Demet TUĞRUL
Aylardır elimde, çantamda, masamda, zihnimde Kambur… İçimde bir burukluk… Aklımı allak bullak eden çağrışımlar, sevdaya en karasından bulaşmış ama sevilmemiş, yalnızlıklarıyla hemhâl olmuş kahramanların kemikleşmiş sancıları… Tüm bunlara inat, ansızın yeşeren umut ve ardından umudun üzerini kaplayan “olmazlara olurlanma” nın yaşattığı hayal kırıklıkları, yaşanamayan ve yaşanamayacakların bedbahtlığı…
Necati Tosuner’i düşünüyorum. Onu bir kitapla nasıl bu kadar iyi tanıdığıma şaşıyorum.
Bu konuda kendimle bir zıtlaşma başlatıyorum; Necati Tosuner ile ilgili röportajları okumaya, katıldığı etkinliklerin videolarını izlemeye koyuluyorum.
Bir yazar nasıl bu kadar cesur olabilir? Nasıl bu kadar şeffaflıkla dışavurabilir en derinindeki sancılarını, korkularını, arzularını, reddedilişlerini, umutlarını, umutsuzluklarını, yalnızlığını; şaşırıyorum.
Kambur’a dönüp arka kapak yazısındaki o cümleyi tekrar tekrar okuyorum: “Dört yaşından beri sakatlığını yaşıyor.”[1]
Sisifos’un kayasını yılmadan taşıdığı gibi Necati Tosuner de “Derdimi anlatmak derdim olmuştu.”[2] diyerek yıllarca taşımış durmuş, henüz dört yaşındayken evlerinin tavanına asılı salıncaktan düştüğü için sırtında oluşan kamburunda biriktirdiği öykülerini.
Sisifos’un kayasının her yuvarlanışında hissettiği hırsla, Tosuner de yine yeniden kalemiyle direnmeye, satırlarda yükselmeye devam etmiş, ediyor ve her okunuşta edecek sonsuza kadar.
Okuduğum her röportajında, izlediğim her videosunda umuda davetiye çıkaran sesinin ve gözlerinin içinden yayılan gülümsemesinin ardındaki gücü yakalıyorum. Bu gücün edebiyat olduğunu biliyorum. “Yazmak… Yazarak anlatmanın bilinçle edinilen tutkusu. Tutku… Yazıyor olma sevinci. O “yazıyor olma” sevincine erişme dürtüsü. Ve bir zamanlar bir şeyler yazmış olmak… Bir huzurevi rahatlığı!”[3]
İşte bir huzurevi rahatlığı içinde ama kalemi hiç çekinmeden kendine ve kendi gibilere batırarak yazdığı on dört öyküsünü topladığı üçüncü kitabına tüm cesaretiyle Kambur adını veriyor. Bu kitaptaki karakterlerin kimi bir bacağından kimi kolundan sakat kimi de kendisi gibi kambur…
Kambur’daki on dört öykünün ilki İki Gün’de ( bu hikâye TRT 1971 Sanat Ödüllü almıştır.) yer alan şu satırlarda Necati Tosuner, yazarlık manifestosunu öykünün topal kahramanı Remzi, dile getiriyor:
“Birden ışığı yakıyorum. Yatağın altındaki bir sandık dibinde buluyorum onu. Eskinin defteri… Ben, bir büyük yazar olacaktım. Ve sakat insanları anlatacaktım, kendimi yani… Alabildiğine yürekli ve… Kaldı. Ne güzeldi!”[4]
Kitaba adını da veren üçüncü öykü Kambur’da bu yürekliliği aşıyor Necati Tosuner. İsimsiz öykü kahramanın kamburunu, konuşturuyor. Kamburunu dile gelişi; o kadar doğal bir şekilde gerçekleşiyor ki, o kadar rahat bir üslupla, böylesi fantastik bir sahne metne giriyor ki okuyucu olarak hiç şaşırmıyoruz. Böylece yazarın başarısı da bir kez daha öne çıkıyor:
“Bana niye kızıyorsun anlamıyorum. Hiçbir şey bildiğim yoktu, küçüktüm.
Biri senin sırtına yapıştırdı beni. Sen de pek küçüktün, anlamamışsındır ne olduğunu.
Sonra birlikte büyüdük işte. Doğru, benim yüzümden biraz güç büyüdün, kısa kaldın, ama bana niye kızıyorlardı bilmiyorum, ama ben değildim.
Belki bana danışılsaydı ben de seni isterdim bakarsın. Sen hiç sevmedin beni. Hep kızdın, gün geçtikçe daha da büyüdü kızgınlığın.
Oysa hiçbir şey de yaptığım yoktu. Çok bir şey yaptığım yoktu yani… Anlatamadım bunu sana. Hiç anlatamadım. Hiç anlamadın yani beni. Tanımadın bile! Sonra da sevmedin. Bir sen mi, hiç kimse sevmedi. Yüzlerini buruşturup geçtiler hep. Hadi, onlar neyse ne… Sen sevmeliydin. Sevmelisin. İnsanlar beni beğenmiyorsa ne yapabilirim? Bir de sen, onların benimle ilgili düşüncelerine bunca değer verirsen hele… Biliyorum, tiksiniyorsun benden. Ağız açarsan bana sövmek için açıyorsun sanki. Daha olmadı mı, aynanın karşısına geçip yumrukluyorsun beni. En kötüsü de geceleri. Hani, aklıma kimi şeylerin yıldırım gibi indiğinde…
Ne istiyorsun ne yapayım istiyorsun? Oldu işte, dönemeyiz ki… Hem niye? İnsanlar şunu bunu düşünüyormuş da benim için… Değer mi? Öyle, belki öyleyim, çirkin bir çıkıntıdan başka şey değilim belki. Ama ben, ben niye çirkin olayım yani?.. Ve tiksindirici… Sanki insanların pek.. pek sanki.. güzellikleri akıyordu da… Hiç bile aldırmıyorum. Kızma, sana da aldırmıyorum. Yok, bütün bütün aldırmıyorum değil, kuduruyorum kiminde, kuduruyorum. Hani, ‘pis kambur’ demiyor musun, istiyorum ki sen vurdun mu yumruğu, içeri geçeyim, vur vur.. geçeyim içeri ve bitsin. Bitsin ve sen kurtul. Kurtulmaksa, kurtul işte.”[5]
Kitabın son öyküsü Çok Şey’de bu sefer öykü kahramanı, (yine isimsiz) kamburuna sesleniyor:
Ey Kamburum! Yüce Kamburum! ‘Nasılsın?’ diye soruyorlar bana. ‘Eh,’ diyorum, ‘evde kalmış kızdan hallicene…’ Gülüyorlar. Bir de bunu öğrendim işte: ‘Ooo, çok iyiyim…’ diyeceksin. Diyeceksin ki, kudursunlar. Bakma, ‘Aman aman pek sevindim…’ derler ya, kudu-rurlar. Sonra, ‘Hadiii, abazanlıktan kendi kendini yediğini mi saklayacaksın bizden?..’ gibisine bakarlar adamın yüzüne.
Sen, ‘Ooo, çok iyiyim…’ diye yinele, ki bir iyi kudursunlar. Kamburum, biz, onları ürkütmekten bile çekindik, ama kudurtmaktan bile çekinmeyeceğiz bundan sonrası. Benim için ‘insanları sevmiyor’ diyorlar. Ey Kamburum! Saygıdeğer Kamburum! Biliyorum buna da alışacağım, neye alışmadım ki?.. Yenilgiye, yaşanmazlığa ve kadınsızlığa… İnsanların anlamazlığına ve aldırmazlığına alışmadım mı? Boş vermeye belki biraz da… Ezikliğe, yıkıntıya ve umutsuzluğa alıştığım gibi buna da alışacağım, biliyorum. İnsanları sevmiyor’ diyecekler, sanki kendileri pek…
Oysa, insan’a tapan ben değil miydim? Bilinmez, diyelim doğrudur dedikleri, belki insanları sevmeyen biriyim, tıpkı onlar gibi. İnsanları sevmeyen… Kendilerini sevmemekle suçluyorlar ya beni, sonra sakatlığıma verip, bağışlıyorlar. Ama sakatlıktan falan değil, ne dedim, olsa olsa onlar gibi biriyim.
Yok, pek sevmedim bu işi. Hep onlar gibi olmaya çabaladım da onlar gibi olmak şimdi, yok, bunu hiç beğenmedim. Ve beni kendilerine yakıştıramayan onlardan başka olmak istiyorum. Onlar gibi ha?.. Bunun pek de övünülecek bir şey olmadığını anlıyor musun Kamburum? Anla, bir güzel anla da yücelt, sev, beğen kendini. Benimki pek yanlış başladı. İnsanlar beni ezdiler, kendilerinden aşağı gördüler beni… Ben de kendimi ezik, aşağı sandım, buna inandım oysa… Sevinebilirsin.”[6]
“Ey Kamburum! Gel, sen de benim gibi yap, olmazlara olurlanma. Bak, ben deniz kıyılarına gitmiyorum artık. Ve kızların gözlerine bakmayı da unuttum. Sanırım bacaklarına bakmayı da bırakırım yakında. Ve büyük düşler kurmayı da…”[7]
Bu satırlar zihnime mıh gibi çakılı kalıyor. Düşünüyorum yıllardır herkesten gizlemeye çalıştığımız kendi kamburlarımızı. Onları taşımak mı daha zor yoksa gizlemek mi? Ve onları herkesten gizlemeye çalışarak taşımanın da bir nevi “olmazlara olurlanma” demek olduğunu kabul ediyorum.
Yüreğimdeki Sisifos’a sesleniyorum: Bırak, artık yükünü, taşımak zorunda değilsin!” Hemen ardından masmavi bir umut yerleşiyor Sisifos’umun gözlerinde:
“Önce bir kâğıt gibi buruşturuyorum yaşamayı. Buruşuk, bumburuşuk bir şey oluyor avucumda. Sonra geliyor pişmanlık. Sonra geliyor umut: “Hele dur bakalım…” Ve bir büyük özenle düzeltiyorum kırışıklığını.”[8]
[1]Necati Tosuner, Kambur, Türkiye. İş Bankası Yayınları, II. Basım, Kasım 2017, arka kapak.
[2] Doğan Hızlan ile Karalama Defteri programından, TRT Arşivi
[3]Öykü Teknesi dergisinin Mart-Nisan 2010 tarihli 14. sayısında yayımlanan Zeynep Sönmez- Necati Tosuner söyleşisinden.
[4] Necati Tosuner, Kambur, Türkiye. İş Bankası Yayınları, II. Basım, Kasım 2017, s. 24
[5] Necati Tosuner, Kambur, Türkiye. İş Bankası Yayınları, II. Basım, Kasım 2017, s.72
[6] Necati Tosuner, Kambur, Türkiye. İş Bankası Yayınları, II. Basım, Kasım 2017, s.197,198
[7] Necati Tosuner, Kambur, Türkiye. İş Bankası Yayınları, II. Basım, Kasım 2017, s. 193,194
[8]Necati Tosuner, Kambur, Türkiye, İş Bankası Yayınları, II. Basım, Kasım 2017, s.75.


