Esra Sağlık’tan Sevgi Soysal’a Mektup

Esra Sağlık

Yazarın şu ana kadar yazılmış 6 makalesi bulunuyor.
  • 22 Temmuz 2020
  • 173 kez görüntülendi.

Sevgi Soysal’a

Merhaba Sevgi,

Kimde ne iz bıraktığımı bilemeyişimin muazzam bir giz olduğunu düşünmüşümdür. Ben bunu öğrenemeyeceğim belki ama senin, yürürken geçtiğin her yere bir iz bıraktığını bilmeni isterdim. Gerçi senin gizle ya da bilinmeyen şeylerle ilgilendiğini pek düşünmüyorum. Yaşadığın coğrafyanın gerçekleriyle ilgilenmen, yazma eyleminde kendi iç buhranlarını sadece araç olarak kullanman, oklarını havaya değil hedefine fırlatman bunu kanıtlıyor.

            Biliyor musun, seni hiçbir zaman hüzünlü bir prenses gibi görmedim. Yaşamın, aşkların, evliliklerin hepsi ama hepsi senin vazgeçişlerinin eseriydi. Bir şey için başka bir şeyden vazgeçtin. Kurgulayıp yazanlardan değil yaşayıp yazanlardan olduğunu Ela’yla tanıştığımda  anlamıştım. Ela, senin iç sesindi. Ela, toplumdaki çoğu kadının iç sesiydi. Hayatı el yordamıyla tanımaya çalışan küçük kızların, genç kızlığa ve kadınlığa sancılı geçişleri Ela’da ete kemiğe bürünmüştü.

            Toplum, elinde kırbacıyla kurallar dayatıyor, kendince erkeklik ve kadınlık sınırlarını çiziyordu. Durmadın, duramadın. Yalnızca bir kez bahşedilen yaşam hakkını, hayat sana nerden vuruyorsa oradan savundun. “Yol yürüyüş öğretir.” diye bir söz var. “Yürümek” romanında adımlarını atan Ela ve Mehmet, hep bu sözü imledi bana.  O dönemin toplumunda ne varsa ters giden, can yakan o aktı mürekkebinden.

Yaşadığın sıkıntıların seni melankolinin pençesinde kıvranan hüzünlü bir prensese dönüştüremediğini söylemiştim daha önce. Belki de dışarıya hiç yansıtmadın. Merak ediyorum, “Yürümek” müstehcenlik gerekçesiyle toplatıldığında korkmadın mı? Ya da Mamak Cezaevi’nde sana “Bir Öğle Vakti”ni yazdıran güç neydi? Hiç bıkmadan devam etmeyi hangi iksire borçluydun?  Kendi sorunlarını, eserlerinde yaşadığın toplumun sorunlarıyla  evrensele taşıdığını gördükçe günümüze bakıyorum. Dudaklarımdan dökülense: “Değişmedi Sevgi, hiçbir şey değişmedi.”

İletişimde ve ulaşımda ilerledik ama medeniyette hala ilerleyemedik. Şule, bir binanın bilmem kaçıncı katından düşüp öldüğünde, “ O saatte orda ne işi varmış.” dediklerinde yaşasaydın, ne yazardın Sevgi?  Bugün bu mektubu yazarken bazı şeylerin değişmediğini daha net görmek, bireylerin insanlaşma sürecine dair umutlarımın azaldığını hissetmeme neden oldu. Düşünsene Virginia’nın “Kendine Ait Bir Oda”sını okurken karşıma çıkan olgular ve olayların şimdi sadece mekan ve zaman kılıklarının değiştiğini görüyorum. “ Neden kadın Shakespeare yetişmemiş?” sorusuna cevap arayan Virginia, cinsiyetçilik konusunda insanı hayrete düşüren satırlara imza atmış. Sanırım günümüzde de hayrete değil dehşete düşüren olaylara tanık olmak sana yazmama sebep oldu. Her şeyin sanallaştığı bir çağdayız. Hatalarımızla, hırslarımızla, sevgisizliğimizle yüzleşemiyoruz. Bir suçlu aramak tam da burada yürürlüğe giriyor. Kadın ya da erkek olmanın değil insan olmanın acısını duymak için yüzleşmemiz gerekiyor. Beni anlıyor musun Sevgi?  Yüzleştiğin her şeyin bedelini ödeyen bir kadın olarak şimdi bu çağda yaşasaydın yazarak direnç sağlardın. Çünkü sen, sanatı da yaşamak gibi ciddiye aldın. Yazının yaşamı dönüştürme gücüne inandın. “İşte bu yüzden yazmak bir can simidi, işte bu yüzden yazmak planlı bir eylem, işte bu yüzden daha çok yazılmalı Özgecan, Emine,Ceren ve Pınar” dediğini duyar gibi oluyorum. Senin kadar cesur olabilir miyim bilmiyorum ama doğru yetiştirilmeyen her çocuğun, izlenen her türlü kirli siyasetin toplumda derin yaralar açacağını söylemekten asla vazgeçmeyeceğim.

Veysel Çolak, “Milhan’a Mektuplar”ın girişinde “…Ne denli yetkin bir düşünce üretirseniz üretin; bunu algılayıp benimseyecek, yaşam biçimi haline getirecek öznelere gereksinme vardır. Hayatı yeniden kuracak bu eylemli özneler her çağda beklenmiştir, bundan sonra da beklenecektir. Çünkü hayatın kendiliğinden yenilenmesi, insana ilişkin soruyu değiştirmiyor, yani sorular ve sorunlar kalıcı, önemli olan bunlara kesintisiz yeni yanıtlar verebilmektir. Bu olmayınca insani değerler sürekli aşınıyor; birbirimiz için azalmaya uğrayıp “birlikte yalnızlıklar” yaşamaya koyuluyoruz. Bu kapitalizmin insanlara dayattığı ve benimsettiği bir tasarı… Parçalar ve parçalanmalar çağını yaşıyoruz bu nedenle” diyor. Bu parçalanmalar, sevgisizliğe, iki yüzlülüğe, yalnızlığa ve tabii ki cinsiyetçiliğe de neden oluyor.  Belki de sen de bununla mücadele etmeye çalıştın.

Namus, sen yaşarken de dişil bir kavramdı  ne yazık ki şimdi de  öyle. Doğunca aileye değil kültüre doğuyoruz sanki. Bunu öyle ince işlemişsin ki söylemeden geçemeyeceğim. Şu cümlelerin her zaman sarsıcı gelmiştir bana: “  Karton kutulara doldurduğu tabak, çanak, iskemleler, masalar, bir evi kuran bütün ayrıntılar taşındı eve. Tencerelerinin birinin içinde eski evden bir hamam böceği gizlenmiş. Tencereyi ters çevirip böceğini yere düşürdü; ezdi ayağıyla. Kaynanaların öpülen elleri, kabul günleri, uysal gelin bakışları, gülücükler, titiz bir ev kadını görünme çabaları, yuvayı yapan dişi kuştur numaraları, ovulan lavabolar, tencere karaları, bir hamam böceği gibi kolayca ezilebilir mi? Şimdi ezdiği bu böcek, kim bilir, bütün tencerelerin gizlerine nice yumurtalar bırakmıştır.” (Yürümek) Bu sarsıcı cümleler sosyolojik bir tespitin sanatsal dışavurumu değil de nedir?  Bu satırları okuyan kaç tane  kadın kendinden bir şeyler bulacaktır kim bilir. Topluma, onu oluşturan bireylerin ruhuna, derin kazılar yaptığını söylesem  abartmış olmam. Arkeoloji okuduğun yıllarda mı aklına koymuştun bu çeşit bir kazı yapmayı?   Füruğ’u okuduğumda da aynı hislere kapılıyorum. İkiniz de hayat çizginizle kaleminizin yoldaşlığını; ezilen, yaşamın ucuna itilen kadınlara ulamışsınız. Seni senden öğrendiğim cümlelerden biri: “Bir insanı değiştirmek tek bir insan işi değildir. Bu bir düzen, bir çevre, bir coğrafya konusudur.‘’  Böyle söylemiştin Şafak’ta.

Ölmeden önce “Hayatı sevdim, insanları sevdim ama yenildim. Şimdi ölümü bekleyen biri olmak istemiyorum. Bu bana ters geliyor işte” demiştin. Sevgi, bir yandan bunları söylerken bir yandan da “Hoş Geldin Ölüm”ü yazabilen naifliğinden öperim.

                                                                                      

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ