“Biz Birbirimizi Yazarak Bulabilir (miy)iz?”
Kulağımda “Gracias a la vida”, gözümün bir ucu “Dance at Moulin de la Galette” tablosunda Renoir’ın. Parmaklarım sizi; tanımaktan, anlamaktan, okumaktan usanmayacağım Akdeniz samimiyetiyle özdeşleştirdiğim Barış Erdoğan’ın cepdenemeleri utanÇağı ile tanıştırmak üzere. Çünkü okurlar önce eseri bilirler, bizi içine alan eser, yazarına kendi sürükler. utanÇağı özelinde yazarımızı daha iyi anlayacağınız, merak edeceğiniz söyleşimiz aslında ömürlük, hâlâ devam eder. Siz bize ayrılan sayfanın yettiği kadarıyla okuyacaksınız; yetmediğinde şiirlerine ve denemelerine sürüklenmeniz dileğiyle…
1.Kitaplarınıza verdiğiniz özenli isimleri okurlarınız bilir. Fakat utanÇağı’nda daha derin bir şeyler var. Neden “utanÇağı” diyerek başlayalım mı?
Hüseyin Cahit Kerse, bir cepkitap hazırlamamı önerdi, anlaştık. Tek sayfalık yazılar. Bilgeler ne der: “Düşüncenin canı kısa sözde, onun yoğun anlatımındadır.” Uyulmalı, ikinci sayfaya taşarsa kendi bilir, dedik. Sıra ad vermeye geldi. Utanma Çağı’yla başladık. Adlar silsilesi uzadıkça uzadı, Utanç Çağı’nda karar kıldık. Tavşan kemirdiği havuçtan keyif alırmış, yonta yonta utanÇağı’na vardık. Hani, Dede Korkut Hikâyeleri’nde ad koyma törenleri vardır. Çocuk bir kahramanlık göstermeden ad alamazdı. Dede Korkut da, “Adını ben verdim, yaşını Allah versin.” diyerek sözünü sonlandırırdı. Düşündük, “utanÇağı” olsun dedik. Derinliğe gelince kararı kulaç atanlar verecek.
- “utanÇağı”, sizin edebiyat serüveninizde bir “sadeleşme” midir?
Afrikalı bir ağaç yontucu, çakısıyla koca ağacı öylesine inceltir ki, akşama doğru incelttiği ahşabın arkasına geçer, “Beni görüyor musunuz?” diye sorarmış çocuklarına. Çocuklar her gün hayır dermiş. Öylesine inceltmiş ki elinde ahşap kalmamış. Mükemmel diye bir şey yok. Mükemmel sadeleşirken kaybedilendir. Ben şimdi kaybettiklerimin peşindeyim.
- “Acemi bahçıvan gülü kuşa çevirir.” sözünüzü biraz açalım isterim. “Sanat adamı sadeleştikçe sanat düşmanı insanlar sadeleşmede gecikir.” ile aynı denizde mi yüzer?
İçimdekileri sadeleştirmeye çalışıyorum, inan dışım almıyor. Fazla yontulmuş söz de kanatlanıp uçup gidebilir. Da Vinci’nin mermerde yaptığı da oydu. Nereye vardığımdan çok, aradığımı (kendimi) bulmam.
- Denemelerinizde sanatın farklı dallarına atıfta bulunuyorsunuz. Resim sizin için edebiyatın yoldaşı mıdır?
Kesinlikle. Rafael’in, “İyi çizilmiş bir limon resmi, kötü çizilmiş bir kadın resminden her zaman güzeldir.” sözüne sıkı sıkıya bağlıyım.
- Ülkeleri, şehirleri kişileştirdiğiniz denemeler zihinleri şenlendiren bir oyun. Bu benzetmeler nereden besleniyor?
Bazen ülkeleri/ şehirleri romanlara, öykülere, şiirlere hatta kişilere benzetmekten büyük keyif alırım. Paris biraz Baudelaire’dir, Lizbon istisnasız Pessoa’dır, Moskova ise sadece Dostoyevski’dir. İstanbul Cemal Süreya desem Yahya Kemal küser. Sokaklarında Orhan Pamuk’u henüz bulmuş değilim. Prag hâlâ Kafka. İstanbul’u, Ankara’sı ve İzmir’iyle Türkiye neye benziyor? Dostoyevski’nin Kumarbaz’ına, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ına, Yakup Kadri’nin Yaban’ına… İçerilere yol aldıkça biraz İsmet Özel, biraz Ahmet Celal ama en çok Camus’nün sözünü ettiği “Yabancı”: “Meursault, bir yabancıydı. (…) dünyaya, çevresindeki insanlara, takvim yapraklarına ve en önemlisi kendine…”
- Deneme okuru olmak roman okuru olmaktan daha zahmetlidir diye düşünürüm. Siz ne dersiniz?
70’lerde Sirkeci’de hamallar vardı. Yükleri o kadar havaleliydi ki hamalların yüklerini nefes almadan ambarlara taşımaları ilgimi çekerdi. İzlerdim. Yükün hacminden çok, ağırlığı önemliydi. Yük bir kez kalkıp ambarına varmışsa o romandı, sık sık mola verilerek hedefine ulaştırılan yük ise denemeydi.
- “Büyük sanatçıların öğretim kurumlarıyla başları hep derttedir.” diyorsunuz. Yaratıcılık eskisinden daha mı zor zamanlardan geçiyor?
Kovandan çıkan arının derdi çiçeközü toplayıp kovana dönmektir; ölmediyse ne yapar eder, kovanına taşır. Sanatçı, bulduğunda eğlenip kalan, balını orada yapandır. Yaratıcı sanatçı, eğitim kurumları kendisine yol çizmeye kalkışırsa disipline edilmekten kurtulma yolları arar. Ahtapotun yedi kolunu bağlamışlar, sekizincisini nereye gizlediğini anlayamamışlar. Sanatçı zaptedilemeyendir.
- Yaratıcılık demişken; yaratıcılığı besleyen duygunun “acı” olduğu konusunu da sormak isterim. Dramatize edilmiş bir acı değil yazılarınızdaki; gayet erdemli, ayakları yere basan acılar aslında resmini çizdiğiniz. Sizin yaratıcılığınızı besleyen o “şey” ne zaman titrer?
İnsan asıl acılarını huzurla dindiremiyor. Küçük küçük acılarla dindirebiliyor. Bana bağlanma, huzuru ara, diyor, ancak o zaman özgür kalırsın. Hiçbir sanatçı, huzur içindeyken, özgürken üretememiştir. Namık Kemal, Fikret, Nâzım Hikmet huzur kaşıklamıyordu yazarken. Picasso’nun eserlerinin boyutu çektiği acılar kadar.
- Ruhunuz Doğu’dan beslendiği halde Batı’ya at koşturan bir şair, bir yazarsınız. Doğru mu?
At sürdüğüm toprakları unutmadım, o atı yılkıya bıraktım. Ayağı yere basan cümlelerle yeni bir ordu kurdum, topraklarımı genişletmeye çalışıyorum. Elması doğuda buldum, batıda işlemeye gidiyorum.
- Sözcüklerin akrabalığına da kıymet veriyorsunuz. Bunun kaynağı yalnızca “merak” olmasa gerek. Kuşlara ilginizi göçmenlikle açıklarsınız. Köklere duyulan merakı peki?
En güçlü ağaçlar, en derinlere kök salmak zorundadır, der Nietzsche. Kokarağaç, defne, dut, çınar gibi taşı delen ağaçları gördü mü bilmiyorum. Taşı delip derinlere kök salmayı seviyorum.


