Selda AKTAŞ
Necati Tosuner’i, 1977 yılına kadar Türk yazını öykücü olarak tanıdı. 1977’de yayımladığı ilk romanı Sancı ile Türk Dil Kurumu Roman Ödülünü alan yazar, önceki öykü kitaplarıyla, öykücülüğümüzde özel bir duyarlılığın temsilcisi olagelmiştir. Kitaplarının kapaklarının arkasında hemen hep aynı şeyi yazdırır: “ 1944 yılında Ankara’da doğdu. Dört yaşından beri sakatlığını yaşıyor.” İşte Necati Tosuner’in insan yaşamının bütününe özel bir duyarlılık açısından yaklaşmasının nedeni burada yatmaktadır.*
Çokları onu kendi bireysel sıkıntılarını, bungunluklarını, doyumsuzluklarını yansıtmakla ve bundan ötürü evrensel düzeyde insan gerçekliğine eğilememekle – neredeyse- suçladılar, eleştirilerini bu noktada yoğunlaştırdılar. Oysa “yaşadığını yazmak” ilkesinin bunca revaçta olduğu bir dönemde Tosuner, tam da bunu yapmıyor muydu? Hem de dünyasını her yönüyle sırtında taşır ve hiç indirmezken başka neyi yazsındı? Kamburların her zaman insanların sırtında değil, bazen de içinde olduğu düşünülecek olursa, yazdıklarının kendi sakatlığından ötelere de ulaşamadığı, insan gerçeğini salt Tosuner gerçekliği olarak yansıttığı da hiç söylenemezdi.*
Özgürlük Masalı, yayımlanmasından bu yana geçen on dört yıldan sonra, hâlâ yeniden okunacak, severek okunacak bir yapıt. Kitap dokuz öyküden oluşuyor.
İlk öykü, YALNIZLIĞA ÖVGÜ
“Bırakacaktım bu kentin sokaklarını. Bulvarda aylakça dolaştığım günler… Kızılay Durağı’nda üç kızın çocuksu gülüşüne kurban giden yıllarım…” Yalnızlığı vurgulayan çoğaltan bir öykü. Çift çifttir herkes bir tek kahramanımız yalnızdır. Bekleyip durduğunu söyler umutla. Bir gülücük, bir işaret belki kim bilir. Oysa boşa. Ne zaman olmuş ki şimdi olsun. Öykü kahramanı kendi kendine ya da yalnızlığıyla konuşuyor. Yalnızlığı sevmeye mecburdur. Mutlu olmasının tek yolu yalnızlığını sevmektir. Mutsuzluğu övüp durmaktadır. Belli ki mutsuzdur. Seçilen bir yalnızlık sevilebilir… Yalnızlık bir yazgıysa?
ÖZGÜRLÜK MASALI
Öykü dört bölümden oluşuyor: Kuşlar, Günlerin Tutsakları, Gidiş, Dönüş. Yine yalnızlığı çoğaltan bir öykü. “Kuşların en çok imrendiğim yanı özgürlükleriydi. Alabildiğine geniş -hatta canı istedi mi, insanoğluna yukarıdan pisleyecek kadar geniş- bir özgürlüktü bu. İnsanlar geçerdi ağacın altından. İnsanların kaygılarıyla, düşünceleriyle dolu telaşları vardı. Soğuğa yenilgin, en güzel seslere kulaklarını tıkamış, koşuştururlardı.” Bana kalırsa, kuşların değer bilmezlere derslerini vermeleri bal gibi haklarıydı. Yine de onlarında birer sevi tutsağı olduğunu anlıyor. Tosuner çok yalın ve şiirsel bir dille anlatıyor özgürlük ve tutsaklığın ikilemini.
Sokaklar yine insan doluydu, insanlar düşlerde, tutkulardaydı yine. Bu yalnızlığın içinde hiç değilse bir arkadaşı vardı. Yalnızlığın donukluğunda bulmuşlardı birbirlerini. Duygularının bulanıklığı içinde bir şeyler gizliydi. Sürekli bir şeyler arayıp duruyorlardı. Ne aradıklarını, niçin aradıklarını bilmeden. Günler onların değildi onlar günlere tutsaktı. Seviyi bilmeden sevmek isterlerdi. Bir şeyler uyanırdı içlerinde. Gelenin, gidenin bir gülüşün ardından duyguları ayaklanırdı iki arkadaşın. Düşler kurar sonra soğuk bir silkinmeyle biterdi çokça. Arkadaşı bu yalnızlığa bir türlü alışamamıştı. “Geceleri uyuyamıyorum …” derdi. “ Kime tutuldun?” derdim. “Kimse yok ki ortada…” Bu yaşayışta bir acı bir eksiklik vardı.
“Hani birlikte gidecektik? Günlerin tutsaklığından kurtulacaktık, takvimleri biz yapacaktık hani?” Gelemem diyordu arkadaşı. Anasının o giderse canına kıyacağını söylüyordu. Arkadaşına da kal diyordu. Bak şu kente. Ne kötülüğü var. “Gel be arkadaşım vazgeç gitme. ” Gideceğim diyordu. Bu defa güvercinli bir kentte yalnızdır. Sokaklar yine aynı o yine yalnız. Kıyıya iner. Güvercinleri bırakır martıların peşindedir artık.
Yine serçeli bulvara döner. Kuşları bulsa da bulamasa da o caddenin çocuğu değildir artık. Et yiyici kuşları, kuşların sessizliğini arayacaktır nerede olursa olsun. İşbu özgürlük masalına inanmakta.
MARTILAR GÜLÜŞTÜLER
Duvarları beyaz badanalı, basit, yalın döşenmiş bir oda… Pencerenin yanında aynası köşesinden çatlamış bir tuvalet masası… Masanın ucunda bir kahve fincanı umutla, mutlu fallara yatmış. Aynanın karşısında yirmi beşi aşkın yaşıyla bir genç kız… Dalgın, arada bir saçlarını fırçalıyor. Saçlar siyah. Omuzlarda… Durgun, ara sıra derin derin inip kalkan göğüsler… Yanmış duyguların közü… Yanaklarında belli belirsiz bir sarılık… Telvenin içinde gördüklerine şaşıyor. Bir kavak, bir çam… Tavşan. Hayırdır inşallah diyor.
Bu defa Tosuner’in yalnızı mavi emprime geceliği dolduran genç bir kızdır. Yalnızlık yorganı kaldırıyor, sinsice sokuluyor kızın yatağına. Çaresiz bir sessizlik yatakta. Yalnızlık uyuyor.
Genç kız yatağından kalkıp soğuk cama dayıyor burnunu. Akşam mahalleye ağır bir duygusuzlukla çöküyor. Tutkuların dinmek bilmediği bir bahar sonu. Şimdi aynanın karşısında. Telveye batırdığı parmağıyla “AŞK” yazıyor. “Ölünceye dek, yaşayan aşk!..” dedi.
Sonra utanıp çarpı attı AŞK’ın üzerine. Soyunup giyinmeye üşendi öylece girdi yatağa. Yatakta yalnızlık sıkıca sarıldı ona. Belki yarın diye düşündü. Yalnızlığın soğuğunda uyudu.
GÖL KIYISI
“Uzun olacaksın ki…” dedi. Gölün kıyısına bir kavak çizdi. “Bir kavak kadar uzun.” Bu öyküdeki yalnız kendi kendine konuşur. Uzunlarla kısaların kıyaslamasını ağaçlar üzerinden yapar. Kavaklarla kısa ağaçların karşıtlığından bir yaşam felsefesi çıkarır: “Kısaların avuntusu uzunlarda bir özür aramaktır. Uzunlar özürsüz müdür yani? Yok uzunların da vardır özürleri. Ama göze batmaz. Uzun kılıfları vardır onların, saklarlar her şeylerini. Kısalar bir şeycik göremez.
İNSAN SAYILMAK
Yaşamak onlarca mutluluktu. Bir de kenarlarda yalnız başına bekleşen kişiler vardır. Belirli ya da belirsiz bir eksikliğin sıkıntısında umutsuzdurlar. Ezik ve umutsuzdur kahramanımız. Toplumun değer yargılarından yakınır. Eksikliği bir leke gibi taşır insanların içinde. Eksik adamın kızgınlığı vardır hem Tanrıya hem de insanlara. Acıyanlar olacaktır belki. Ama her acımanın içinde, kötü kaderin kendine uğramayışının sevinci vardır. Eksik adamın aradığı bu değil, sevgidir. Toplum üstündür ve ancak ona acımayı yakıştıracaktır.
BİR EBEMKUŞAĞI PEŞİNDE
Yaşadığımız evrene küsmüş, üstelik bir de yalnız kalmışsanız, sevdiğiniz kentin yabancılığı ilk yağmurlarla kendini gösterecektir. Övgüler düzdüğünüz kent yoktur artık. Islak kaldırımlar ayaklarınızın altındadır. En çekilmez yağışın ardında bir ebemkuşağı arayacaktır gözleriniz.
Kahramanımız acı bir mutluluk düşünü kurar. Kadın, Sirkeci’de, otobüs yazıhanesinin önünde yağmurdan sakınıyordu. Göz göze geldiler. O an bütün eksikliğini unutmuş, bir düş evrenine kapılmıştı. Bir kadının gözlerinde düşlere dalmak yalnızlığın yarattığı bunalımdı. Kadının gözlerinden mutluluk çıkaracaktı. Oysa kendi gözlerinde yalnızlıktan başka bir şey okunmayacaktı.
DOYUŞ
Bu öykü de yalnızlık ekseninde yazılmıştır. Yalnızlığı, güvensizliği bir “meslekten” kadınla yenmeye çabalayışı anlatır.
Ben de yaşıtlarım gibi bir kızı koluma takmak, ıssız bir yamaçtan denizi seyretmek isterdim. Düşlerde gördüğüm yaşayışları yaşantımda bulamayınca, içimde bir susuzluk ağır ağır kanadı. Umutlarım, bütün yüksek duygularım eridi onun sızıltılarında.
Arkadaşları bir kızı elde etmenin yollarını anlatırken o onlardan geri kalmamak için kitaplardan öğrendiği birtakım yolları ileri sürerdi. Anlattıklarına alaycı bir gülümsemeyle bakıyorlar yine de yeter artık demiyorlardı. Gençlik yıllarında belirir bu susuzluk. Gece saklambaç oynarken öptükleri kızları anlatır onlar. O yine de inandıramaz onları hiçbir şeye. Günleri anladığı gerçeğin acılığını düşlerde unutmak umuduyla geçirir. Düş kurmak da avutmaz insanı bir yerden sonra.
Annem:
Kötü kadına gideyim deme sakın… derdi.
Susuzluğun sıkıntılarında bunaldığı bir akşamın ortasında, bir kadına gitmeye karar vermişti. Kendisini parayla veren bir kadının çirkinliğini de istemeyecekti.
Giyinirken duyduğum yorgunluk sevindiriyordu beni. Kadın, bilmediğim bir yaşantının acılığında üzüntülü, dışarı çıkıyordu.
Ayaklarım güvenle basıyordu kaldırımlara artık. Sokakların sessizliğini sevdim.
GÖKTEN BİR UÇURTMA DÜŞTÜ
Bu böyle sürüp gitmeyecek. Ama bunu bilmek bir şeyi değiştirmiyor. Ben, ancak düşleriyle avunan kişi… Umarım bir gün usanacağım düş kurmaktan.
Öykü kahramanı insanlardan kaçıp düşlere sığınır. Onu ayakta tutan şey düşleridir. Düşlerden umarım usanırım derken bile kaygılıdır. Ya düşler olmazsa neyle yaşayacağım der. En yüce inançlarını bile insanların öldürdüğünü söyler ve onlara kızar. Bütün acılarının sorumlusu olarak onları tutar.
BEN SUÇSUZ
Yine yalnızlık ve “tanrısal haksızlık” çeşitlendirilir.
O gün kararlı geldim kıyıya. Bütün çıkar yolları tıkamışlardı. Oysa bir sonuca ulaşmak istiyordum ben. Boş bulduğum bir var olmayı kendim bitirecektim.
Bir büyük tanrısal haksızlık vardır.
Necati Tosuner’in yaklaşık yirmi yıldır, çeşitli açılardan ışıldak tutarak okuruna tanıttığı bir dünyası vardır. Onun artık yabancısı değiliz. Bu; hem bizim de içinde yaşadığımız şu ihtiyar ve genç, alımlı ve sakil, çekici ve itici coşkular ve bıkkınlıklar dünyasıdır; hem dışarıdan ve ancak dışarıdan bakmakla kalabildiğimiz, özel duyarlıkların, özel kahırların biçimlendirdiği yabancı bir dünyadır.*
*Füsun Akatlı – Rüzgâra Yazılıdır


