Mualla Katip
(Kahramanlığın Ciddiyeti Üzerine Gayriciddi Bir Deneme)
KAHRAMANLAR YENİLİR AMA ASLA GÜLMEZ
Tarih, kahramanlarına oldukça sert ve ciddi bir pencereden bakıyor. Onlar âdeta yenilmezliğin
zırhını giyiyor, savaşmak için yaşıyor ve asla gülmüyorlar. Kahramanlık da ekseriyetle eril bir
kimlik taşıyor. Ta ki tarihin karanlık çağlarındaki mitlerde kadın tanrıçalara, kadın savaşçılara;
biraz daha bilinen tarihe geldiğimizde ise kadın hükümdarlara rastlayabiliyoruz.
Penthesileia (Pentesileya), Amazonların mitolojik kraliçesi. Troya Savaşı’nı konu alan antik
anlatılarda Troyalıların yardımına gelen ve Akhilleus’la savaşırken ölen bir kadın savaşçı.
Türk tarih anlatılarındaki kadın kahramanımız Saka-İskit dünyasına bağlı bir topluluğun kraliçesi
olan, ilk kadın Türk hükümdarlardan biri olarak sözü edilen Tomris Hatun. Bu bilginin tarihsel
açıdan tartışmalı olduğunu da belirtelim. Ancak Herodotos’un anlatımına göre Tomris, MÖ 530
civarında Pers hükümdarı Kiros’un ordusunu yenilgiye uğratmış ve oğlunu savaşta kaybetmesine
rağmen mücadelesini sürdürmüş bir hükümdar.
Peki, ciddiyetin daha ziyade erkekle özdeş kabul edildiği bu eril tarihte, kahramanların ciddiye
alınmak için asık suratlı olmaları bir zaruret miydi? Bu ciddiyet yaradılıştan ve eril kimlikten mi
geliyordu, yoksa tarih mi onları böylesine ağır bir ciddiyetin içine hapsetmişti? Belki biraz ikisi
de… Kim bilir?
Tarihte hiç gülen kahraman yok muydu?
Örneğin Geronimo gülseydi nasıl olurdu? Gülmek onu kahramanlıktan uzaklaştırır mıydı?
Belki de gülen kahramanlar tarih sayfalarını bu kadar şanla, şöhretle ve zaferle
dolduramayacaklardı; gülmek, onları amaçlarından, yaptıkları işin ciddiyetinden uzaklaştıracaktı.
Belki de kahramanlar gülüyordu; fakat tarih onların gülüşlerini değil, ciddiyetlerini
ölümsüzleştirmeyi tercih etmişti.
Neyse ki edebiyat var!
Mesela Don Kişot… Aslında o, gülen bir kahramandan çok, bizi güldüren bir kahramandı. Üstelik
kendisini son derece ciddiye alıyordu. Yel değirmenlerine karşı savaş açarken de dünyanın bütün
kötülüklerini ortadan kaldırabileceğine inanırken de son derece ciddiydi. Bizse onun bu
ciddiyetinden kendimize bir pay biçtik. Belki de eksik tarafımız buydu: İnsanın yalnızca dünyaya
meydan okuyabilmesi değil, gerektiğinde kendi ciddiyetine de gülebilmesi gerek.
“Don Kişot olmasaydı, kahraman sayılan insanları biz daha çok tanrılaştıracaktık.” diyor Yaşar
Kemal. Böylece kahramanlığın kendisine değil, insanı erişilmez bir varlığa dönüştüren kahramanlık
anlayışına itiraz ediyor; çünkü kahramanlık, insanı insanlığından çıkaracak kadar büyütüldüğünde
biraz da gülünçleşiyor değil mi?
Ya Quasimodo’ya ne demeli? Victor Hugo’nun Notre-Dame’ın Kamburu romanındaki o çirkin,
biçimsiz, toplumun dışına itilmiş ama bütün bunlara rağmen sevmekten vazgeçmeyen kahramanı.
Akhilleus güzelliğiyle, gücüyle ve savaşçılığıyla kahramanlaşırken Victor Hugo, Quasimodo’yu
mitolojik kahramanların kusursuzluğuna karşı kusurlu bir kahraman olarak çıkarır okurun
karşısına. Belki de kusurluluk daha çok yakışıyor romanın ve insanın tabiatına.
Bir de edebiyat dünyasının gerçek kahramanları var tabii… Kimi çileli hayatlarıyla, kimi
sürgünlerle, kimi de idamlarla anılmıştır hep. Dünya edebiyatında İspanya İç Savaşı’nın
başlangıcında Franco yanlısı güçler tarafından kurşuna dizilen Federico García Lorca ve Türk
edebiyatında niceleri… Pir Sultan Abdal, Nesîmî, Nef’î ve Figanî ilk akla gelenlerden… Hepsinin
öldürülme nedenleri farklı olsa da ortak noktaları, yaşadıkları dönemin iktidarlarıyla çatışan
sözleri, düşünceleri ya da duruşlarıdır. Kiminin cesareti şiirinde, kimininki inancında, kimininki de
susmayı reddedişindedir.
Bir de:
Benden selam olsun Bolu Beyi’ne
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
Ok gıcırtısından kalkan sesinden
Dağlar seda verip seslenmelidir.
diyerek Bolu Beyi’ne başkaldıran yiğit Köroğlu’muzu unutmayalım.
Biz dönelim yazıya başladığımız yere, çünkü bu konu akademide bir tez konusu olabilecek kadar
derin ve ihtişamlı. Ki aşk olsun içinden çıkabilene!
Nerede kalmıştık?
Ha, evet! Geronimo gülseydi…
Peki, kimdi bu Geronimo?
Amerika’nın yerli halklarından Apaçilerin en tanınmış savaşçılarından ve direniş önderlerinden
biriydi. Yaklaşık 1829–1909 yılları arasında yaşadı. Mitolojik değil, gerçek bir kahramandı. Bir
kabile reisi olmaktan çok savaşçı ve manevi önderdi. Halkının özgürlüğü için mücadele etti, savaştı,
yenildi, teslim oldu ve ömrünün geri kalanını esaret altında geçirdi.
Günümüze ulaşan fotoğraflarının çoğunda ciddi, sert ve düşünceli bir adam görüyoruz. Gülüp
gülmediğini bilmiyoruz. Daha doğrusu, gülmediğini düşünmemizi gerektirecek bir nedenimiz de
yok. Ama asıl ilginç olan, onun adının hikâyesi!
Geronimo’nun Apaçi dilindeki adı Goyahkla’ydı ve bu adın anlamı “esneyen kişi”ydi.
Düşünebiliyor musunuz? Tarihin en sert savaşçılarından biri olarak hafızamıza kazınan adamın
adı, esnemekle ilgili!
Amerika’nın yerli halklarında adlar kimi zaman doğayla, kişinin karakteriyle, doğum sırasında
yaşanan olaylarla, rüyalarla ya da hayatı boyunca gösterdiği cesaretle ilişkilendirilirdi.
Geronimo’nun da doğum adı, savaşçı kimliğinden çok daha sıradan, çok daha insani bir anlam
taşıyordu.
Eminim Geronimo çok güzel gülüyordu. Her ne kadar biz onun dişlerini göremediysek de
görenlerin gülmeyi ona çok yakıştırdığını düşünmek istiyorum. Belki de o sert yüzün ardında,
tarihin bize göstermediği kocaman bir tebessüm vardı.
İşte ben biraz da o tebessümün peşindeyim.
Çünkü kahramanlar yenilir, yorulur, korkar, yaşlanır ve ölür. Ama nedense biz onların bütün bu
insani hâllerini unutup yalnızca kahramanlıklarını hatırlarız.
Peki benim kahramanım kim mi?
Şu an aramızda olmayan, ailemizin son Mohikanı olan dedem…
Beylik tabancasıyla, sustalısıyla, kravatıyla, enstrümanıyla ve hepsinden önemlisi ona en çok
yakışan tebessümüyle benim kahramanım dedemdi. Ne bir destanın yenilmez savaşçısıydı ne de
tarihin asık suratlı kahramanlarından biriydi. Ama benim kahramanımdı. Üstelik gülüyordu!
Hem de ne güzel gülüyordu…


