Burçin Laçin ALTAY
Necati Tosuner, Sisli öykülerini sahiciliğin yaralayıcı tavrına karşı adeta bir koruma oluşturarak ve yaşamı göğsünün ince çeperinde yumuşatarak yazar. İstanbul ve Almanya mekânsal olarak bir anlamı pekiştirme durumunu oluşturur. 12 Mart gibi tarihsel olarak da derin izler bırakan zamanlar üzerinden anlatır öykülerini. Sislerin ardında kalan bir bakış ile sürekli tamamlanma arzusunda bir yaşamı; sürekli eksilen ve asla tamamlanmayan yönleriyle gösterir. Bu tamamlanma arzusu elbette ki yanında umudu da getirir. Ancak ne kadar eksik kalırsa kalsın umutsuzluk sisi sarsa da öykü evreni asla tükenmez, tüketmez. Bir diğer sayfada başka bir umut yeniden göz kırpar. Aslında bilir; mutlu son yoktur, ama umudunu hep diri tutar. Çünkü yaşama devam edebilmek için bu umut şarttır. Bu umudu da saklar sislerin arkasına belli belirsiz görünür ama orada bir yerde olduğu bilinir. Sisli öyküleri belki bize esas olarak bunu anlatmak ister.
Sisli öyküleri üç bölümde toplanır. Birinci bölümde; “Bir kıza söylenmemiş birkaç söz, Dirheme vur umudu, Cici-kaka, Dikenlikte gül çiçeği, Kibrit kutusu, Kıyıda” öyküleri yer alır. İkinci bölüm; “Günün atacağı, Wanted, Sisli, Güvercin” öyküleri ve son olarak üçüncü bölüm; “Su, hava ve güneş ışığı adı olarak: inge, İsa, Monika ve ben, “Özgürlük alanı”, Yengelerimiz, Yarım elma, Bir soru” öykülerinden oluşur. Bu öykülerin derinlerindeki anlamı arayarak kurgusal ve teknik olarak incelemeye çalışalım.
Bir Kıza Söylenmemiş Birkaç Söz
İstanbul öyküleri olarak düşünülen ilk bölümde yer alan öykünün ismi de kendi gibi sıcacık ve beklentili… Herkesin birilerine söyleyemediği birkaç sözü mutlaka vardır. Bu öykü de işte o söylenemeyen sözcükleri arıyor, buluyor ama yine söyleyemiyor, çünkü yine sislerin ardına gizliyor yaşamı… Umudu seviyor Necati Tosuner, umudu sevdiriyor: “Umutsa, isli bir yağ kandili olarak yanıyor yüreğimde, tükenmeyen bir kandil…” cümlesi de bunu ispatlıyor. İç sesini duyuruyor ancak yalnızca okuyucuya; “Bırakma beni, sil içimden şu korkuyu.” diye sitemleri, telaşları sıralıyor. Yanında sevdiği kız ile suskun, sadece bakışıyorlar, arada kısa, kesik bir kaç cümle. Ama sevgiyle söylemek istediği binlerce cümle içinde kıpır kıpır; “Düşün sevdiğim, diyelim bir pencerenin önündeyiz şimdi: Ve kırlara ve birden bir gümbürtüyle inen yağmura, sessizliğe ve esen yağmurun sesine, yeşile, ilkyaza; güneşe, sıcağa ve sarıya ve açık sarıya ve daha koyusuna sarının, güzün öncesine ve sonrasına, soğuğa ve kar örtüsüne ve yeniden kuş sesine, yürek çırpışına ve kan damarda dolanır gibi doğan ve batan dışarıya bakıyoruz. Birlikte ağarmış saçlarımızla, yemek odasının penceresinden…” Zamanın birlikte harcanmasının güzelliğini doğanın eşsizliğiyle bütünleştirerek bakışındaki sisi kaldırıp anlatıyor iç sesiyle… Duyulmuyor sesi, belki duyulsa da bir şey değişmeyecek ve gitmek isteyen yine gidecek… Bunu biliyor, ama duyguların umudunun yitirilmesinin zorluğunu da biliyor, susuyor. “Ben” dili ile anlatılan öyküde bilinç akışı tekniği ile iç sesini duyuyoruz. Anlatılmak istenen olay ise diyaloglarla güçlendiriliyor. O eksiklik, yarım kalma hissini verirken sözcüklerin çoğulluğu ile anlamı derinleştirerek kurguyu sağlamlaştırıyor.
Kibrit Kutusu
Yine ilk bölümde yer alan öykünün ismi bir metafor olarak da düşündüğümüzde bir giz ve yanmanın, ateşin hissini veriyor. Ben dili ile anlatılan öyküde bir ses duyuluyor, bu iç ses başkasının sesi; bir kayboluşun, kaybettiği birinin sürekli kulağımda yankılanan sesi. Ana karakterin kulağından gitmeyen ses en çok “Beni bırakma!” diye haykırıyor. Pişmanlık duygusunun ağır bastığı silinmeyen bir acının izlerini bir kaybediş ile anlatıyor. Acının çokluğundan Tanrı sorgusu bile yaparak inancın yitirilmesini duyuruyor. Bir yüzleşmenin hangi taraf için ağır bastığının sorgusunun da yapıldığı içsel çatışmaların psikolojik derinlikle anlatıldığı kalbin derinlerinde bir yere dokunan ve yine eksik kalmanın tanımını yapan bir öykü. Öykünün başı ve sonu aynı paragraflarla başlıyor ve bitiyor. Kendinden başlıyor anlatıcı ve en sondaki hissini en başta duyurarak bu hissin neden olduğunu aradaki yazında yine diyaloglarla güçlendirerek anlatıyor. Bazı acıların silinemeyeceğini, zaman geçse de hepsi kalacağını ancak yine de bununla yaşamamız gerektiğini hissettiren bir öykü. Kurgusal olarak anlatmak istediğini bilinç akışı ve zamanı, mekânı, olayı diyaloglara sezdirerek açıkça söylemeden bir bilmece çözer gibi anlamlandırması öyküyü daha da güçlü yapıyor. İlk başta duyduğu ses; “Böyleyken daha çok seviyorum saçlarını. Çözmek isteği uyandırıyor.” cümlesi bize öykünün çözülmek istediğini de duyuruyor bu da edebiyatın düz bir anlatımdan ziyade sözcüklerle oynanan oyunlarla yaşamın derinliğini hissettirmesi olduğunu bir kez daha gösteriyor.
Sisli
12 Mart bölümü olarak belirtilen ikinci bölümde yer alan ve kitaba ismini veren “Sisli” öyküsü yine içten, sıcak, samimi bir öykü. Yaşamın acı gerçekleri ifadenin narinliği ile söylenmeden hissettiriyor.
“Evi güzün yaptık.” cümlesi ve paragrafı ile başlayan öykü “Güzdü. Ağaçların yaprakları yoktu. Artık hep soğuktu.” diye devam ederken aslında yaşamın güz mevsimine geldiğini, sıcaklığın artık hissedilmediğini ancak ölümlerin, kayıpların, ayrılıkların çaresizliğini derinden hissettiriyor. Bir çocuk ağzından anlatılan öykü böylelikle daha gerçekçi daha sahici bir boyuta geliyor. Ancak bir çocuğun gerçekleri tam olarak algılayamadığı, ölüm ve ayrılığın anlamını bilmediği için bunlar büyüdüğünde sis perdesinin ardından kalacağını anlatıyor. Bu yüzden tüm geçmişin ve yaşamın zamanın ağırlığında kaldığını duyuruyor. Çocuklukta kalan anılar, acılar, travmalar yetişkinlikte bir sisin ardında kalsa da; insanın karakterini oluşturuyor. Zaaflarını, hassaslıklarını, gücünü, korkularını, kaygılarını ve temel olarak benliğini, egosunu, özünü belirleyen unsurları olduğunu gösteriyor. 12 Mart olaylarında ülkesini korumak uğruna çaba sarf eden daha sonra tutuklanan, işkence gören, kaybolan gençlerin, yaşamdan silinişini sadece bir yuvadaki küçük bir kardeşin nasıl etkilediğini anlatan ve bunu bu olaylardan hiç bahsetmeden yalnızca çocuğun gözünden bakarken hissedilen korku ve acı ile yapıyor. Öykünün son cümlesi ile bu hissi tamamlayan ve yaşamın artık böyle süreceğini duyuruyor; “Sisli bir geceydi.”
Su, Hava ve Güneş Işığı Adı Olarak: İnge
Almanya öyküleri olarak belirtilen üçüncü bölümün ilk öyküsü, doğanın güzelliğini sözcüklere taşıyan bir öykü; “Su, hava ve güneş ışığı adı olarak: İnge.”Sevecenliğin, sevginin, umudun çoğunluğuyla özlemi karıştıran, harmanlayan bir yapı sunuyor. Franziska adında Alman, sevecenliği dolup taşan, umudu gösteren küçük bir kız, öykünün yan karakteri ve ana karakter onu görünce içinde bir şey olduğunu söyleyen yazar; “İstiyordum ki adı İnge olsundu. Dursundu ellerimin titremesi, gönlümün eski çimenliğinde bir etki çiçek açsındı, artık açsındı.” diye iç sesini duyuruyor yine. “Ben” dili ile anlatılan öyküde yine bilinç akışıyla bambaşka düşüncelerle Ankara’ya özlemin, geçmişi özlemin, asıl olarak yaşama, sevgiye ve sevgiliye özlemin duyurusunu yapıyor. “Ve biliyor musun şimdi Ankara’dan kaç tren rayı uzakta olduğumu? Niçin uzakta olduğumu? Ve yüreğimden çıkan bir tren sesinin çığlığa benzer bir tren sesinin sana niye ulaşamadığını, Nerede, nasıl buzlu dağlara takıldığını, hangi demir köprüden aşağı uçtuğunu biliyor musun?” cümleleriyle iç ses olarak derinden hissettiriyor bu özlem halini. Bu küçük kıza yüklediği anlamları çoğaltmaya başlıyor öykü de; bir şey tutunma çabası, özlemden arınma çabası fark ediliyor ve yine “İstiyordum ki adı İnge olsundu. Ankara’nın bir memur sokağını çeksin alsındı içimden.” İnsanın geçmişten kopamadığını başka bir yenilikte yine aradığı eski, köhne, alışılmış hisleri olduğunu “Ve sen damarlarında kan kızışması seyreldiği bir günde…” diye sevgiliye seslenmekten vazgeçmediğini ve vazgeçilemeyişin acısını hissettiren sahici bir yaşam öyküsünü sunuyor Necati Tosuner. Öykünün sonunda bunun sadece bir arayış olduğunu gösterircesine şöyle bitiyor öykü; “Bir İnge ile tanışmış değilim daha ve sürüyor gölgemin yeri eğri vurmaklığı…”
Necati Tosuner, Sisli, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 5.Basım, İstanbul, Şubat, 2022


