Demet TUĞRUL YÜCEİL
“Geceler boyu rüyalarıma giren ve uykularımı bölen bu tuhaf ve marazi metni, ay ışığının aydınlattığı yarı karanlık ruhumdan dökülen bu parçaları, ıslak bir ilkbahar günü, ki-mi zaman gözyaşına benzeyen yağmur damlaları ve rüzgârda uçuşan pembe erguvan yapraklarıyla Ahmet Hamdi Tanpınar’a adıyorum.
Bir olukta birikip, bir musluktan akıyorum dünyaya. Başını ve sonunu bilmediğim bir yolda olmak ne kadar güzel.”[1]
Nazlı Eray’ın Tanpınar’a adadığı Aydaki Adam Tanpınar ile ben de heyecan içinde, doludizgin bir yolculuğa çıkıyorum.
Roman boyunca beni bu yolculuğa çıkaran anlatıcı kahramanın, bir adının olmaması dikkatimi çekiyor. Nazlı Eray’ın kendisini kahraman anlatıcı olarak tayin ettiğini düşünüyorum.
Daha ilk sayfalarda, Duşize Hanım ile tanışır tanışmaz, şimdiye kadar Tanpınar’a dair okuduğum kitaplardan çok farklı bir kurgunun beni beklediğini hissediyorum.
Bilinci hatıralar aynasında bir görünüp bir kaybolan Duşize Hanım; beyin damarlarından biri tıkandığı için felç kalan yatalak, yaşlı bir kadın. Ama adı gibi, her daim taze bir “genç kız” yüreği taşıyor göğsünde. Kendisinden yaşça büyük, eski bir harbiye nazırının oğlu Faruk Bey’in eşi olsa da…
Nazlı Eray ile Duşize Hanım’a birçok kez konuk oluyorum ve onu ziyarete gelen sıra dışı misafirlerle geçmişine biraz daha yaklaşıyorum. Duşize Hanım’ın ilk misafiri kendi gençliği oluyor. Hiç şaşırmıyorum, zira Salvador Dali’nin resimleri gibi gerçeküstü bir dünyanın satırlarında gezindiğimi biliyorum. Sonra Doktor Kemal geliveriyor. Duşize’nin gençlik sevgilisi. Ve başka bir ziyarette eşi Faruk Bey’le tanışıyorum. O da Duşize’nin bilincinden süzülen gölgelerden birisi. Bu gölgeler, onu felçli yatağında yalnız bırakmıyor, tıpkı mazinin insanı bırakmadığı gibi…
Duşize Hanım’la mazinin billur bir ırmak gibi süzülüşünün hüznüne tanık oluyorum.
Başka bir sayfada, Ankara’da, Zürih Pastanesi’nde Selami ile tanışıyorum.
Bir anda bambaşka bir distopik kurgunun içinde buluyorum kendimi.
Selami; insan bilincinin, belleğinin CD’lere kaydedilmesinden ve bu CD’leri satın almanın ne kadar eşsiz bir deneyim olacağından bahsediyor. Günlerce, haftalarca bu kurguyu düşünüyorum. Aklıma Black Mirror dizisinin “San Junipero” bölümü geliyor. Yaşlı veya ölümcül hasta insanların bilinçlerinin bulut tabanlı bir sanal gerçeklik ortamına aktarılarak bu insanların genç ve sağlıklı bedenlerde, seçtikleri anılar içinde sonsuza dek yaşamalarını anlatan, kurgusuyla izlerken çok etkilendiğim bu bölümün, romandan iki yıl sonra yayınlandığını öğreniyorum.
Bu eşsiz kurgu ve iki eserin benzerliği üzerine, araştırma yapıp bunun üzerine ayrı bir yazı yazmaya karar veriyorum.
Duşize Hanımlı sayfalara devam ediyorum. Nazlı Hanım’a fısıldayarak ondan Tanpınar’ı anlatmasını isteyişine tanık oluyorum. Yazarımızın ona Tanpınar’ın hayatından, günlüklerinden, mektuplarından bahsedişini dikkatle dinlerken birden, büyülü gerçekçiliğin zaman ve mekândan azade dünyasında, gerçeğin fantezilere, fantezilerin gerçeğe karıştığı masalsı bir dünyanın içine çekiliveriyorum:
“Alaboz gece. İçine girdim gene. Karmakarışık duygular içindeyim. Her şeyin mümkün olduğu bir saat bu, dünyanın tersyüz olduğu, siyahın yavaş yavaş beyaza döndüğü, sihirli bir saat…[2]”.
“Alaboz gecenin içine daldım. Rastgele bir yerden girdim. Farkında değilim. O ışık, o dünya, sokaklar, şehrin sanki başka türlü bir hatırlanışı. Kendimden geçiriyor beni. Gençliğim mi acaba bu alaboz gece; gençliğim olmalı, öyle bir özgürlük, öyle bir ferahlık duyuyorum içinde. Şimdi yokuş aşağı kentin bir yerinden bir yerine koşuyorum sanki. Başını ve sonunu bilmediğim bir yolda olmak ne kadar güzel.
Her an her şey olabilirdi; rüyalar gerçekleşebilir, kaybedilenler sanki bulunabilirdi bu tuhaf ışığın içinde. Sanki yaşım; daha gençti, kendimi çok dinç hissediyordum. Alaboz gece-nin rüyası aydınlığının aydınlattığı sokaklarda hızlı hızlı yürüyor, gece vakti bir şehrin bu kadar değişebileceğine her an şaşırıp kalıyordum. Hayatımda bir sürü unuttuğum ayrıntı büyük bir berraklıkla aklıma geliyordu. Güzel şeyler, ufak, incecik ayrıntılardı bunlar. Hayat hüzünlü bir şeydi, ona göre bir hüzün de taşıyordu bunların kimisi ama genelde çok güzeldiler.”[3]
Bu büyülü rüya gecelerinde, eski bir Rus hapishanesinden bozma Narmanlı Yurdu’ndaki Tanpınar’ın odasına defalarca gidiyorum. Bu gidişlerin hiçbirinde o, odasında olmasa da şilteye benzeyen tek kişilik yatağı, çalışma masasının karmaşıklığı ve izmarit dolu kül tablaları, defterleri, kitapları, tamamlanmayı bekleyen şiirleri, yarım kalan romanları, plakları, gramofonu ve duvarlara sinen rutubeti bile bastıran yalnızlığının kokusu ile heyecandan bayılacak gibi oluyorum.
Zaman, rüya ve bilinçaltının ustası, eşikteki huzursuz, kendine ve her şeye geç kaldığına inanmış, talihin önüne çıkardığı fırsatları zamanında değerlendiremeyişine yanan, kararsız, günlüğüne “Bir yığın tezat içinde yaşadım. Dışarıdan bakanlar beni bu yüzden gülünç ve havada gördüler. Hülya adamı olmaktan hiç çıkmadım.” yazan Tanpınar’ın dünyası benim de rüyalarım oluyor.[4]
Bu rüyamsı yolculuklarda sadece Narmanlı Yurdu’na değil; Yahya Kemal’le anılan Park Otel, birçok sanatçının müdavim olduğu Lebon Pastanesi, birbirinden güzel apartmanlarıyla- palaslarıyla- meşhur Nişantaşı, Suriye Pasajı, İstiklal Caddesi ile Meşrutiyet Caddesi’ni bağlayan Hacopulo Pasajı, Maya Sanat Galerisi, Kallavi Sokağı, Alay Emini Sokağı’na misafir oluyorum.
Ne içindeyim zamanın/ Ne büsbütün dışında/ Yekpare bir anın parçalanmaz akışında gezinmeye devam ederken Sevgili Nazlı Eray’ın çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği Şişhane Yokuşu’ndan da geçiyorum.
Farklı zamanlarda yaşamış olsak da kendi gençliğimin İstanbul’una gitmiş gibi oluyorum ben de. Hem çok seviniyorum hem de bu zamanlarımı çok özlediğimi fark edip hüzünleniyorum.
Nazlı Hanım’ın Baba -herkesin babası- ile karşılaştığı ve onunla konuştuğu sayfalara gelince dört yıl önce kaybettiğim babamı anımsıyor ve gözlerimden boşalan yaşlara hâkim olamıyorum. Ah! Keşke ben de böylesi bir yolculuğa çıkabilsem ve babamla konuşabilsem, ona sarılabilsem diye iç geçiriyorum.
Sonra Lebon Pastanesi’ne giriyorum yazarımla. Garson’la tanışıyorum. Kahramanımızın Tanpınar’ın odasından aldığı günlüğü okuyabilen Garson’un Osmanlıca bilmesine ve Tanpınar’ın şiirlerine olan hâkimiyetine şaşırıyorum. Ama şaşırmak yersiz, biliyorum. Çünkü rüya ile gerçeğin birbirine karıştığı bu alaboz gecelerde her şey mümkün, anlıyorum.
Dolunaydaki muhteşem Tanpınar ayrıntısını, (Öyle müthiş bir şey ki okuyup kendiniz tadasınız diye ne olduğunu yazmıyorum.) bu ayrıntıyla ilgilenen Müdür İsmail Bey’i ve kurstaki öğrencileri, Tanpınar’ın Narmanlı Yurdu’ndaki yardımcısı Muazzez Hanım’ı, fakültede kahvelerini yapan Çeşminaz Hanım’ı, Fitne Fücur köşesiyle ve Maya Sanat Galerisi ile meşhur seslendirme sanatçısı Adalet Cimcoz’u, onun kardeşi ünlü seslendirmen Ferdi Tayfur’u, Melek Kobra’yı, Tanpınar’ın güzelliğine hayran olduğu Türkiye’nin ilk kadın Hamlet’i Nur Sabuncu’yu, Yahya Kemal’i, Mehmet Kaplan’ı, Kadavra Kadın’ı, Aynadaki Adam’ı, Sarı Fizikçi’yi ve tabii ki Nesteren Dirvana’yı ve nicelerini duyuyorum, görüyorum, tanıyorum bu gecelerde. Hepsinin Tanpınar’ın dünyasındaki yerlerine tanık oluyorum.
Canım Nazlı Eray’ın bu olağanüstü romanı sayesinde dizeleri, cümleleri, bavulu, piyango biletleri, bitmek bilmeyen parasızlığı, borçları, ilaçları, defterleri, kedisi, yalnızlığı, aşkları, aldanışları, kuruntuları, hayal kırıklıkları, hayıflandıkları, hastalıkları, pişmanlıkları, rüyaları ile zihnim ve yüreğim Tanpınar’la dopdolu oluyor.
Ve nihayet sayfalar sonra bir köşe başında ona, Tanpınar’a, rastlıyorum.
Gülümseyerek “Bir yığın tezat içinde yaşadım. Dışarıdan bakanlar beni bu yüzden gülünç ve havada gördüler. Hülya adamı olmaktan hiç çıkmadım.”[5] diyerek, elindeki eski, kahverengi bavuluyla alaboz gecenin içinde kaybolup gidiyor.
NE İÇİNDEYİM ZAMANIN
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.
Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgârda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.
Başım sükûtu öğüten
Uçsuz bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş.
Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.
AHMET HAMDİ TANPINAR
[1]Aydaki Adam Tanpınar, Nazlı Eray, Doğan Kitap Yayınları, 1. Baskı Temmuz 2014, s,9.
[2]Aydaki Adam Tanpınar, Nazlı Eray, Doğan Kitap Yayınları, 1. Baskı Temmuz 2014, s, 186.
[3]Aydaki Adam Tanpınar, Nazlı Eray, Doğan Kitap Yayınları, 1. Baskı Temmuz 2014, s, 220.
[4]İnci Enginün; Zeynep Kerman, Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2008, s.323-324.
[5]Aydaki Adam Tanpınar, Nazlı Eray, Doğan Kitap Yayınları, 1. Baskı Temmuz 2014, s, 297.



1 Yorum
Güzel bir değerlendirme yazısı okudum değerli öğretmenim. Kaleminize sağlık