MERZUKA AKTEPE
Türk romanında ağırlıklı olarak işlenen Doğu-Batı çatışması, medeniyet krizi, modernite Mahur Beste’de de kendisini hissettirir. Bu olgular ekseninde kişilerin psikolojileri, sosyal çevreye uyumları, günlük pratikleri, dönemin siyasi aktörleri ile ilişkileri bu romanda başarılı şekilde işlenmiştir. Roman Abdülhamit ve Abdülaziz döneminde yaşayan karakterlerin kendilerini toplum içinde anlamlandırmaları, moderniteye eklemlenmeleri ve bu minvalde yaşadıkları yabancılaşma, arada kalmışlık duygusu başarılı bir şekilde sunulmuştur. Roman yedi bölümden oluşur. Mahur Beste isminin verilmesi tesadüf değildir. Roman büyük bestekâr Eyyubî Bekir Ağa’nın ruhuna ithaf edilmiştir. Ayrıca roman, okuyucuda bitmemişlik hissi uyandırır. Romanın birinci bölümünde Cavide’nin geleceği bildirilir fakat romanın sonunda “Cavide” gelmez. Kimbilir Tanpınar belki de tasarladığı, özlemini çektiği günlerin gelmemesine bağlamaktadır Cavide’nin gelmeyişini.
Tanpınar ait olduğu toplumun bütün değerlerine bağlı; estetik, musıkî ve mimarîde belli standardı olan gelenekle modernliği harmanlayabilmiş bir yazardır. Döneminde etkisinde kaldığı Yahya Kemal’in “kökü mazide olan bir gelecek “ tahayyülündedir. Tanpınar romanlarında çok da yabancı olmadığımız mekân, zaman, rüya gibi imgeleri çözümleyerek bazen maziden âtiye yolculuğa çıkarız bazen de bulunduğumuz yeri sorgularız. Yazar okuyucusunu da tam bu noktada yakalar. Onun karakterleri Tanzimat Dönemi’nden cumhuriyete kadar olan devrin havasını teneffüs etmiş, Osmanlı geleneği ile Cumhuriyet değerleri arasında bocalamış belki de iki dönem arasındaki sentezi tam anlayamamış kişilerin cisimleşmiş halleridir. Tanpınar o günün şartlarında ne Doğu’dan tamamen kopabilmiş ne de tam Batılı olabilmiş insanların arada kalmışlıklarını gözler önüne serer. Ona göre medeniyet bir bütündür. Burada iki soru akla gelebilir. 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu modernleşmede bir kırılma noktası olarak mı düşünülmelidir? Yoksa geçmişin devamı bir nevi revize edilmesi midir? Türkiye’de modernite sorunsalına açıklama getiren toplumbilimci Şerif Mardin’in değerlendirmesi bize farklı bakış açısı sunabilir. O, kırılma mı yoksa süreklilik mi şeklindeki dikotomik bir anlayışa sapmadan moderniteyi süreklilikle kırılmayı eş zamanlı alarak değerlendirmektedir. Bilindiği gibi Batı medeniyeti ile tanışma Tanzimat Dönemi’nde hız kazanmıştır. Toplum hem değişime hem de dönüşüme uğramıştır. Fakat bu değişim ve dönüşümün ne kadar sağlıklı olduğu ayrı bir tartışma konusudur. Romana baktığımızda Sabri Hoca özelinde dönemin siyasi atmosferini anlayabiliriz.
“Ümitsizlik içindeyiz, ümitsizlik içindeyiz, ah bilmezsin, ne ümitsizlik içindeyiz…”, “O, bu ümitsizlik formülünü Paris’te Ahmet Rıza Bey ile ilk defa karşılaştığı zaman bulmuştu. Jön Türklerin lideri ona Abdülhamit’e karşı açtıkları mücadeleden uzun uzadıya bahsetmiş hak, adalet, hürriyet, istibdat gibi bir yığın büyük, şümullü kelimeleri gelin başına çil akçe serper gibi onun önüne fırlatmış, sonra belâgatinin dört yanından kuşattığını sandığı hocaya dik dik bakarak:
_ Nasıl azizim, güzel değil mi?… demişti.”
Bu bakışın büyüsüne kapılmaktan çok uzak olan hoca, yavaşça sanki onu işitmemiş gibi kendi kendine mırıldanmıştı:
_ Yazık, yazık ne ümitsizlikler içindeyiz, bilmezsin, ne ümitsizlikler içindeyiz…
Bununla beraber Sabri Hoca , Jön Türkler ile münasebetini kesmemiş, memlekete döndükten sonra da onlardanmış gibi yaşamıştı. Hiç olmazsa etrafın fikri böyleydi.”( s.86-87).
Romanda bahsi geçen Ahmet Rıza’nın dünya görüşünü iki kavram belirlemiştir. Bunlar materyalizm ve pozitivizmdir. Ahmet Rıza aynı zamanda Auguste Comte felsefesinin yılmaz savunucusudur. “Ordre et progres”, “düzen ve ilerleme” sloganını benimsemiş bir kişidir. Hakiki değişimin ancak eğitim yoluyla, halkı bilimselliğe sevk ederek olacağına inanmaktadır. Comte’a göre toplumlar teolojik, metafizik ve pozitivist aşamalardan geçerler. Toplumların varacağı en üst aşama pozitivist aşamadır. Tanpınar dönemin siyasi, sosyal panoramasını Sabri Hoca ile çizmiştir diyebiliriz. Sabri Hoca’ya göre cemiyetin hayatında aşılması imkânsız duvarlar vardı. Bu her medeniyetin fertlere miras gibi aşıladığı içtimaî bir insiyak hâlinde babadan oğula süregelen zihniyetti. Onu değiştirmek çok güçtü. Sabri Hoca bu düşüncelerden dolayı ümitsizlik içindedir. Gelenek ve gelecek arasında sıkışmış durumdadır. Tanpınar’ın Sabri Hoca için “Garip Bir İhtilâlci” başlığını atması onun toplumda savunduğu fikirleri hayata geçirememesi noktasında işaretler sunar. Zaten Tanpınar da “Fikirlerimiz, onları taşıyacak kudrette olduğumuz nispette bizimdirler. ”ifadesiyle Sabri Hoca’yı bu kuvvetten yoksun bulur. “ Sabri Hoca politikayı bırakmamıştır. Kendi içinde net, açık olmamakla birlikte hadiseler karşısında yanılmayan bir realite duygusunu elde etmiştir.” Ahmet Rıza ile romanda diyaloğa girmesi bize gösterir ki kendisi bir eylem adamı değildir. Ahmet Rıza ise tam tersi İttihat ve Terakki’nin savunucusudur, eylemci kanadını oluşturur.
Tanpınar bütün romanlarında olduğu gibi Mahur Beste’de de doğru anlaşılmamış bir toplumsal değişimin insanlar üzerindeki etkilerini veciz bir şekilde ifade etmektedir.
“Sabri Hoca birdenbire Behçet Bey’e döndü:
_ Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflası nedir bilir misin? dedi. İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı yapan manevi kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü?… Cahilsin ; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıveririr. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu bunun çaresi yoktur. Sen cilt yapıyorsun; şiraze nedir bilirsin. Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış.” (s.91).
Toplum bireylerden oluşur. Bireylerin ruhsal, düşünsel, kültürel, ahlaki anlamda bozulmaları toplumu derinden sarsacaktır. Bireylerin oluşturduğu kurumlardan aile, eğitim gibi birçok sistem de dejenere olacaktır. Yapısal işlevselciler toplumun işleyiş biçimini bir organizmaya benzetirler. Toplumsal olguların incelenmesinde toplumun hem yapısını hem de işlevlerini dikkâte alırlar. Bu yaklaşımda toplum birbiri ile ilişkili öğelerin oluşturduğu bir sistem olarak görülür. Sistemin herhangi bir kısmında görülen değişme sistemde dengesizliğe neden olur. Sistemin bütünlüğü ise normlar ve değerler vasıtasıyla sağlanır. Ayrıca insanoğlu şirazesiz kalmıştır. Şiraze kavramının anlamını dile getirmek yerinde olacaktır. Şirazenin dağılması kitabın sırt bölümündeki dikişlerin bozulmasıyla sayfaların dağılması anlamındadır. Behçet Bey’in kitap ciltleme işi yapması ve sayfaların dağılması ile toplumun birlik beraberliğinin bozulması arasında bir benzerlik kurulabilir.
Sosyolojik olarak romandaki mekân konusuna değinirsek İstanbul’u merkeze koyabiliriz. Mekân insan davranışını şekillendiren bir unsurdur. Mekânlar hegemoniktir, ideolojiktir, aynı zamanda toplumsal belleğin hafızasıdır. Romanda olaylar İstanbul’da geçmektedir. İstanbul medeniyetin başkentidir. Geçmişin hafızasını saklar. İstanbul’un dünyevî ve uhrevî havası, mimarîsi, kültürel kodları büyük bir imparatorluğun geleneğini içinde taşır. Mekânlar aynı zamanda kuşaklar arasında bir taşıyıcı görevi görür. Tanpınar romanlarında gördüğümüz gibi Mahur Beste’de de eski İstanbul şöyle betimlenir:
“Ah, eski İstanbul! İçten içe kaynaşan hayatıyla, durmadan çarpışan ihtiraslarıyla, kin ve sevgileriyle, birdenbire coşan nefretleriyle, kaynayan sular gibi içten dönen ve derinleşen dolaplarıyla, daima kızdırılmış bir kaplan gibi atılmağa, parçalamağa hazır ocaklarıyla, tekkeleriyle, esnafıyla, o kadar parça parça, dağınık göründüğü hâlde istediği gün, sokakta, çarşıda, meydanda birdenbire birleşen, acayip ve korkunç bir mahlûk gibi halka halka büyüyen, genişleyen, okyanuslar gibi homurdanan, önüne çıkan her şeyi yakıp yıkan, devirip alt üst eden, kadını erkeğini tamamlayan halkıyla her türlü canlılığın üstünde canlı şehir.” (s.44). Tanpınar Ata Molla ağzından eski İstanbul’a olan özlemini dile getirmektedir.
Romanda sosyolojik olarak evlilik kurumunun nasıl şekillendiğini Atiye Hanım ile Behçet Bey arasındaki ilişkiden görebiliriz. Behçet Bey Atiye’yi çocukluğunda tanısa da karısı olarak görmesi düğünlerinin olduğu gece mümkün olmuştur. Atiye, konakta büyüyüp yetişmiş bir kadındır. Değişime, gelişime açık hâlleri onun ileri görüşlü, modern kadın imajını pekiştirmektedir. Kocası Behçet ise bir o kadar fizikî olarak yanına yakışmayan, pasif, Atiye’yi ihmâl eden bir erkektir. Atiye toplumsal cinsiyet rolleri gereği, kadınlık toplum tarafından inşâ edildiği için ayrılmayı düşünmemiştir bile. Romanda kadın davranışlarının ait olduğu topluma, kültüre göre kalıp yargılarla şekillendiği görmekteyiz.
Romanda karakterlerin yanı sıra İstanbul’da yaşayan faklı etnisiteye mensup insanların varlığından haberdâr olmaktayız. Leh subayı Soloski, Arnavut Hasan, Agop âdeta bir resmin renklerini bize sunmaktadır. Agop ile somutlaşan ticaret, para, tahvil konuları özdeşleşmekte Nuri Bey’e yatırım tavsiyeleri vermektedir. Agop için “Onun dünyasında o kadar sevgiyle, imanla bağlı olduğu protestan kilisesinin öğrettiği şekildeki uluhiyetten sonra en yüksek yeri altın işgal ederdi.” sözleri ekonominin, ticaretin kimin elinde olduğuna dair ip uçlarına ulaşmaktayız.
Sonuç olarak Mahur Beste, Tanzimat’tan itibaren başlayıp günümüze kadar devam eden toplumsal değişmenin belli bir kesitini olay örgüsünden ziyade karakterler aracılığıyla bize sunar. Tanpınar romanda Sabri Hoca ile değişimin nasıl olacağını açık bir şekilde belirtir:
“Bize lazım olan gömlek değiştirmek değil içten değişmektir. Bütün cemiyet hayatı zihniyet etrafında döner, insanı yeni baştan, yeni esaslarla kurmamız lâzım; yeni kıymetlerle yaşayan bir insan.” “… Bir zihniyet ya tam değişir ya değişmez; gerisi dışta kalır. Şark içimizde son sözünü söylemedikçe kurtuluş yoktur. Saraydan köylü kulübesine kadar, şark son sözünü söylemedikçe hür olamayız, yaşadığımız zamana sahip olamayız. Bir medeniyet günün efendisi olmalıdır.” (s.91-92). Edebiyat eserleri kurmaca metinler olsa da yazıldığı dönemdeki toplumu anlamamızda bize kaynaklık ederler. Edebi eserler bir nevi topluma ayna tutarlar. Tanpınar yazın tarihinde ayna görevini ustalıkla gerçekleştirmiştir.



1 Yorum
Tanpınar’ın aynasından tekrar kendime ve yaşadığım topluma bakmama vesile olan bu kapsamlı yazı için teşekkür ederim Merzuka Hoca’m, dilinize sağlık.