Esra ERK ÖZYİĞİT
Necati Tosuner’in Çıkmazda kitabındaki kahramanlar çoğu zaman durağan karakterlerdir. Bir kahvede oturur, deniz kıyısında oyalanır, köprü üstlerinde vakit geçirir. Kalabalık akıp gider. Gün ilerler. Şehir kendi ritminde yaşamaya devam eder. Onlar ise acele etmez.
Tosuner’in ilgisi büyük olaylardan çok küçük anlara yönelir. Uzun bekleyişler, yarım kalan konuşmalar, kısa karşılaşmalar daha geniş bir yer tutar. Tosuner’in ilgisini sessizliklerin uzadığı, sözlerin yarım kaldığı anlar çeker. Çünkü kişilerini en çok böyle zamanlarda tanırız. Bir masanın başında sessizce otururken, denizi seyrederken, sokaktan geçen insanları izlerken…
Aynı sokaklarda yürür, aynı kahvelerde oturur, aynı kalabalığın içinde yaşarlar. Yine de aralarında kolay kolay kapanmayan bir mesafe vardır. İnsanlara yaklaşacak gibi olurlar. Sonra susarlar. Kalabalığa karışırlar. Bir süre sonra kendi köşelerine çekilirler.
Bu yüzden deniz kıyıları, kahveler ve köprüler kitap boyunca sık sık karşımıza çıkar. Kişiler oralarda bekler, oyalanır, çevrelerine bakar. Hayatla aralarındaki uzaklık en çok oralarda hissedilir.
Kıyının İnsanları
Tosuner’in öykülerinde insanların durduğu yerler rastgele seçilmez. Kahveler, kıyılar, köprüler ve sokak köşeleri kişilerin hayata nereden baktığını da sezdirir. “Kentin bir uzak kıyısıydı.” (Tosuner 3) Bu kısa cümle, Çıkmazda boyunca tekrarlanan bir duygunun izini taşır. Kitaptaki birçok kişi hayatla arasına böyle bir kıyı koyar. Kıyı, onların dönüp dönüp geldiği yerdir. Hayatla aralarındaki çizgi de çoğu zaman oradan geçer. Kalabalık gözlerinin önündedir. Bir türlü içine karışamazlar. Kahveler, kıyılar ve köprüler bu yüzden kitabın sessiz durakları gibidir.
Öykülerde kahveler, köprüler ve kıyılar rastgele seçilmiş mekânlar değildir. Bu kişiler kalabalığın içinde yaşar; kendilerine açılan yer çoğu zaman kenarda kalır. Bu yüzden birçok sahne bir kıyıda, bir kahve köşesinde ya da bir köprü üstünde kurulur. Kıyı, zamanla kişilerin dünyadaki yerine dönüşür. Hayat gözlerinin önündedir. Aralarında hep küçük bir boşluk durur. Hep biraz misafir gibidirler. Hayatın tam yanında durur, içine giremezler.
Bu yüzden kahveler, kıyılar ve köprüler öykülerde sürekli karşımıza çıkar. Buralar kişilerin dünyayı en dikkatli biçimde gözlediği, kendilerine en çok yer bulabildiği mekânlardır. Bir süre sonra kıyı, Tosuner’in kişilerinde bir yerden çok bir hayat duygusuna benzer. Kıyıya bakarken aslında insanların durduğu yeri de görürüz. Kalabalığın içindedirler; kendilerini bir türlü onun parçası gibi hissedemezler.
Kalabalığın İçindeki Uzaklık
“Şu yabancı kentte, insanların içinde, gençlerin, yaşlıların, kadınların, erkeklerin içinde… Hele genç kızların… Yalnızım.” Pont Marie Üstünde‘nin anlatıcısı insanların arasındadır. Aynı sokaklarda yürür, aynı şehrin içinde yaşar. Buna rağmen aralarındaki mesafe kapanamaz; kalabalıkların arasındadır ama herkesten uzaktır.
Pont Marie Üstünde‘de karşılaştığımız yalnızlık, kitabın başka kişilerinde de görülür. İnsanlara yaklaşmak isterler. Tam o sırada geri çekilirler. Bir konuşmanın eşiğinde durur, bir karşılaşmanın kıyısında beklerler. Bu yüzden karşılaşmalar çoğu zaman yarım kalır. Sessizlikler konuşmalardan daha uzun sürer.
Bir süre sonra seyretmek, yaklaşmanın yerini alır. Yaklaşamadıkları hayatı seyrederek ona tutunmaya çalışırlar. Seyretmek, onlar için ilişki kurmanın en güvenli yoluna dönüşür. Kalabalığın hareketini izler, insanların konuşmalarına kulak verir, başkalarının hayatlarına uzaktan tanıklık ederler. Böylece dünyayla bağlarını koparmazlar. Kalabalığın içinde yer bulamazlar; gözlerini ondan da ayıramazlar. Bu geri çekilişin ardında çoğu zaman eski kırgınlıklar vardır. Yakınlaşmanın taşıdığı risk yüzünden bir adım geride dururlar. Bu yüzden çoğu zaman seyretmeyi seçerler. Bir süre sonra bakmak yeterli gelmeye başlar. Hayata katılamayan kişi, onu seyrederek yakınında kalmaya çalışır.
Hareketin Çaresizliği
Tosuner’in öykülerinde kişiler yerlerinde durduğu kadar hareket de eder. Sokaklarda dolaşır, şehir değiştirir, yeni insanlarla karşılaşır, başka hayatlara doğru yönelirler. Yol uzadıkça insanın kendisinden uzaklaşamadığı anlaşılır. Gittikleri yer değişir; peşlerinden gelen duygu değişmez.
Kurtulmak ve Düğüm öykülerinde kişiler sürekli bir çıkış arar. İçinde sıkıştıkları hayattan uzaklaşmak isterler. Aslında kaçtıkları yer kadar, taşıdıkları yük de önemlidir. Kimi zaman başka bir şehre, kimi zaman başka bir ülkeye yönelirler. Fakat gittikleri her yere kendi yüklerini de beraberlerinde götürürler.
Yol değişir, sıkıntı yerinde kalır.
İnsan yeni sokaklarla karşılaşır, yeni yüzler görür, farklı hayatların içinden geçer. İçinde taşıdığı düğüm çözülmez; yer değiştirir. Zihnindeki uğultu peşinden gelir.
Gitmek her şeyi değiştirmez. İnsan bazen başka bir şehre gider. İçinden çıkmaya çalıştığı hayat da onunla birlikte gelir. Bir süre sonra anlarlar ki insan kendisinden o kadar kolay uzaklaşamaz. Yol değişir, manzara değişir, içlerinde taşıdıkları sıkıntı aynı yerde durur.
Bu yüzden insanlar sık sık yola çıkar. Yol uzadıkça insan, yanında ne taşıdığını daha iyi görür. İnsan yürür, oyalanır, bekler. Günler geçer. Şehir değişir; içindeki sıkıntı aynı yerde durur.
Bakışın Yükü
Tosuner’in öykülerinde kişiler çoğu zaman kendilerini başkalarının gözleri altında hisseder. Bir kahvede otururken, sokakta yürürken ya da kalabalığın arasından geçerken üzerlerinde görünmez bir dikkat taşırlar. Bu yüzden insanların bakışı, söylediklerinden daha fazla önem kazanır.“İnsanlar -sözde gizliden- kendilerince yargılayıp, bakışlarıyla cezalandırmadılar mı beni?” (Tosuner 2) Bu bakış insanı rahat bırakmaz. Ölçer, değerlendirir ve hüküm verir. Bir süre sonra insan kendisine de o gözlerle bakar. Öykülerdeki huzursuzluğun önemli bir bölümü de buradan doğar. Onları zorlayan çoğu zaman bedenlerinden çok, bedenlerine yüklenen anlamlardır.
Eksik Adam’ın Çizgileri’nde bu duygunun izine yeniden rastlarız. “Baktım, bendim.” (Tosuner 40) Anlatıcı bir anda kendisini karşıdan görür. O ana kadar çevresini izleyen kişi, bu kez kendi hayatına dışarıdan bakar. Başkalarının bakışı zamanla içeride yer edinir. İnsan kendisini de aynı mesafeden görmeye başlar. Bir süre sonra kendi gözleriyle baktığını sanır; oysa başkalarının yargıları çoktan içeri yerleşmiştir.
Bu yüzden kişiler kendileriyle de rahat edemez. Kendilerinden kaçamazlar; kendilerine yaklaşamazlar da. Mücadeleettikleri şey bazen kendi görüntüleridir. Aynada gördükleri yüzle değil, o yüze yüklenen anlamlarla uğraşırlar. Kendilerini sürekli dışarıdan görür, değerlendirir ve tartarlar. Bir süre sonra insanlar kadar kendi hayatlarına da uzaktan bakmaya başlarlar.
Hayatın Kıyısında Yaşamak
Çıkmazda’nın kişileri hayata yaklaşmaktan vazgeçmez. İnsanlara yaklaşmak, sevmek, sevilmek, kalabalığın içinde kendilerine bir yer açmak isterler. Attıkları her adımda eski kırgınlıklar da onlarla birlikte yürür. Belki de bu yüzden hiçbir yolculuk tam anlamıyla yeni bir başlangıca dönüşmez. Bu yüzden insanlara yaklaşacak gibi olurlar. Sonra dururlar. “Ve yaşamak diye tapındığım, gündüzleri doğa karşısında şaşmalar, geceleri yalnızlığa katlanmalarla geçecektir.” Yalnızlık, nereye gitseler yanlarında yürür. Bir kahve masasına oturur, bir köprü üstünde bekler, kalabalığın arasına karışır.
Tosuner büyük olayların peşinden gitmez. Bir kahve köşesinde uzayan sessizliklere, köprü üstlerinde geçirilen saatlere, yarım kalan konuşmalara yönelir. Çünkü insan en çok oralarda kendisiyle baş başa kalır. Kalabalığın içinde yürüyen bir insanın sessizliği, bazen uzun bir hikâyeden daha fazla şey anlatır.
Kitap bittiğinde akılda bir insan hâli kalır. Bir kıyıda duran, bir köprü üstünde bekleyen, kalabalığın arasından geçen bir insanın hâli… Uzun süre başkalarını izleyen gözler, bir gün kendilerine de döner. Tosuner’in kişileri hayata doğru yürür. Yaklaştıkça incinirler. Buna rağmen yürümeyi sürdürürler. Belki de bu yüzden onların hikâyesi bitmez; kitap kapanır, bekleyiş sürer.


