İtalyan Yeni Gerçekçilik Akımı

İbrahim Ekrem Keleş

“De te fabula narratur.” Das Kapital’in önsözünde yer alan ve güçlü bir vurguya sahip olan bu cümle gibi, Yeni Gerçekçiler de izleyiciye aynısını söylediler. “Anlatılan senin hikayendir.”      

İtalyan Yeni Gerçekçilik, İkinci Dünya savaşından sonra İtalya’daki alt sınıfın yaşadığı kaotik alt-üst oluşu ve hayal kırıklığını, ahlaki yozlaşmayı, ekonomik yıkımın yarattığı sefaleti ve arka sokaklardaki hayatları göstermek istedi. Çünkü onların durağan varlıklar değil, tarihin akışı içinde sert dinamikleri ile var olan, sınıfsal yapılarını oluşturacak olgunluk aşamalarından geçen, çaresizlikleri kadar dirençli toplumsal bir grup olduklarını biliyorlardı.

Avrupa’da 1939’da başlayan İkinci Dünya savaşı, 1346 ile 1353 tarihleri arasında bu kıtada milyonlarca insanın ölümüne sebep olan kara veba benzeri bir yıkıma sebep olmasının ardından umutsuz, açlığa ve yoksulluğa mahkum, acı çeken insanlar bırakmıştı. Orjinal adı “Neo Realismo” olan Yeni Gerçekçilik, böyle bir ortamda ilk ürünlerini vermeye başladı.   

Sinemanın güçlü bir propaganda aracı olduğunun fark eden Mussolini, kendi siyasi ideolojisini yayabilmek için, bu alanda yatırımlar yaparak film stüdyoları kurdurmaya başlamıştı. Bunların en önemlisi Roma’da 1937 tarihinde kurulan Cinecitta stüdyosuydu. Bu endüstri zamanının ötesinde teknik ve bilgi birikimi üretecek bir alt yapıya sahip olmuştu. Yeni “Duce” rejiminin inşası amacıyla kurulan bu mekanizma, doğanın diyalektiği gereği karşıtını da kendi içinden geliştirecekti. Yeni Gerçekçilik Akımının düşünce eksenindeki filmleri beyaz perdeye taşıyacak yönetmenler, bu paradoksun çocukları olarak ortaya çıktılar. 

Özgürlükçü ve aydın sorumluluğunun bilincinde olan bu yeni kuşak ile faşist ideolojinin sinemasal beklentileri çatışırken, savaşın ardından demokrasiye geçildiğinde, kameraları ile sokağa çıkarak Yeni Gerçekçilik adında büyük bir sinemasal alan yaratmayı başardılar.

Yeni Gerçekçilik Akımının teorik yapısının oluşumu, “Cinema” dergisinde bir araya gelen bir grup sinema insanı tarafından gerçekleştirilmişti. Bunların arasında Michelangelo Antonioni, Luchiano Visconti, Cesare Zavattini, Giuseppe De Santis gibi zamanın avangard sanatçıları vardı. Liberal fikirleri olan bu insanlar, Cinema dergisinin müdürü Vittorio Mussolini olduğu için politik konularda yazamıyorlardı. Bu durum onların sinema sektöründe öncü olan, beyaz telefon filmlerini eleştirmeye ve bu karşıtlık üzerinden Yeni Gerçekçilik Akımının ana hatlarını oluşturmaya yöneltti. Bununla birlikte İtalyan Yeni Gerçekçilik, Fransız Şiirsel Gerçekçiliğinden de etkilenmişti. Antonioni ve Visconti, yönetmen ve oyuncu olan Jean Renoir ile bir dönem bu alanda birlikte çalışmışlardı. Karşılıklı bu etkileşim Fransız sinemasındaki Yeni Dalga Akımının oluşmasına önemli bir katkı sunmuştur. 

Ulusal film anlayışına tepki olarak Yeni Gerçekçiler, toplumsal meselelere yüzlerini dönerek yoksulluk, işsizlik, kimsesizlik ve açlık gibi insanlığın dramatik halleri üzerine yoğunlaştılar. Film stüdyolarını terk edip kameralarıyla sokağa çıkarak, mutlu İtalya’da yaşıyoruz algısını yaratacak filmlerin mekanlarından kurtuldular. Yapay ışık kullanmadan çekilen filmlerdeki dekorlar ise savaştan harap olmuş sokaklar, silik kentler, sert doğa, ıssız kırlar ve yıkık apartmanlardı. 

Önceki filmlerde kullanılan renkli görüntülerin yerini, rahatsız edici donuk bir grilik almıştır. Karakterlerin izbe kentler, viranelikler ve ağır bir hüznün sindiği sokaklarda kameraya düşen görüntüleri, kederli ruh halleriyle yoksul ve umutsuz görünseler de hiç bir zaman hayattan vaz geçmeyen insanlardı. Çok sade, gösterişsiz ve efektlerle desteklenmeden çekilen filmlerin düşük bütçeli olmaları, söyleyecek sözü olan sinemacıları bu akıma yönlendiriyordu. Yeni Gerçekçiliğin yönetmenleri için önemli olan şey gösteriş değil, gerçeğin kendisiydi. Olmasını istedikleri gerçeklik duygusu için de profesyonel olmayan oyuncuları tercih ederek onlardan rol yapmalarını değil, kendilerini oynamalarını istediler.Teatral metinlere dayanmayan yalın senaryolarla çekilen filmlerde, önemli olan bireyin kendisi, yani masal dünyasında yaşamayan gerçek insandı. 

Savaşın bitmesiyle eş zamanlı başlayan İtalya Yeni Gerçekçilik akımı 1944 ile 1952 yılları arasında etkili oldu. Roberto Rossellini’nin 1945’te çektiği ”Roma, açık şehir” (Roma, Città Aperta) kabul gören genel kanıya göre akımı başlatan ilk filmdir. Yine aynı kanıya göre son film ise Vittorio De Sica’nın 1952 tarihli Umberto D.’sidir. 

Yeni Gerçekçiliğin ilk filmi,1944 yılında Nazi işgali altında bulunan Roma’daki direnişin öyküsünü anlatan, savaşın acımasızlığı üzerine yapılan bir ağıt gibidir. Fellini’nin senaryo çalışmasına dahil olduğu filimde Roberto Rossellini, Aldo Fabrizi ve Anna Magnani dışında tamamen amatör oyunculara rol vererek, İtalya sinemasında devrimci bir atılım gerçekleştirmiştir. Film 1946 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülü aldığı gibi 1947’de ABD’de En iyi Senaryo Akademi Ödülü’ne aday gösterilerek ne kadar sağlam bir eser olduğunu kanıtlamıştır. Büyük başarısı ile bu film, Yeni Gerçekçilik akımının kapılarını da sonuna kadar açmış oluyordu. Roberto Rosselli’nin “Roma, Açık Şehir” filminin hemen ardından, diğer yönetmenler de bugün birer klasik olan filmleri çekmeye başladılar. 

Vittorio De Sica bunlardan biridir. Aynı zamanda oyuncu da olan De Sica, senarist Cesare Zavattini ile birlikte yaptıkları filmlerde savaş karşıtlığına, sokaktaki acılara, çocuklara ve apartmanlara yoğunlaşır. Kaldırım Çocukları, Bisiklet Hırsızları ve Umberto D. De Sica’nın Yeni Gerçekçilik akımı döneminde çektiği, en iyiler arasında gösterilen filmleridir. 

Yeni Gerçekçiliğin bir diğer önemli yönetmeni de Luchinao Visconti dir. Ona göre Yeni Gerçekçilik iki döneme ayrılır. İlk dönemde yalnızca yalın gerçeği göstermek için filmler yapılırken, akımın ikinci döneminde ise bu gerçek üzerinden sisteme eleştirel bir bakış da eklemlenir-yapılır. Visconti’nin bu döneme ait filmleri Tutku, Yer Sarsılıyor, Bellisimo, Rocco ve Kardeşleridir. 

Giuseppe De Santis de sinematografik açı ve hikayelerinde barındırdığı basit öyküyle,Yeni Gerçekçilik akımının önemli yönetmenlerinden birisidir. Riso Amore filmi, yönetmenin bu akıma kendi sinema anlayışı ile kattığı bütün özellikleri yansıtır. Doğaya kamerasını çıkaran De Santis, pirinç tarlalarında çalışan Silvana karakteri üzerinden, sınıfsal çatışmadaki ezen-ezilen ilişkisi içindeki yalın gerçeği izleyiciye sunar. 

Yeni Gerçekçilik Akımı üzerine söylenebilecek önemli bir şey de farklı yönetmenlere ve sinema anlayışlarına açık olmasıdır. Yeni Gerçekçilik Akımının 1952 yılında bitmiş olduğu kabul edilse de, oluşturduğu gücün etkisi altında kalan birçok yönetmen, devam sayılabilecek filmler üretirler. Bunlardan en önemlileri Federico Fellini ve Pier Paolo Pasolini olmuştur. Özellikle Pasolini, çektiği işçileri anlatan filmler ile bu akımın sona ermediğini, kendini olgunlaştırmış olabileceğini göstermiştir. 

Yeni Gerçekçilik Akımı sadece İtalya’da değil, başta Fransa olmak üzere, Dünya sinemasını da etkilemiştir. Sinemanın tarihi ve kuramsal alt yapısının tanımı, bu akımın Cesare Zavattini ye ait “gerçeği kazıp çıkarın” cümlesi ile özetlenebilecek sinema tavrı konuşulmadan yapılırsa, eksik olacaktır. Çünkü Yeni Gerçekçilik akımının gölgesi, kendinden sonraki yönetmenlerin filmlerine düşmeye devam etmektedir.. Hala.! 

Kaynakça : 

Aygün Şen. ‘İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ni hazırlayan sosyo-politik koşullar’ 

Rekin Teksoy. ‘Sinema ratihi’ (2005)

Kübra Nur Kalkan. Sinemada İtalyan Yeni gerçekçiliği

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ