan kopmamaksa eğer, okuma, izleme, katılma etkinliği, döneme dâhil olma (sürece eklemlenme) çabası önemlidir. Özetle,Arthur Rimbaud fenomenini haklı çıkarır insanın yaşadığıyla yazdığının örtüşme sonucu… Bu durum, hemen hemen bütün şairlerimizde gözlemlenebilir; Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Nâzım Hikmet, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı, Necip Fazıl Kısakürek, Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet Anday, Cemal Süreya, Gülten Akın, Ülkü Tamer, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Attila İlhan, İlhan Berk. Turgut Uyar, Edip Cansever… Modernlerin her biri, kendi özelinde endişe-hüzün aşamalarını yaşayıp yazmıştır. Son tümcedeki yargı-yorum, adını anmayı unuttuklarım yanında, dünyanın bütün şairleri için söylenebilir kanımca! Eklemiş olalım!

Hilmi Haşal şiirini dünü ve bugünüyle ele alınca aklıma gelen ilk sözcük “toprak” olacaktır: altına ölüleri gömdüğümüz ve aynı zamanda yaşamı büyük ölçüde borçlu olduğumuz bereketli çelişki… Birçok şairin şiirleri için bunu söyleyebiliriz elbette, ancak sizin şiirinizde yokluğun ve varlığın, sürgünün ve ikametin, yolda ilerlerken insanın içinde ilerleyen diğer yolları izlemenin yarattığı çelişkinin göz alıcı ahengini görüyorum. Ruha da tat veren en güzel biçemlerden biri budur bana kalırsa. Siz kendi şiirinizi bu çerçeveden bakıldığında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yarım yüzyılı aşkın gidilmiş şiir-yazı yolu, okurluk, tanıklık yolu, bazı imgeleri besler, dili tetikler ve elbette derin derin düşündürür. Galiba anahtar sözcük “bereketli çelişki” saptaması kendini ele verince isabetli bulunur. Her mağdurun, çağdaşımız bireyin, yazıp çizen her yurttaşımızın, her şair-yazar dünyalının besin kaynağıdır, yaşadığı dönem, yani bir ömürlük vade… O vadede, koşullar ve kurallar gerilimin dozuyla orantılıdır.  Bunun yanına bir de göç travmasını ekleyin: Ülke değiştirmek, bölge, coğrafya, iklim değiştirmek! Ruhsal göçüklerle yüzleşmek sonrasında ayakta kalma savaşı, herkesin anlayabileceği bir durum değildir. Bilgi, bilinç ve öngörü belli birikimi, donanımı ve estetik haz alma yetkinliği gerektirir. O bağlamda dünyayı, zamanı, hayatı algılayış bireysel etkinliktir: Yaşadık, gördük, olgunlaştık, sorguladık diyebilirim naçizane… Kendi adıma elbette! İnsanlığın toprağa verdiği zarar, kötülüklerin en büyüğüne işaret… Toprak cezalandırır, toprak ödüllendirir demek bilicilik (kehanet) veya kuru dilek değildir. Şiir, elden-dilden-gönülden geldikçe toprak kavramına ve gerçekliğine katkı anlamına yazılmış, sunulmuştur. Okur benzerimdir, haliyle seslendiğim adres orası… Şiirim ya da yaşadığım, metin haddesi ile somut biçime getirilip sunulmuştur, ilgili çevrelere. Okuyan okuyacaktır: insan evladı kendi yaşantı kadrajından gördüğüyle yetinmez, bir de şiirin, yani sözcüklerin, yani imgenin kadrajındakilere de bakar, bakmalı diyelim ve teselli bulalım.

Sorulara odaklanıp yanıt arayışına çıkarken son beş kitap üzerinde gezginlik ettim… Ne yalan söyleyeyim; belleğimi sınadım, şiirin yazılma evresini ve koşullarını duyumsadım naçizane… Her insan, dönüp ardına baktığında, kendi özel zaman enkazını görür. Söz konusu içsel bakışın şiire duyuya / duyguya / düşünmeye yansıması kaçınılmazdır. Zamanın ömür üzerindeki tavına, canlının tavrına ve dirim izlerini işaretlerini taşıyan anlatıma aittir şiirin mayası… Ya da bu fakir öylesine derinden söz / çağrışım dalgalarıyla yüzleşmeye adamış kendini! Belki anlaşılmayı koymamıştır hedefine, kolay anlaşılır değildir külliyatı; çünkü modern şiir algılanma, anlaşılma, çözümlenme bekler. Deneyimsel, düşünsel, estetik birikim olsun ister, okuyan, yorumlayan, yargılayan kişi… Şiiri fazlasıyla ağır ama kıvamınca kapalı diye okurun zorlanacağı, kendisinin de külhanında bulunduğu ve şefkatle yaklaşıp sıkıntının, sıkıştırılmış hallerin hikâyesini yazdırdığını kavrayacağı varsayımı, asıl umududur. Şiir(ler) okunsun yeter ki!

İnsanın kendini kendi, şiirini (yarattığı / yapıp ettiği eylemi) anlatması, değerlendirmesi zordur. Elbette zaman zaman dönüp yapıtına, bir nevi yarasına bakmayı gerektirir, karşılaşacağı sorular.  İnsan evladı, modern birey ancak kendi ruhundan yanıtlar damıtmak için geçmişinde iz sürer… Nasıl olacak başka türlü? Okuyacaklar karşısında, çarpıcı, sıkıcı, yani “mengene” sorularla tekrar tekrar yüzleşmesi kaçınılmazdır zaten, kendince anlamlandırdığı / önemsediği süreç. Yaratılmış karakter, şiir kişisi şairin (yazanın) zihninden ve kalbinden ve dahası dilinden çıkmıştır bir kez.  Okula bırakılmıştır şiirin kahramanı… Hikâyesi ne denli acılı, karmaşık olsa da yaşanmışlık belirtisidir, uzun erimde “var idim” belgesidir, yazarın da okurun da bağrında yuvalanır…  Bir tür, zamana iliştirilmiş yazıt taşı neyse o; somut olgular-olaylar sonucunu işaret eder. Yaşanmış yazılmıştır! Dışavurum silsilesidir kâğıda dökülmüş dizeler…  Evet, okurun da şiire (buna, dirim, yaşantı da denebilir) şairin cehennemine ortak edilmesi o; hafifletici eylem… Şair-şiir ilişkisi, yaratım-sunum zamanı gerilimlidir genellikle. Öyle bilinir! Beklentiye dayalıdır: Meçhul okurunu gözetir, her yapıt / eser! Belki bencilce bulunabilir ama gelmiş geçmiş tüm şair büyüklerimiz, öncülerimiz, kardeşlerimiz, kendinden damıttıkları sızılarla algılamış / yansıtmış varoluş serüvenini. Adlarının, fiziki / bedeni (maddi-manevi) varlıklarının karşılığını ararlar. Ömür geçip gittikten sonra (olan olduktan sonra) serüvenlerinin anlamında ve “şiir cehennemdir” yargısında birleşmeleri, şaşırtıcı gelmez okura. Kabullenilmiş şair-şiir sorunu, tartışması, sorgulaması eksilmez, şuara camiasının gündeminden. Sonuçta, şiir cini ile şiir meleği arasındadır yiten zaman ya da değere dönüşen zaman… Bitmeyen Araf!  Eser / yapıt da oradan süzülür. Tıpkı aşk, tıpkı iflah olmaz tutkulu yaşam-yazı etkinliği… Birikimi. Bibliyografyası! Daha ne denir ki? Çağımız insanının (X-Y-Z) kuşakların başı avuç-içi camda gömülüyken!  Büyülü ekran tutsağıyken… Gezegenimiz suskunlar gezegeni artık! Henüz 1990’lardayken, önsezi, öngörü çarklarının sesine dikkat kesilmişim herhalde: Elektronik Yalnızlıklar (1992) kitabımdakileri yazmışım naçizane… Evet, özeti yok konuştuklarımızın: Elektrik-elektronik iletkenlerin, sinyallerin, devrelerin, görünür-görünmez bağların, interaktif ağların, hızlı iletişimin, pandemilerin çağına girdi insanlığımız. Yaşayan görecek daha nelerin olacağını.

Düşündürücü, konuşturucu sorular için teşekkür ederim. Yeni yıla yaklaşırken, tüm insanlık için sağlıklı, savaşsız, salgınsız günlere ulaşmayı diliyorum.

Mudanya, 12 Aralık 2021

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ