“Zü’nün Tuhaf İnsanları” Peki ya biz kimin tuhaf insanlarıyız?

Ayşegül Bayar

Okuyucu! Bu kitabı eline aldıysan kendinle, içine hapsettiğin, kimselere bahsetmediğin, kimi zaman korktuğun, kimi zaman haz aldığın tüm duygularla yüzleşme vaktin gelmiş demektir. Zü’nün Tuhaf İnsanları, seni tüm tuhaflıklarıyla, tüm açmazlarıyla sarıp sarmalayacak ve kimi zaman bir aynaya baktığını, ya da bir aynadan kaçtığını hissedeceksin. “İnsana ve deliliğe dair bir şeyler.” Bu cümleyi cebine koy ve kendini sayfalar arasında tuhaf, tuhaf olduğu kadar düşündürücü, yeri geldiğinde eğlenceli ve şaşırtıcı bir yolculuğa bırak. Diğerlerine nasıl ve nereden baktığını gör, dünyayı sorgulayışını sorgula!

“Bunca erkek güzeli olmama rağmen neden hiç kadınım olmadı? Ben biliyorum nedenini. Kimse bir tanrının yatağına giremez. Âdemoğlu artık korkak. Nerede o eski günler? Ben Zeus’ken girmediğim yatak kalmamıştı.” Zü, Sf. 25

Emel Kalender’in Zü’nün Tuhaf İnsanları isimli öykü kitabı geçtiğimiz günlerde Öteki Yayınevi etiketiyle raflardaki yerini aldı. Kitap birbirinden ilginç sekiz öyküden oluşmakta. Her bir öykü, aklın sınırlarında dolaşan insanları konu ediniyor ve bağımsız metinler ortak bir çerçevede toplanıyor. Kitabı okurken insan zihninin dehlizlerine iniyor, orada deliliğin, vicdanın, çocukluk travmalarının, sevgisizliğin, bunalımın, suçluluk duygusunun, kadınlığın, erkekliğin, bastırılmış, doyurulmamış arzuların, ölümün ve dirimin gölgeleriyle kuşatılarak kâh çetin, kâh keyifli bir yürüyüşe çıkıyoruz. Bu yürüyüş bazen toplumun “akıllılar ve deliler” olarak kategorize ettiği insanların doğalarını ters yüz ediyor. Giderek vahşileşen bir çağın sivri ve korkunç dişleri arasında kaldığımızı, üzerimizdeki toplumsal baskıyı bir kez daha hatırlıyor, normlarla şekillendirilmeye çalışılan insanı o sınırların dışında bir yerlerde görmenin tadına varıyoruz ve kitap bizi içimizdekilerle dışa aksettirdiklerimiz arasında bir kıyaslama yapmaya davet ediyor. Zü’nün Tuhaf İnsanları demişken, Erasmus’u anmamak elde değil bence. O da Deliliğe Övgü kitabında, “İşte karşınızdayım: Tüm iyilikleri ihsan eden varlığın ta kendisiyim. Latinlerin “stultia” ve Yunanlıların ise “morea” olarak adlandırdığı deliliğim.” diyerek ve tanrı diliyle konuşarak deliliğin insanın en saf, en gerçek, en coşkulu yanı olduğunu savunmaz mı? Zü’nün Tuhaf İnsanları da insanı bu en coşkun, en gerçek haliyle ele alarak deliliğe yapılan tüm övgüleri destekler bir nitelik kazanıyor. 

Kitaptaki sekiz öyküden ilki “İle,” başlıklı öykü. Bu öyküde bir baba oğul hesaplaşmasına tanıklık ediyoruz. İsa ve ölü babası karşılıklı oturmuş inatlaşıyor, biriktirdikleri sorulara cevaplar bulmaya çalışıyorlar. İkinci öykü olan “Ölümsüz,” öyküsünde, çağın giderek çürüttüğü insanların ölüme duydukları özlemle sarsılırken bir yandan yoğun bir sistem eleştirisine maruz kalıyoruz. Söylevleriyle halkın kafasını karıştıranlar, sağlık terörü, kapitalizm, uzadıkça uzayan ömürlerinde mutsuzluğa hapsolmuş insanlar, içten içe çürüyenler… Bu katmanlı öyküden, “Zü” yani kitaba adını veren öyküye geçiyoruz. Zü, bir tanrı olduğunu iddia etmekte ama biraz kafası karışık. Bir Mısır’a uzanıyor tanrılığı, bir Antik Yunan’a. Sağı solu da belli değil, evine giren hırsıza neler yapıyor neler. Gelelim Yakup’un öyküsüne. O, üzülmesi gereken, üzülmesi gerektiği ona büyüklerince salık verilen bir cenazede layıkıyla üzülemiyor ve bunun verdiği suçluluk duygusuyla baş etmeye çalışıyor. Ardından Sami’nin erkekliği, bedeni ve arzularıyla olan ilginç sınavını okuyoruz Aklım Beni Hiç Dinlemiyor başlıklı öyküde. Samet öyküsü ise, çocuklukta şahit olduğu olayın etkisini üzerinden atamayan bir kadını anlatıyor. Kitabın en uzun öyküleri olan Etek Çıkmazı ve Zimmet öyküleri, sona saklanmış. Etek Çıkmazı çılgınlığın zirveye taşındığı öyküyken, Zimmet öyküsü bence kitabın en çok üzerinde durulması gereken öyküsü. Zira bu öyküde ölüler diyarına ürpertici bir ziyaret gerçekleştiriyoruz. Ölülerin bile doğru düzgün ölemediği, karanlık, garip bir diyar burası. Nevzat’ın hor kullandığı ciğerleriyle oradan oraya koştururken bozulmaya, kurtlanmaya başlayışı bana bu dünyanın ölülerini, yani bizi hatırlattı. Her gün kendini tekrarlayan bir simülasyonun içindeki debelenişimiz… Katmanları arasında bir bürokrasi eleştirisi de barındıran bu öykü, boş verme aşamasına gelen insanı tasvir ederken şu eşitliği de sağlıyor fikrimce: Hayat=Ölüm         

Zü’nün Tuhaf İnsanları, okuyucusunu gerçek üstü öğelerle heyecanlandırarak onun ilgisini, dikkatini diri tutuyor. Yazarın dili, ele aldığı konularla uyum teşkil eden bir biçimde bilinçli aksaklıklarla yer yer kesilip sıçramalar yapıyor ve bu dil baştan sona devam ederek öykülerin temposunu arttırırken okuyucusunda da soluklanma arzusu yaratıyor. Özetle, Zü’nün Tuhaf İnsanları başarılı bir ilk kitap. Yolunun açık olması dileğiyle…

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ