Pelin Buzluk’la Söyleşi

  • 03 Ekim 2018

“Yazarken hem ortak tarihimizle hem de kişisel tarihimizle ve belki bu ikisinin giriftliğiyle yüzleşiyoruz.”

 

 

Okan Yılmaz: Herhangi bir şairin/yazarın edebiyat serüveni tartışıldığında ilk kitabın bazı acemilikleri doğal karşılanır. Edebiyatçının ilk kitapta kendi dilini aradığı aşikârdır. Hiç şüphesiz, Deli Bal sıkı bir kalemin habercisiydi. Ancak ben bir okur olarak dilinizi Kanatları Ölü Açıklığında ile bulduğunuzu düşünüyorum. Bence kitabın en özel öyküsü “İbrahim Dağı”. Geçmişindeki bir lekeyle yüzleşmek için memleketine dönen bir kahramanın monologunu dinliyoruz. Siz, o “lekeli suç”u anlatmakla kalmıyor, gösteriyorsunuz. Peki, edebiyat bir yüzleşme midir? Bu yüzleşmede öykünün rolü nedir?

Pelin Buzluk: Edebiyat sadece bir yüzleşme değildir elbette ama yüzleşmeleri de beraberinde getiriyor. Okurken ve/veya yazarken keşfe çıkıyoruz. Bu keşifler arasında kendi kişisel tarihimize bakışlar da var. Özellikle yazarken hem ortak tarihimizle hem de kişisel tarihimizle ve belki bu ikisinin giriftliğiyle yüzleşiyoruz. Öykü, doğası gereği, bunu dar alanda, daha derin bir biçimde yapıyor.

 

O.Y.: En Eski Yüz (İletişim Yayınları, 2016), bir karartma gecesini işlediğiniz öyküyle karşılıyor okuru. Kahramanın gerçekleri öykünün sonunda alaşağı ediliyor. Yalnızca kahraman değil, kahramanla birlikte okur da soru işaretlerine ulaşıyor. Bir bakıma Tomris Uyar’ın “açık uçlu son”ları gibi. Metni tamamlamayı okura bıraktığınızı söyleyebilir miyiz?

P.B.: Ben aslında metnin tamamlandığını düşünüyorum. O öykünün (“Su İşi”) hikâyesinde bile isteye eksikler bıraktım ama yaşam dünyasını dört başı mamur şekilde kurduğuma inanıyorum. Okurun imgelemi orada bir yaşantı sürebilir artık. Daha fazlası okuru azımsamak olurdu.

 

O.Y.: Hayat, izbe bir meyhanede tek başına bir kadın. “Dördüncü”nün o kadını, erkek şiddetinden kaçıyor ve tanımadığı bir kadının evine sığınıyor. Sonunda hayat çizgisinden aşağı akan kan domurunu görüyoruz. Biz, öykü atmosferinde bu duruma tanıklık ederken bir yandan “dışarıdaki” hayatımızda Anıt Sayaç saymaya, kadına karşı şiddet artmaya devam ediyor. Şiddetin her türlüsünü konuşmak bile yaralayıcı, ancak sustuğumuzda o “akıl tutulması”nı yok saymış oluruz. Şiddetin öykünüzle ilişkisi için neler söylersiniz?

P.B.: O öyküde “yara” ile ilişkimizi deşmek istemiştim. Yaralarımızın rehberliğinde yaşıyoruz. İyileşmeyen, irinini akıtamadığımız yaralar kendilerini doğruluyor, yenilerini getiriyor. Bir yarayı unutmak, onunla yüzleşmemek için yeni yaralar açabiliyoruz. Bu öyküdeki sorgulamanın atmosferinde toplumsal yaralar da yer etmiş, öykü kişisini sarmalamıştı. Duramıyordu, hem izin vermiyorlardı hem de belki bir kaçışın içindeydi. Durduğu zaman ancak yaraları hatırladı/hatırlatıldı. Pek tercih etmediğim bir şey ama öykü kurma düşüncemi de böylece epey açıklamış oldum.

 

O.Y.: Yakın tarihimizde Onur Yürüyüşü defalarca yasaklandı. Homofobik/transfobik cinayetlerin sayısı günden güne artıyor. Bireyin cinsel özgürlüğünü ve görünürlüğünü yok sayan bu heteroseksist düzene karşı siz “Tozlu Cennet”le toplumsal cinsiyet rollerini yıkıyorsunuz. Öyküden yola çıkarak bir insanın alıştırıldığı sınırları aşıp benliğini yaratmasını konuşalım mı?

P.B.: O öykü benim kişisel eğitimimde önemli bir noktayı işaretliyor. Hiçbir zaman homofobik olmadım ama bu bir şanstı, çünkü arkasında bir bilinç barındırmıyordu. Sonraları bakmak ve anlamak için homofobik olmamanın yetmediğini anladım. Bu öykünün yazım süreci bu açıdan benim için bir okuldur. LGBTİ+’lardan da hep olumlu dönüşler aldım, beni en çok gönendiren de bu güzel tepkiler oldu.

 

O.Y.: “Uçurum”, düş atmosferinden acı gerçeklere doğru salınan bir kız çocuğunun öyküsü. Dünyayla barışıyorum, bana Turgut Uyar’ı hatırlattı. Bu vesileyle “sevdiğim yazarın sevdiği şairler”i öğrenebilir miyim?

P.B.: Turgut Uyar ve İlhan Berk’in şiiri okuya okuya benim öykülerime sinmiş olmalı. Dizeyi direkt almasam, bozup bariz bir şekilde yeniden kurmasam bile ya fonetik, ya cümle kuruş biçimim ya da kurgu düşüncelerim en çok bu iki şairin şiirine temas ediyor herhalde. Edip Cansever’i ve Ece Ayhan’ı da çok severim. Türkçeymiş gibi güzel çevrilen şairlerden Füruğ Ferruhzad, Edgar Allan Poe ve Comte de Lautréamont da imgelemime, sesime mutlaka sinmiştir.

 

Fotoğraf: Mustafa Çetinkaya 
Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ