Hasan Öztürk’ten Oğuz Atay’a Mektup…

Hasan Öztürk

Yazarın şu ana kadar yazılmış 9 makalesi bulunuyor.

Oğuz Atay’a Mektup:

Demiryolu hikâyecileri: Hikâyeci olmak ‘bir rüya’ mı?

HASAN ÖZTÜRK / hasanaliozturktrb@gmail.com

Oğuz Bey,

Adınızın yanına ‘bey’ unvanını ekleyerek başlıyorum. Yalnızca adınız ve soyadınız, yani ‘Oğuz Atay’ ya da sadece adınız, ‘Oğuz’ diyerek başlamak için olması gereken yerde göremedim kendimi. Adınızı ve soyadınızı yazıp önüne ‘saygıdeğer’ ile ‘sevgili’ sözcüklerinden birini eklemek de ayrı bir sorun oldu benim için. Sözcüklerin ilkini yazarsam adınızın önüne, sonrasındaki her sözümü ölçüp biçecekmişim gibi geldi bana. Sözcüklerin ikincisini eklersem, “büyük bir oyun yeri” olan ülkemizde oyunu beraber oynamışız gibi olacaktı oysa öyle bazılarınınki türünden bir yüz yüze, yan yanalık değil sizinle benimkisi. Bu böyle ancak hiç de azımsanmayacak süreli birlikteliğimiz var bu dünyada. Bir bankanın, “40 lira yevmiye” ile işe başlattığı inşaat mühendisi Oğuz Atay’ın, bir döneme damgasını vurmuş “Pazar Postası” dergisinin daracık bürosunda zihinsel ve bedensel emeğini karşılıksız verdiği o günlerde ‘merhaba’ demişim ben de yaşamaya. Yazar Oğuz Atay, 13 Aralık 1977’de biyolojik ömrünü tamamladığında ise ben, TED Yenişehir Lisesinin yıl sonunda sergilediği Hırçın Kız (Shakespeare) oyununda Petruchio rolündeki Oğuz Atay’dım. Bu nedenle Eylembilim (1998) kitabınıza “Sevgili Oğuz” diyerek başlayıp “Gözlerinden öperim.” ile bitirdiği önsöz mektubunu yazan Cevat Çapan gibi konuşamazdım ben. Oğuz Demiralp gibi ad benzerliğimiz de yoktu ki “adaşım” hitabıyla başlasam söze. Sözün özü, bugünlerimizden bakıldığında bir ‘seçme ve seçilme yaşı’ var aramızda, az şey mi bu Oğuz Bey!

Bu yazımın gerekçesi, genç bir akademisyenin benden yazı talebidir. Adınızdan ve yazdıklarınızdan söz ettiklerim bir yana, iki yazı yazmıştım hakkınızda. Hayli zaman önce “Çeyrek Yüzyıllık Roman: Tutunamayanlar” (Dergâh, Mayıs 1995) başlıklı yazım yayımlanmıştı, yıllar sonra bazı değişikliklerle kitabıma aldım yazımı. Daha yakın bir zamanda, ‘dosya’ içinde “Kendine Ait Hikâyesi Olanların Öyküsü: Korkuyu Beklerken” (Arka Kapak, Nisan 2016) başlıklı yazım yayımlanmıştı onu da bir başka kitabıma aldım dergi sonrasında. Yüz yüze tanışıklığım olmayan genç akademisyen, “yazar mısınız” deyince tehlikeli bir oyunun kadrosuna çağrılmışım gibi tedirgin oldum önce, ardından belki siz güleceksiniz ya tereddütsüz ‘yazarım’ dedim.

Açıkçası, Oğuz Atay hakkında yazmak, -en azından benim için- ‘ne’ yazmak sorusuna verilecek bir karşılık türünden açık uçlu olup, hemencecik cevaplardan olmayınca yeniden şöyle bir baktım yedi yılın yazı yığınına “hepsi benim için yazılmışlar” der gibi. Kendimi toparladım bir süre sonra ve kendimce belirlediğim alan daraltmayı, öğrettiğiniz dil oyunlarından öğrendiklerimle yazımın başlığında örnekledim. Dünyada iken basılı kâğıt sayfasında göremediğiniz buna karşılık, ilgililerinin belleklerine bıraktığınız amansız sorusuyla yazar varlığınızı var edecek öykünüzdür sözünü edeceğim. Necatigil, sanatçıdan söz ederken “Parantezin içindeki çizgi / Ne varsa orda” diyor ya hani, sizinki de aynen öyle! Salonlarda nöbetleşe okunan taş kitaplardan dijital çağda e-kitap dönemine gelinceye dek, her ne varsa idrak etmemiz gereken edebiyat adına, öykünüzün “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” sorusunun açılımındadır bence.

“Demiryolu hikâyecileri-bir rüya öyküm için mektup yazmanızın gerekçesi nedir” derseniz, inandırıcı bir cevabım yok açıkçası. Kurmaca metinleri çokça mektup barındıran Oğuz Atay, kendisine de mektup yazılan uzaktaki biri gibi. Oysa ben yalnızca Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa (2007) kitabı yayımlandığında “Ahmet Hamdi Tanpınar’a Selam, Sevgi ve Hürmetle” (Dergâh, Mayıs 2009) mektubumu yazmıştım, o kadar. Sizin, yazarlığınızın biyografik romanınızla başlayan yeni döneminde “mektup metaforu” söylendiği gibi “okur tarafından anlaşılmak kaygısının anlatma kaygısının hemen yanı başında yer aldığını göstermekte”1 olmalı ki üç öykünüz birer mektup iken alıcısının da göndericisinin de adresi bilinmeyen bir mektuptan söz edilen son öykünüzün can alıcı sorusu, cevabını hâlâ bekliyor okurundan. Seval Şahin, nasıl olup da “Korkuyu Beklerken” Gelenler Oğuz Atay Öyküleri Üzerine Yazılar (2011) kitabına alınmamış dediğim “Oğuz Atay’ın demir(den) yolu” (Eşik Cini, Temmuz- Ağustos 2006) başlıklı yazısında “Hikâye okura yazılmış bir mektuptur ve belki de bu nedenle Atay üzerine yazılan yazıların neredeyse hepsinin sonunda bu hikâyenin son cümlesi olan ‘Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?’yı kullanmak bir gelenek haline gelmiştir.” cümlesiyle kanonik bir duruma işaret ediyor bence. Kaldı ki biyografinizi kıskanılacak zenginlikle yazan Yıldız Ecevit de sizi ara(ştırı)rken sözünü ettiğim öykünüzün, “unutulmaz kişisinin kulaklarda yankılanan haykırışı esinledi” gerekçesiyle kitabına ad olarak “Ben Buradayım”2 karşılığını vermişti. Merakımı bağışlayın lütfen, “19.yüzyıl romancılarının üstüne basa basa tekrarladıkları ‘sevgili okurum’ nakaratı, yazarın öykü anlatmayıp, yazdığını kendine anımsatmaya çalıştığına ve anlatıda yazarın ve okurun kendilerini konumlandırmakta güçlük çektiklerine kanıt”3 mıdır sizin için de?

Oğuz Bey,

İçinde, edebiyatın dünyasını barındıran “Demiryolu hikâyecileri-bir rüya”, yazılış süreci, yayımlanışı ve adıyla önceki öykülerinizden farklı, “yaşanır ve yaşanması olanaksız”, buna karşılık “tamamıyla gerçekçi olduğunu da saptayabilir”4 olduğumuz bir öykü. Korkuyu Beklerken kitabı ilk kez basıldığında (Şubat 1975) öykü yazılmamış bile. Öykünün sonunda, 23 Haziran 1976 – 26 Eylül 1977 tarihleri yazılı. Önceki öykülerinizin hiçbirinin sonunda herhangi bir tarih bilgisi eklememişsiniz, ilginç! Yıldız Ecevit, “Öykünün başlangıç ve bitiş tarihleri, Atay’ın, metni yazmaya Türkiye’de başladığını ve tümör tedavisi nedeniyle gitmiş olduğu Londra’da bitirdiğini gösteriyor. 1977 yılı ekim ayında Türkiye’ye döndükten sonra ise öyküyü, ölümünden kısa bir süre önce Türk Dil Kurumu’nun ‘Türk Dili’ dergisine gönderir.”5 cümleleriyle bilgilendiriyor bizi.

Öykünüz sizden hemen sonra, gönderdiğiniz dergide (Türk Dili, Ocak 1978) yayımlandı yayımlanmasına ya ne adla bir bilesiniz: “Demiryolu Öykücüleri – Bir Düş…” Necatigil’in dizesiyle söylersem, “Siz böyle olsun istemezdiniz” elbette. Değişiklik, öykünüzün başlığıyla sınırlı kalmamıştır dergide. Yıldız Ecevit, öykünüzdeki “Türkçe kökenli olmayan sözcükleri büyük bir titizlikle Öztürkçe karşılıkları ile değiştir”miş dergi yönetiminin dil işçiliğini örneklendiriyor: “ ‘Seyyar hikâye satıcılığı yapıyorduk’ ‘Gezginci öykü satıcısıydık’, ‘bedava hikâye’ ‘parasız öykü’, ‘ilham’ ‘esin’, ‘memur hikâyeciler’ ‘öykü görevlileri’, ‘taze öykü’ ‘yeni öykü’, ‘köhne’ ‘eski’, ‘halimiz harap’ ‘halimiz bitik’, ‘Ayrıcalı bir durumda olmalıydık’ ‘Ayrı bir durumumuz olmalıydı’ya dönüşür.”6 Oğuz Bey, siz bu dil garabetini -şaşılasılık mı demeliydim- görmüş olsaydınız kim bilir daha ne çok ‘hikâyeler’ anlatırdınız bize. Şimdi sıkı durun! Eylembilim kitabınıza “Sevgili Oğuz” önsöz mektup ekleyen Cevat Çapan, öykünüzdeki bu dil değişikliğini sorduğu “yazı kurulu üyesi” Mustafa Şerif Onaran’dan, “bizim de bir dil politikamız var” karşılığını almış, iyi mi! Anladım Oğuz Bey, ‘ironik’ olan siz değilsiniz gerçekte, sizin anlatılarınızda bir biçimde yer almaya çaba göstermişler vardı çevrenizde, o kadar. Neyse ki sizin yazdığınız öykü, Korkuyu Beklerken kitabının başka bir yayın evince yapılan ikinci baskısına (1987) eklenmiş. Öykü için asıl ve üzülerek söylemem gereken, “Demiryolu hikâyecileri-bir rüya”nın kaleminizden çıkan son yazı -doğru biliyorsam- olduğudur. Halk inanışına göre ölüm geldiğinde gitmenin hemen öncesi apayrı bir olgunluk hali olurmuş gidecek olanda, belki siz de bilirsiniz bunu. Orhan Veli’ye yakıştırdığınız biçimiyle siz de yedi yılın sonunda bu öykü ile gerçekten “işi bitirip” de mi gittiniz yani. Yapmayın bunu bize!

Oğuz Bey,

Edebiyatın kurmaca metinlerini, ormanda bırakılacağını üvey anne ve babasının gizli konuşmalarından tesadüfen öğrenen masal kahramanı çocuğun ön hazırlığıyla okuduğumu söylemeliyim. Üvey babasının, gecenin karanlığında dolambaçlı yollardan gideceği ormanda kendisini bırakıp da habersizce ayrılacağını öğrenen çocuk, ceplerine kum doldurur. Çocuğun kuşkulanmasını önlemek isteyen kurnaz baba, orman yolculuğunu eğlenceyle sürdürürken çocuk da ceplerindeki kumu azar azar dökermiş yola. Çocuğu, ormanın karanlıklarında bırakıp oldukça güç bir işi başarmanın sevinciyle başka bir yoldan eve dönen baba, yol boyunca döktüğü kumların izini sürerek kendisinden önce eve gelen çocuğu görünce şaşıp kalmış anlatılana göre. Metinlerinizde, geriye/başladığı yere dönememek kaygısı, ciddi sorundur okuyucularınız için. Ben de okuduklarımın her birini bu kurnaz çocuk yöntemiyle okuduğumu söyleyemem elbette, günlük güneşlik bir günde ormana götürülseydi çocuk, cebinde kum taşımaya gerek duymazdı diyorum kendimce.

Öykü ve roman türündeki sanat metinlerine bakarken ve baktığımı belli ederken, kült romanınız hakkındaki “Tutunamayanlar” (Varlık Yıllığı 1973) yazısını, “herkesin kendi gücünce yaklaşabileceği bir kişilik sınavı” sözüyle bitiren Rauf Mutluay’ın belirlediği şu yerde durduğumu da söylemeliyim size: “Yaratıcı sanatçıların kimsenin bilmediği derin kuyuları vardır, oradan sızan kaynak damarları, tükenmez hazineleri var. Kendi sularında yıkana yıkana her gün daha başka kullanımlara varabiliyorlar. Bizler; sarnıçlarda birikmiş bekleyen suları kullananlar, onların özlerinden yararlanıyoruz. Boyuna arıtmak, durmaksızın kirlinin yerine temizi koymak, o boşluğu dolu tutmak, bazen damıtmak da gerek.”7 Sanatçı (Oğuz Atay), önündeki kurulu ‘doğal’ evrene bakıyor; okuyucu ben, sanatçının kurduğu yeni ‘yapma’ dünyaya bakıyorum, ayırım burada.

Oğuz Atay okumak, Oğuz Atay’ı okumak; Oğuz Atay’ı okumak ise “altı yedi yaşlarında” iken “kendine ait bir masası” olan çocuk Oğuz’u, Oğuz Atay yapanları okumak demek. Cümlem, şiirde ahengi sağlayan ses tekrarlarına dönüştü, farkındayım bu durumun ancak bunun böyle olması, “nasıl hem kendimizi yaratır hem de yarattığımız kendimiz olabiliriz”8 sorusunun cevabını gizlemekle biraz da sizden kaynaklanıyor, bilesiniz. Durumu, açık bir dille anlatayım, isterseniz. Hikâyeyi rahmetli babamdan dinlemiş olmalıyım. Bir yaz günü uzun yayla yolculuğuna çıkanlar, yol yorgunluğuyla geceyi ‘han’ dedikleri ilkel bir otelde geçirmek zorunda kalırlar. Kalabalık bir grup, aynı odada yatmak zorundadır yer darlığı nedeniyle. Odada kalanlar, aralarından birine şaka yapmak isterler ve o uyurken odadaki yatakların örtülerini birbirine dikip ekleyerek sonunda uyuyanın gece giysisiyle birleştirirler. Uykunun derin yerinde kurmaca bir panikle odadan kaçılacak ortam yarattıklarında uyuyan şaka mağduru kalkıp kaçmaya çalıştığı an, odadaki yatakların örtülerinin yerlerinden sökülüp ardından sürüklendiğini görünce şaşıp kalmış doğrusu. Yazdıklarınız, “otobiyografinin kurmacaya dönüşmesinin edebiyattaki en yetkin örnekleri arasında”9 ise “sanki hepsi benim için yazılmış” bilerek “kitaplar yüzünden acı çekiyor” olan Selim Işık olarak acısını çektiklerinize, acısı çekilecek yenileri eklediğinizde yatağından telaşla fırlayan giysisi eklentili gibisiniz. Hayret, ne çok ilintiniz var arkanızda, bir yerinden burada olanlara bağlı olan!

Edebiyat ortamındaki ‘yaratıcı yazarlık’ ve ‘alımlama estetiği’ ekseninde söylenenlere yeni ilmekler attınız ya siz, kendi adıma Sait Faik’in şu ârifâne bakışını önemsiyorum: “Bir kitabın kıymetini yapan, hiçbir zaman o kitabın içinde söylenen sözler değildir. Bunların ehemmiyeti yoktur. Fakat söylenmek istenip de söylenememiş şeyler, işte bunlar o kitabın kıymetini yaparlar ve o nevi kitapları sessiz sedasız beslerler.”10 Adını anımsayamadığım biri, yazarın belleğinde yazılmadan kalanları “kütüphane” olarak görüyor ve en iyi kütüphane diyordu onlar için. Sait Faik’in “kitap” sözcüğünün yerine “Demiryolu hikâyecileri-bir rüya” yazıp yeniden bakıyorum alıntı metne. Öykünün içinde söyledikleriniz anlaşılıyor: Savaş yıllarında şehirden uzak bir tren istasyonunda yazdıkları hikâyeleri sucuk-ekmek ve ayran satanlar gibi yolculara satarak geçinen üç hikâyeci, türlü zorluklarla karşılaşırlar ve sonunda istasyonun işlevsizleşmesiyle işlerinden olurlar. Anlatıma ‘gerçeküstücü’ bir kanıt aransa tren istasyonundaki yolculara hikâye satılamayacağını söylemek yeter kuşkusuz. Ya sizin, trenler ile sanayileşme ve kapitalist gelişmeyi kurguladığınızla başlarsa okuyucu, nasıl çıksın içinden ücra kasaba istasyonunun?  Önümdeki hepi topu on iki sayfalık metni okuyup bitirince “hikâye her zaman parçalarının toplamından daha büyük”11 oluşunu test ediyormuşum hissi uyandı bende gayriihtiyarî. Asıl sorun(um) şu: Eskilerin deyişiyle “efradını cami ağyarını mani” öykünüzü, “sessiz sedasız besle”yen, söylenmişlerden çok daha derinlere giden o, “söylenmek istenip de söylenememiş şeyler” neyin nesidir Oğuz Bey? Neden her birimiz, size uzak kaldığı vehmiyle kendince “ben buradayım” demekle yükümlü sayıyor kendisini? Yoklama defterinizde adımızı ‘var’ yazdırmak, gerçekten müşkül bir durum, bunu bilesiniz.

Oğuz Bey,

“Demiryolu hikâyecileri-bir rüya” hakkında öncelikle söylemem gerekenin, hikâyenizin -benim gözümle- bir umutsuzluk ve öngörü öyküsü oluşudur diyebilirim. Roman, tiyatro ve başka öykü metinlerinizi bu yazıya eklemek istemiyor(d)um ancak metni onların içinden de geçerek okuduğumda, “bütünüyle [Oğuz Atay’ın] kendi sanat yaşantısının bir izdüşümü”12 olan hikâyenizdeki karamsarlık, kendinizin de eklendiği bir düşünsel kuşağın yılgınlığı ile yine kendinizin de eklendiği “oyunbozan” yazarların anlaşılamamışlığı, yadırganmışlığı kaynaklıdır. Bu ülkede henüz edebiyatın/kitabın sıradanlaşıp nesneleşmediği zamanlardaki öykünüzün öngörüsü ise yazının, yazarın ve dolayısıyla da okurun akıbetini vaktinden önce bize duyurmuş olmasıdır. Biraz da bu gerekçeyle olmalı öykünün adına eklenen “bir rüya”nın, biyolojik varlığınızla ilgili gece rüyasından çok daha ötelere giden, bilinçaltınızdan kurgulanmış bilinçli bir gündüz rüyası olduğunu düşünüyorum. Beni işkillendiren, Freud’un “Acaba gerçekten sanatçıyı ‘güpegündüz düş gören’ birine, sanatçının yaratılarını ise gündüz düşlerine benzetebilir miyiz?”13 sorusudur, bilmenizi isterim.

Öykünüzün, birbirleri arasında kolaylıkla yer değiştiren alt başlıklarını, hiç olmazsa birkaç üst başlığa ekleyerek sizin yazdıklarınızdan okuyucunuzun anlaması gerekenleri -siz söylemediğiniz için- çıkarmaya çalışan, açıkçası “ben buradayım” demek isteyen çok kişi var, çokları da olacak. Bundan böyle biyografinizi yazacakların, hayli yüksekte duran Yıldız Ecevit çıtasına takılacaklarını söylemek bile fazla. Benzer türde, Seval Şahin de andığım yazısıyla “Demiryolu hikâyecileri-bir rüya” hakkında yazacakların işini güçleştirdi gibi geliyor bana. Jacques Ellul’un, “Her kişi, gördüğü ve işittiği şeylerin, gösterdiği ve konuştuğu şeylerin bir araya gelmesinden oluşur.” (Sözün Düşüşü, 2012) belirlemesine, okuduklarımı ekleyerek ben de öykünüzden üç ana başlık çıkardım kendimce. Biri yazarın ‘sanatçı’ olarak varoluş sorunu, ikincisi edebiyat ile iktidar ilişkisi ve üçüncüsü de yazının/kitabın nesneleşmesidir bu başlıklarım. Ben böyle derim de siz/sen Oğuz Bey, -yoksa Selim Işık mı- “Öznenin, yüklemin filan başka bir düzen içinde yerleştirilmesini sağlayarak beni istediğim anlama kavuşturacak” türde yazı arar da benim yazdıklarım öyle (okunuyor) olabilir lakin ben, söyleyemediklerimdeyim der, “akıl yazarı” bulursunuz beni de. Ne gam! Ben, okurlara ulaşacak ansiklopedi maddelerinin “son okur” yetkilisi değilim ki. Bilesiniz, cevaben “ben buradayım”  diyen/diyecek ne çok “sevgili okuyucu” kişi var benden başka, kaldı ki ben de “yazı hayatı denilen çamura bulaş”mış yazarı bundan böyle kim bilir kaç kereler okuyup başka anlamlar çıkarmayı deneyeceğim onun ‘susku’larından.         

Oğuz Bey,

Bir şey yapmak ile bir şey olmak, ‘yazan’ kişinin ‘yazar’ kişi oluşuna dönüşmesidir ki emek isteyen bir süreçtir bu, size söylemek bile fazla bu serüveni. Seçeneklerin ilkinde güç kendi elimizdedir, bir şey yaparız oysa ikinciler için kararı veren kendimizden başkası, olduğumuzu onaylayan kamudur. “Demiryolu hikâyecileri-bir rüya” öyküsü, ilk cümledeki ‘biz’ ile başlar ve son cümlenin başındaki ‘ben’ ile biter. Satmak için yazan kişi(ler)den okunmayı bekleyen yazar kişiye uzayan yaratıcı yazarlık yolu, ancak böyle bir dil ustalığıyla gösterilebilir derim. İlahi, Oğuz Bey! Necatigil’in, iki tarih arasındaki o “kısa çizgi” aralığı sanki müfredat programlarının “kazanımlar” listesi gibi sizde, ‘yazar/lık’ için ne çok şey sığdırmışsınız kişi zamiri iki sözcük arasına: Yazarın geçim derdi, okurun seviye kaybı, toplumsal yaşamda yazarın statüsü, yazının/kitabın günlük tüketim nesneleriyle eş değer görülmesi, yazan kişinin satış ve statü kaygısı, okur ve eleştirmenin metne katkısı, bu ülkede edebiyatın keçiye kaval dinletmekle eş olduğu, yazarın özgürlüğünü kısıtlayan iktidar baskısı, yazmak dışında seçeneği olmayan yazarın her şeye rağmen yazmayı sürdürmesi… Ne çok şey yerleştirmişsiniz öyküye ve “her şey yerli yerinde” öykünüzde, hayret! Şimdi ‘burada olan ben/ler’ de Kardinal’in şair Ariosto’ya Çılgın Orlando için sorduğu ödül sorusuna benzer biçimde ‘bu kadar soruyu/sorunu nereden bulup da bu öyküye yerleştirdin ey oyunbozan?’ diye soralım, ister misiniz?

Tutunamayanlar romanınızla ilgili polemiklere tanık olmuştunuz ya hani şu, 1972’de “Yeni Dergi” sayfalarında Mehmet Seyda ile başlayıp Murat Belge ile süren tartışmalar… Yıldız Ecevit, biyografinizde “Aklına Geleni Yazmış Bu Romancı” başlığıyla kitabına (s.309-29)  almış bu tartışmaları. Sizden çok sonra, “Notos” dergisi, Haziran-Temmuz 2011 sayısında romanınızın kırkıncı yılında bir ‘dosya’ açtı yeniden. Bunları, burada (olduğumdan) söylememin gerekçesi, derginin “Oğuz Atay adı aklınıza ilkin ne getiriyor?” sorusuna, sadece Tutunamayanlar romanınızı okumuş olduğunu söyleyen Şavkar Altınel’in, “Atay gözüme sığ ve yapay görünüyor.” karşılığını verişidir. Bugünlerin edebiyat ortamını yaşayan Şavkar Atınel, keşke o yıllarda “Demiryolu hikâyecileri-bir rüya” okumuş olsaydı derim, o kadar.14

Yıldız Ecevit, biyografinizde “dünya edebiyatında sanatçı sorunsalını odak alan en güzel metinlerden biridir” diyor “Demiryolu hikâyecileri-bir rüya” için. Cümlenin sonundaki “biridir” sözü, benzerlerini anımsatıyor bana. Nahit Sırrı Örik’in “Muharrir” adlı oyunuyla “Şair Necmi Efendi’nin Bahar Kasidesi” öyküsü öncelikli elbette. Çehov’un, “Ünlem İşareti” öyküsü girebilir dedim “biridir” açık kapısından. Adları sıralayıp listeyi uzatmamın gereği yok ancak Camus’den “Jonas ya da Resim Yapan Ressam” eklenmezse bir eksiklik sayılır derim “sanatçı sorunsalını odak alan en güzel metinler” listesi. Öykünüzü başkalarından ayıran, Massimo Fusillo’nun “Vasat sanatçılar, kendi fantezilerini ortaya koymakla yetinirler, büyük sanatçılar ise bunları edebiyat gibi toplumsal bir kurumla ifade edebilmek için deforme edebilmeyi, başka kılıklara sokmayı, maskelemeyi bilirler.”15 cümlesindeki değiştirme/kurmaca ustalığı ayrıntısıdır. Karşılaştırma cümlesindeki “vasat sanatçılar” nitelemesi, sadece ‘yazan’ kişilerin belirleyici bir niteliği olabilir, sizinle ilgisi yok bu sıfat tamlamasının.

Üç hikâyecinin yazdıklarını satarak para kazanma çabası Reşat Nuri’nin, “Bir Dörtyol Ağzında Konuşma” öyküsündeki “kalemimle yaşamak istiyorum” diyen genç liseliyi anımsattı bana, hüzünlendim. Edebiyatçı yazar, parayla sınavında başarılı olamadı bu ülkede, gidişata bakılırsa olacağı da yok. Tren istasyonundaki hikâye satıcılarının hiç olmazsa bir umutları var/dı, onlar sattıklarından alacakları parayla ölmeyip yaşayabileceklerini düşünüyorlar onun için yazıyı ‘iş’ bilerek yazıyorlar/dı. Bugünün yazarı yaşamak için başka ‘iş/ler’ buluyor önce ardından ‘yazı’ yazıyor. Şanslı doğmuş birkaçı ve merkez onaylılar hariç, edebiyat metni yazarak geçinen yok burada. Hikâye satan yazarınızı, Nahit Sırrı’nın kaside şairine yakın buldum. Geçinmek için caize karşılığı, sarayın adam yerine koymadığı adamlarına kaside yazması istenen şair, dayatma değil de kendi iç sesiyle “bahar kasidesi” yazdığı bir günde ölüyor; okunacak has metin var ancak şairi yoktur artık. Sizin hikâyeciniz de bir tür arınmadan sonra “bir çırpıda biten ve beni telaşla peşinden koşturan kısa hikâyeler yazmak istemiyordum” dediğinde, satış/para kaygısından kurtulmuş, bu kez okurunu bekliyordur. Edebiyat Sosyolojisi kitabının yazarı Robert Escarpıt, yazarlık işinin anlaşılabilmesi için emek verenlerinin “her gün yemek yediğini ve uyuduğunu hatırlamalıdır” diyerek ekliyor: “Dünya kadar eskidir bu mesele: Edebiyatın insanı doyuramadığı fikri bir atasözü değerindedir.”16 Kitabı için yazarına ödenen telif ücreti yüzde on oranında bile değildir burada, hak edilen de kuşa çevrildikten sonra ödenir yazara. Çokları para değil de yazarın kitabıyla kapatıyor yazarın hesabını. Üstadınız Dostoyevski’nin dramını anlatırken Zweig, yine de bir umuttan söz ediyor bence çünkü ustanızın yazdıkları para edecektir en azından.17

Gustave Flaubert’in, “işinin başındaki yazar, evrendeki tanrı gibi olmalıdır, her yerde vardır ama hiçbir yerde görünmez” sözü bir teselli armağanı sayılsa da geçinmek için yazanın, hikâyecinizin deyişiyle “ayrıcalı” bir konumu yok, o daha çok istasyon şefinin “memur” dediği türden, dolayısıyla yazı mekânı da bir sorundur onun için. İstasyonda “yiyecek satıcılarıyla, tren memurlarıyla, açlıkla ve sefaletle uğraşmaktan” yazı işlerini “doğru dürüst” yapamayan hikâyecilerin bir başka sorunu da “gündüzleri gürültüyle düdük çalarak geçen trenler yüzünden uyuyamıyor” olmaktır. İstasyondaki “esnaf” hikâyecilerin, Virginia Woolf’un dediği türden kendilerine ait olduğunu “küfürlü bir not yazıp” yapıştıracakları birer masaları olmadığı gibi, Stephan King’in tanımladığı, “dünyanın geri kalanını dışarıda bırakacak” odaları da yoktur. İstasyon binasının hemen yanındaki “kutu gibi odalar” içinde yazmak zorundaki yersiz yurtsuz hikâyecilerin, yazmak için kiraladığı beş katın, gürültü nedeniyle alt katını da boş bırakan Amerikalı şair Arthur Inman ayarı bir beklentileri olmamıştır elbette. İstasyondakilerin, çalıştıkları “kutu gibi odalar” yerine kutu gibi birer evleri olsaydı, daha iyi yazmak için özgür ve rahat olabilirler miydi, sanmıyorum. Bugünün aile evleri de mekân ve ortam darlığı nedeniyle yaratıcı yazı için pek uygun değil açıkçası. Camus’nün resim yapan ressamının çaresizliğine bakınca, yazı için ev dışında başka yerleri olanları yoksa da bulanları şanslı sayıyorum kendimce.

Edebiyat metinlerini, çoklukla da öykü ve romanları, okurları ile eleştirmenlerin elinde büyüyecek yetim çocuklara benzetiyorum ancak onlar da her söylediklerini yapan uysal çocuklar istiyor yetiştirmek için ne yazık ki. Hikâyecilerin yazdıklarını satın almayan, her gelişte taze hikâyeler isteyen, “baştansavma bir göz gezdirdikten sonra” hikâyeleri geri veren yolcuları ve hikâye kopyalarına sigara saran satıcıları ‘okur’ düşünün de çocuğunuzu bunlara bir teslim ediverin bakalım siz. Neyse ki hikâyeler, yolcular dışında bir eleştirmene ulaştırılmış lakin o ünlü eleştirmen de hikâyeleri “çok basmakalıp ve modası geçmiş” bularak önemsememiştir. Susanna Tamaro’nun, “Ben kitabı yazarım; bitirdiğim zaman o, insanların içinde mayalanmayı sürdürür.” (Eve Doğru, 2000) dediği türde olsaydı keşke bugünlerin yazarı için yazmak, durum öyle değil ne yazık ki. Yazarıyla, yayımcısıyla, okuruyla ve eleştirmeniyle piyasa kültürünün egemen olduğu bir edebiyat ortamında yazılanlar, istasyonda birbirinin yerine yazan hikâyecilerin yazdığı birbirinin aynısı sıradanlıkta ve eleştiri de ahbap çavuş ilişkisiyle sürdürülüyorsa sanatçı yazarın, çözüm bekleyen edebiyat denkleminin bilinmeyenleri çoğalıyor demektir. Tren istasyonunda işler tavsadıktan ve anlatıcı hikâyeci gündelik yaşamla bağlarını koparıp sorumluluklarını hafızasıyla birlikte bir kenara koyduktan sonradır ki “pek alıcı bulamamakla birlikte daha iyi hikâyeler yazdığı”nı düşünür ve yazar olarak “nerede olduğumu bildirmek istiyorum” der, adresini bilmediği okuru bilsin diye. Kendi adresini bilmese de statüsünü bulmuştur hikâyeci. Siz de Oğuz Bey, edebiyat yaşamınızı son yedi yıla sıkıştırmışken üretken ve canlı olduğunuz toplumcu gerçekçi edebiyatın egemenlik zamanlarında değil de genç yaşta ölümünüzle ve altmışlı yıllarda başlayan devrimcilik hayallerinin tavsadığı seksenlerde, belleği resetlenen toplumun sessizliğinde fark edildiniz. İlginç değil mi sizce bu sessizlikte duyuluş yakınlığı?        

Siz Oğuz Bey, sanki Sigmund Freud’un 6 Aralık 1907’deki “Yazar ve Düşlem” konuşmasını dinlemiş gibi bir yazı hâliniz var. Gerçekten, sizin o konuşma gereği “kendi özel durum”unuz ile “tüm insanlara özgü durum arasındaki uzaklığı azaltmaya çalışmaktan hoşlanmakta” olan sanatçılardan biri gibi davranıp da kendinize ait hikâyeyi “edebiyat gibi toplumsal bir kurumla ifade edebilmek için” türlü yollar denediniz, hikâyenizi deforme ettiniz, başka kılıklara soktunuz maskelediniz de yazmış gibi ‘ironik’ anlatımınız var. Merakımı hoş görün, Tatjana Seyppel’in iddiasında söylediği gibi hikâyeniz yok da Nabakov metinlerinin deformesi mi yoksa okuduklarımız? Diğer anlatılarınız için de geçerli ya tren istasyonundaki anlatıcı hikâyeciniz olan “kahramanın sanki ruhuna girip otur”mayı da Freud’dan mı öğrendiniz Allah aşkına! “Demiryolu hikâyecileri-bir rüya” öyküsünde, hikâye satıcısından sanatçı imgesinin doğuş izleğine bakarken “araştırma ve yazım aşamalarıyla dört yıla yakın süren” bir biyografi çalışması var başucumuzda. Diğer yanda biyografisi yazılanın, yazanın içten deyişiyle “çocukluğundan ölümüne değin yaşadıkları, yaşamadıkları, özlemleri, düşleri, düş kırıklıkları, ruhsal çalkantıları, aşkları, evlilikleri, çevresi, iş yaşamı ve okuduğu yazarlarla girdiği duygusal/düşünsel/estetik ilişkiler… hepsi orada” yani içlerinde olan kurmaca metinleri duruyor. Asıl önemlisi, henüz basılmamışken dostlarının ancak seksen sayfasına tahammül edebildikleri Tutunamayanlar romanının, tablolarının değerini anlayacakların henüz doğmadığını düşünen Van Gogh sabırlı, ‘unutulan’ Oğuz Atay’ı gözetliyor bizi tavan arasından. Sayenizde Oğuz Bey, burada olanların her biri, Osmanlı şairinin, “Bir elinde gül bir elde câm geldin sâkiyâ / Hangisin alsam gülü yûhut ki câmı yâ seni” şaşkınlığındalar.

Oğuz Bey,

Yazı ile iktidar gücünün türlü biçimlerinden herhangi birinin ilişkisine nereden, ne zamandan ve kimden başlamalı, bilemiyorum. Sizin seyyar hikâyecilerinizi sıkboğaz eden istasyon şefine gelinceye dek, bunca yaşanan ve yazılanı bir yana bırakarak Jules Renard’ın mütevazı kitapçığından bir cümle almak istiyorum: “Yazan el her zaman okuyan gözü bilmezden gelse keşke.” (Yazmak Üzerine Notlar, 2014) Keşke, değil mi? İktidar güçlerinin, panoptikon projelerini kararlılıkla yürürlükte tutmayı sürdükleri bir dünyadayız ve dünyayı okuyan bu ‘göz’ yazan eli değil düşünen beyinleri de gözetleyeceğe benziyor. Bu nedenle sanatçının toplumdaki -şimdilik istasyondaki- yeri sorulmaya, sorgulanmaya devam edecek. Öykünüzde, iktidarın edebiyat üzerindeki Althusser kökenli “ideolojik aygıt” dayatmasının açıkça sözü edilemez elbette. Buradaki ‘açıkça’ ifadesinden kastım, hikâyecilerden demiryolu hakkında yazmalarını istemek dışında demek isteyişimdir. Şefin uygulamalarına bakılırsa istasyonda yazı üzerindeki iktidar yansıması, Foucault’nun iktidar düzenindeki geçişi gösterdiği “gözetlemenin cezalandırmadan daha etkili ve daha verimli olduğunun fark edildiği an”18 ile açıklanabilir türden bir durum. 

Demiryolu istasyonunun şefi, tastamam bir devlet orada öyle ki makasçılık yapıyor, telgraflara bakıyor, bütün işaretleri düzenliyor, trenlere bilet satıyor, kapıları açıp kapatıyor, yapamadığı iş yok yani. Şefinizin yalnızca kendisi ‘tek’ değildir orada. Hikâyecilerin elle yazdıklarını temize çekerek karbon kâğıdıyla çoğalttıkları tek daktilo da şefin odasındadır. Hikâyecilerin devlet emrine girişi, satış mekânı sonrasında yazının satış aracı daktilo ile başlar, daktilo olmazsa hikâyeler çoğaltılıp yolculara satılamayacaktır bu nedenle şefin yemeklerini pişirmek ve söküklerini dikmek de kadın hikâyeci sevgilinize düşen görevdir. Devlet resmiyettir ve bu nedenle yaratıcı yazarın sanat kaynağı ilham, devlet için anlamsızdır. Yaratıcılık, estetik, hayal gibi sözlerin bir anlamı yoktur, yazan herkes ayırımsız, person (kişi) olduğundan şef, “memur hikâyeciler” der üç hikâyeciye. Onlar ki yazdıkları hikâyeleri yolculara satarak ‘para’ kazanırlar bu kez “esnaf” oluverirler devletin gözünde. Hikâyeciler, istasyonda kendilerine “şerefli bir yer verecek yasalar” bekleyedursun onların ‘ne’ yazdıklarına aldırmayan şef, hikâyecilerin her yazdığından “muhakkak bir kopya alır ve bunları özenle dosyalayarak ayrı bir dolaba saklar” bunun gerekçesi, “yönetmelikler böyle gerektiriyormuş” da ondan. Yoksa devlet ‘belge’ üzerinden konuşmasaydı şef neden her hikâyenin bir kopyasını istesin ki hikâyecilerden, değil mi ya! İlahi Oğuz Bey, çağdaşınız Adorno’nun, “bir öykü anlatmak, anlatacak özel bir şey olması demektir ve bu tam da yönetilen dünyanın, standartlaşmanın ve ebedi aynılığın engellediği şeydir.”19 cümlesini doğrulamak için mi bunca kurmacayı kurdunuz, merak ediyor okuyucularınız.

İstasyonun, yetkilerini genişleten şefi, hikâyecilerin yazdıklarını bil(dir)mekle kalmaz, bir süre sonra onları denetleyen ve yönlendiren otoritedir artık. Kulübelerinin kiralarını ödeyebilmeleri için “daha çok” yazmaları gerektiğini söyler hikâyecilere ardından anlatılan “konulara” ve “yazış biçim”lerine müdahale eder, bunlar için yasa maddesi yokken üstelik. Anlatıcı hikâyecinin “aşk hikâyesi” yazma çabası, “dedikodulara yol açacağı” gerekçesiyle engellenir, buna karşılık demiryolları sayesinde ekmek parası kazanan hikâyecilerden “sadece bu konuda hikâyeler” yazmaları istenir. Örnek ise şefin kendisidir, şef “demiryollarının dışında bir iş yapıyor muydu” ki hikâyeciler de başka şeyler hakkında yazabilsinler. Şefin yaptırımlarına “ister istemez” boyun eğen hikâyecilerin, asık suratlı şefe “her gün demiryolları ile ilgili yeni konular bulmanın zorluğunu anlatma” çabaları boşunadır. İstasyondan atılmak bir bakıma aç kalmak demektir ancak daha da kötüsü şefin, aleyhlerinde raporlar yazıp “üst makamlara” ileteceğini söyleyerek hikâyecileri tehdit etmesidir. Sokrates’den, ‘vatana ihanet’ gerekçesiyle Romanya’ya sürülen Övidius’a ve o sıfır tahinden bugünlere, düşünerek yazanlar bu “üst makamlar” heyulasından kurtulamadı gitti.

Hikâyecilerinizi, savaş yıllarında hangi rüzgârın oraya attığı belli olmayan “ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağ başı kasabasında”, “adı bile sadece yan duvara, badananın üstüne yazıldığı için silinip gitmiş” istasyonun sizinle bir ilgisi var mıdır ‘öğretim üyesi’ Oğuz Bey? Bu soruyu, önce kurmacanın kitabını yazmış sonra da kurmaca kitap/lar yazmış Murat Gülsoy düşürdü aklıma, inanın. “Ülkemizde üniversitenin bilimsel özerkliğinin üzerinde her zaman demoklesin kılıcı sallanmaktadır. Hatta bu kılıç zaman zaman kelleleri uçuran bir giyotine bile dönüşmüştür. Bu öyküde tasvir edilen istasyon pekâlâ Atay’ın bilinçdışından sızan bir üniversite imgesi olarak okunabilir. Üniversite de tıpkı istasyon gibi devlete ait bir binadır, öğretim üyeleri yan yana bir örnek odalarda oturur, devletin verdiği daktiloda bir şeyler yazmaya çalışırlar, her yıl öğrenciler gelir ve gider, tıpkı istasyona uğrayan yolcular gibi… Ülkemizde öğretim üyesinin özerkliği her zaman sorunludur. Hükümetler sık sık maaşlarını ödedikleri profesörlerin kendileri gibi düşünmesini beklerler ve bunu kendi üslupları dahilinde dile getiriler. Öğretim üyesi sıklıkla toplum yararı ile devlet yararı arasında kalır ve hatta baskı görür.”20 Bu durumda siz de ben bu yazıyı yazarken ölen Kemal Karpat’ın deyişiyle “devlet adına hareket eden, ruhsuz, kalpsiz ve insanları hiçe sayan bu ‘ejderha’nın maskesini indirmek” eyleminde bir “entelektüel” olarak “gizli biçimde işleyen baskıcı iktidar mekanizmalarını görünür kılmaktan ibaret”21 rolünüzde gayet başarılı olmuşsunuz diyebiliriz.

Beni asıl üzen, istasyon şefinin üniformasının hikâyenin sonunda hikâyecinizin üstünde kalmasıdır. Bu, çok tehlikeli bir durum Oğuz Bey! Siz, bu üniforma ile bir gün gelip de içini ve içtenliğini kaybedecek ‘yazı’nın, bir tür profesyonelleşme göstergesi olarak bizzat kendisinin iktidar aracı olacağını nasıl kestirdiniz, hayret ediyorum doğrusu.

Oğuz Bey,

Bu ülkenin, piyasa edebiyatının hükmettiği bugünkü edebiyat piyasası için, anlatıcı hikâyecinizin “Biz de öteki satıcılar kadar bağırıyorduk malımızı satmak için.” cümlesinin romanı denilebilir. Bir cümleden bir roman, aşiretten imparatorluk çıkarmak ölçeğinde bir hacim genişlemesidir. Üç sözcük alıyorum o cümlenizden, akademisyenlerin “key words” yazımı türünden: “satıcı”, “mal” ve “bağırmak”. Bire bir eşleştireyim: satıcı-yazar, mal-kitap, bağırmak-reklam. Siz bir kâhinsiniz Oğuz Bey, bu ne öngörü böyle!

Hakkınızdaki bir yazısında, adınızın önüne “Kemalizmin Delisi” belirten isim tamlamasını ekleyen Nurdan Gürbilek’in, ustanız Dostoyevski’nin “hayatındaki acılı bir dönemi” anlatan Petersburglu Usta (J. M. Coetzee) romanını değerlendiren o kıskanılası yazısındaki, “mutlak şeyleşmenin hüküm sürdüğü bir dünyada yazarın felaketi anlatabilmek için ayağını basacağı bir yer kalmamıştır” (Sessizin Payı, 2015) cümlesi var ya tam orta yerindeyiz o “şeyleşme” sürecinin. Nesneleşen kitap değil yalnızca onunla beraber yazar, yayımcı, eleştirmen, okur… Edebiyat denklemindekilerin her biri, bir başkasını suçlayarak kendi şeyleşme sürecini olgunlaştırıyor bu piyasada, şairin diliyle “kaderde var” da sanki “bize ürküntü vermiyor” gibi bir durumdur yaşanan. Testler için örnek ‘kanıksama’ durumu.

Bu yazımdan birkaç ay öncesinde, “Neyse ki biz ‘okudukça biraz daha insan’ olacağız ya, ses verelim yine de “Demiryolu Hikâyecileri” öyküsünün ‘okur’ arayan sorusuna.” cümlesiyle bitirdiğim yazımdan ekleyeceklerimle sonlandırayım istiyorum. Bourdieu’nun, “ters yüz edilmiş bir ekonomik dünya”sında George Sand’a yazdığı mektupta Flaubert, “Kitleye seslenmedikçe onun da size para kazandırmaması doğaldır.” (Sanatın Kuralları, 2006) derken ‘yazar’ın, ‘satıcı’ olup olmama seçeneğindeki iradesini vurguluyor. Kaldı ki çok daha önceleri Erasmus, sonuçta “bilge bir yazarın, kendi gibi dört sefil tarafından övülmek zevkini tatmak” dışında bir kazancı olmadığı halde yazdıkları sürece “zihinleri hep işkencede” olan nitelikli metin yazarlarının rezil ve sefil oluşlarını alaycı dille anlatır. Buna karşılık deliliğin ilham verdiği “havailikler, saçmalar” yazanların ise “ne kadar mutlu” olduklarını söyleyerek ekler: “Ne zahmet, ne çalışma bilir, aklından geçeni yazar, heyecanlanmış düş gücünün bütün hayallerini kitap şeklinde bastırır, metinlerinden hiç silmez, hiç düzeltmez, bilir ki yayımladığı saçmaların çılgınlıkları oranında hayranları olacak, yani delilerle cahillerin sayısız sürüsünü büyüleyecektir.” Bütün bu kazançlar yanında, “birkaç âlim ve ince kimse eserleri okur da hor görürse onun umurunda” değildir. “İki üç makul şahsın ıslıkları, her taraftan toplayacağı sayısız alkışların parlak gürültüsü ile bastırılacak değil mi”22dir ki. Yayın dünyasında, birbirinin yerine yazan hikâyecileriniz benzeri “gölge yazar” sayısının çoğaldığını eklersek bu aymazlığın ‘satış’ gerekçelerine Rilke’nin deyişiyle ‘yazmasak ölür müydük’ diye sorasımız geliyor. Dikkatle bakın bugünün yayıncılık ortamına, edebiyat/kitap cephesinde değişen bir şey yok. Durum, modern dünyanın “metalaşma” sorunu olduğu kadar, “Üretici Olarak Yazar” (1934) başlıklı yazısında burjuva basını ile Sovyet basınının edebiyata yönelik yaklaşımlarını değerlendiren Walter Benjamin’in, edebiyatın “derinlikte yitirdiğini genişlikte kazandığı” yönündeki vurgusuyla özetlenecek türden.

Burası Türkiye’dir ve bu ülkenin edebiyat ortamında beylik sözler, (ç)alıntılar, anekdotlar iyi iş görür Oğuz Bey! Şiir çalmakla suçlanan divan şairi Mesihi’nin savunmacı deyişiyle ‘başkasının çiğnediği lokmayı yutmaktan midesi bulanan” değildir burada hiç kimse. Müşteri telefonlarına bakan pizzacı benzeridir yayımcı, idraki iğdiş edilmiş, yani öykünüzdeki hikâyecilerin yazdıklarını “yüzlerini buruşturarak ‘bunları biliyoruz, yeni şeyler yok mu?’ diyerek bayat hikâyeleri” hikâyecilerin suratlarına fırlatan ve yataklı vagonda tıka basa yedikten sonra gece yarılarında tekrar acıkan yolcular türündeki okurun taleplerine uygun kitapların yazıcılarını, pizza servis elemanları hızıyla gönderir imza günlerine, amaç müşteri memnuniyetidir kuşkusuz. Kaskını çıkarıp da nefis kokulu pizza paketini sabırsızlıkla bekleyene uzatan servis elemanıdır, kitabın kapağında adı yazılan salonun başköşe oturucusu. Sizinle başlar önce, sözü tırnak içine almadan “kitaplar için acı çekiyorum, hepsi benim için yazılmışlar gibi” der. Ardından Sait Faik yetişir onun imdadına, “yazmasam deli olacaktım” beyliğini savurur, kitaba ödeyeceği paranın çektireceği fotoğrafa denk gelip gelmeyeceğini hesap edenlerin yüzlerine doğru. Kitaplı gösterinin finali yine sizin, “ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba” sorunuzun metaforik söyleniş biçimiyledir. Sizin hikâyecileriniz, istasyon yolcularına “elma, ayran ve sucuk ekmek” satanların arasında hikâye satmak için işini bağırarak yapmak zorundaydı oysa gösteri salonundan çıkan merkez memuru muharrir, yayın evi muhasebesine ‘işlem tamam’ haberi iletiyor oldukça alçak bir sesle. Durum, ‘ayranım budur, yarısı sudur’ sadeliğinde, istasyon şefiniz eseriyle övünebilir.

Oğuz Bey,

Burada bitirip sahneden çekilmem gerekiyor. Hikâyecinizin cevap bekleyen son cümlesi, “Ona eşlik eden okur olmaksızın yapıtın metinde biçimlen[diril]işi edimi de yoktur ve metni kendine mal eden okur olmaksızın metnin önünde açılıp serilen dünya da yoktur.”23 sözüne götürüp bırakıyor bizi. Öykünüzün sonunda, satıcı hikâyeciden ‘yazar’ hikâyeciye ve hikâye alıcı müşteriden hikâye okuyucusu ‘okur’ kişiye ulaşmak önemli dönüşüm kuşkusuz. Bu oluşum, şefin gidişinden çok estetik çabayı sürdüremeyen iki hikâye satıcısının ‘yazar’ olamayışı sürecidir. Açık söyleyeyim, ortalık tavsadıktan sonra istasyonda yalnız başına şefin üniformasıyla dolaşan hikâyecinizi gözümün önüne getirdikçe onun soru cümlesindeki “sevgili” sözcüğünün muhabbet değil de bir tür intikam içerdiğini düşünüyorum her nedense.

Siz şimdi bana, ‘konum at’ demeyecekseniz yerimi söyleyeyim size: Ben, buralarda bir yerdeyim, tam olduğum yerde, bilesiniz! 

Hâşiye:

1-R. Aslıhan Aksoy Sherıdan, “Oğuz Atay’da ‘Okurluk Halleri’”, Oğuz Atay İçin Bir Sempozyum, H.İnci-E.Türker (Ed.), (İstanbul: İletişim Yay., 2009), 136

2-Yıldız Ecevit, “Ben Buradayım…” Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası, (İstanbul: İletişim Yay., 2005); Bu yazıda, kitabın 2017’deki 8.baskısından yararlanılmıştır.

3-Walter J. Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür, çev. Sema Postacıoğlu Banon, (İstanbul: Metis Yay., 2010), 124

4-Semih Gümüş, “Ben Buradayım Sevgili Okuyucum, Sen Neredesin Acaba?”, Oğuz Atay’a Armağan, Handan İnci (Ed.), (İstanbul: İletişim Yay., 2007), 268

5-Yıldız Ecevit, a. g. y., 496

6-Yıldız Ecevit, a. g. y., 496

7- Rauf Mutluay, Pas Demiri Yiyor, (İstanbul: Dünya Yay., 2003), 15

8-William L. Randall, Bizi ‘Biz’ Yapan Hikâyeler, çev. Şen Süer Kaya, (İstanbul: Ayrıntı Yay., 2014), 64

9-Yıldız Ecevit, a. g. y., 15

10-Sait Faik Abasıyanık, Hikâyecinin Kaderi, (İstanbul: YKY, 2005), 56

11- William L. Randall, a. g. y., 141

12-Melike Saba Akım, “Anlaşılmamak Kâbus, Anlaşılmaksa Bir Düş”, Korkuyu Beklerken Gelenler Oğuz Atay Öyküleri Üzerine Yazılar, Hilmi Tezgör (Ed.), (İstanbul: İletişim Yay., 2011), 270

13-Sigmund Freud, Sanat ve Sanatçılar Üzerine, çev. Kâmuran Şipal, (İstanbul: YKY, 2007), 109

14- Notos dergisinin başlattığı bu yeni tartışmaları keşke siz de takip edebilseydiniz. Bilesiniz ki “sevgili okurum” bildikleriniz şu yazıya bakacaklardır: Hatice Bildirici, “Tutunamayanlar Polemiği”, Hece 258/259/260, Haziran-Temmuz-Ağustos 2018; “Özel Sayı: Türk Edebiyatında Polemikler”

15-Massimo Fusillo, Edebiyatta Estetik, çev. Fisun Demir, (Ankara: Dost Kitabevi Yay., 2012), 63

16-Robert Escarpıt, Edebiyat Sosyolojisi, çev. Ali Türkay Yazıcı, (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1968), 50

17- “Beyaz Geceler, Dostoyevski’nin hür bir insan olarak, sırf bir şeyler yaratmak zevkiyle yazdığı sonuncu kitaptır. Bundan böyle yazmak onun için yalnızca şunu ifade edecektir: Para kazanmak, borçlarını ödemek, taksitlerini yatırmak. Yazmağa başladığı her eser, ilk satırından itibaren, daha önce aldığı bir avansı kapatmak için bir rehin vazifesini görecektir. Eserini daha doğmadan sattığı önce için, yazarlık mesleği kölelik halini almıştır.” Stefan Zweig, Dünya Fikir Mimarları II, çev. Ayda Yörükan, (Ankara: Türkiye İş Bankası Yay., 1991),100

18- Michel Foucault, İktidarın Gözü, çev. Işık Ergüden, (İstanbul:Ayrıntı Yay., 2015), 23

19-Theodor W. Adorno, Edebiyat Yazıları, çev. S.Yücesoy-O. Koçak, (İstanbul: Metis Yay., 2012), 41

20-Murat Gülsoy, “Demiryolu Hikâyecileri’nin Ubormetengası” Oğuz Atay’a Armağan (Ed. Handan İnci), (İstanbul: İletişim Yay., ), 347

21-Michel Foucault, a. g. y., 48

22-Erasmus, Deliliğe Övgü, çev. Nusret Hızır, (İstanbul: Kabalcı Yay.,2000), 128-29

23-Paul Ricoeur, Zaman ve Anlatı 4, çev. A. Altınörs-U.Öksüzan, (İstanbul: YKY, 2013), 276

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ