Harikalar Diyarı ve Aynanın Bu Tarafında Acı Çekenler!

Alphan Akgül

Zebra, bengal kaplanı ve guguklu saat… “Romanlarınızda niçin kadın yok?” gibi gayet anlamlı bir soruya İhsan Oktay Anar’ın niçin böyle yanıt verdiğini epey düşündüm. Kadın hareketinin güçlü olduğu bir dönemde bir romancı neden hiç durup düşünme zahmetine katlanmadan ironiye sarılır? Evet, ironi Anar’ın belirleyici üslubu ama sorulan soru çok açıktı ve aynı açıklıkta bir yanıtı hak ediyordu – neden yanıt bu denli saçmaydı?

            Bana kalırsa, Anar’ın yazın evreni geçmişin fantastik bir şekilde ele alınmasından ibarettir ve onun anlam evreninde somut insanlık hâlleri bir anlam taşımıyor. Daha açık ifade etmem gerekirse, Anar, dış dünyanın yansıtılması anlamına gelen mimetik bir yazın evreninde yaşamıyor. Her ne kadar tarihi bir dekor olarak kullansa da Anar, Sir Philip Sidney’in “Doğanın dünyası pirinçten, şairin [sanatçının] dünyası altından” sözünde olduğu gibi, kendi muhayyilesinde kurduğu nesne ve figürlerle oluşturduğu bir kurmaca dünyaya sahip. “Kadın ve erkeğin ötesinde, bir dil evreni içinde, soluk alıp vermeyen figürler kurguluyorum” diyebilirdi romancı ama öyle demedi! Kendi kurduğu dünyada bir çocuk gibi oynarken, yarattığı alternatif dünyaya bakıp kendi imgesini hayranlıkla seyrederken ona sorulan soru, Türkiye sosyolojisinin en buhranlı gündemini bütün ağırlığıyla yüzüne çarpmış. Ters ayağı üzerinde yakalanmış soruya Anar. Öyle ki yazınsal olarak tanımadığı bir anlam evreniyle karşılaşmanın getirdiği panikle, soruyu soranı yine fantastik bir âleme çekmeye çalışmış. Kadınların her gün öldürüldüğü, kadın hakları konusunda karnesi pek de iyi olmayan bir hükümetin İstanbul Sözleşmesi’nden tartışmalı bir şekilde ayrıldığını ilan ettiği bir ortamda kadın dendiğinde aklına “zebra”, “bengal kaplanı” ve “guguklu saat” gelmesi, başka nasıl açıklanabilir? Sanki Anar, aynanın içinden mantığın askıya alındığı bir başka evrene geçen bir Alice’miş gibi yanıt vermiş bu soruya.

            Saydığı hayvan ve nesneler arasındaki bağlantısızlık da dikkat çekici! İki hayvan, bir nesne arasında anlamlı bir bağıntı yok. Romancının zihinsel tutarlılığı ve yazın ekonomisi sanki sadece bildiği roman evreninde geçerli. O evrenin dışına çıkmaya zorlandığında, Alice’in şaşkınlığına düşüveriyor. Aynanın İçinden adlı eseri okuyanlar, Alice’in bu dünyanın zaman algısı karşısında şaşkınlığını gizleyemediğini hatırlayacaktır. Aynanın öteki tarafında “bellek”, bildiğimiz anlamda işlemez. O tarafta yaşayanlar, art-zamanlı bir dünyayı tanımazlar, geçmiş ve gelecek “şimdi”nin içindedir ve onlar sadece geçmişi değil, geleceği de hatırlar. Sanki Anar, böyle olağanüstü bir dünyadan bir anlığına aynanın bu tarafına geçmiş de sıradan ve önemsiz, hatta aynanın öteki tarafına göre “anlamsız” bir soruyla karşılaşmış gibi davranmış. Şaşırmakta da haklı! Çünkü Türkiye’nin şu anki anlam evreni, ironi ve fantastiğin edebî bağlamından çok uzakta bir yerde. Zihnen ve bedenen acı çeken insanların ülkesi şu an Türkiye. İroni bu ülkenin insanları için fantastiğe ayarlı bir zekâ gösterisinden çok başka bir anlama sahip artık. Geleceklerini kaybettiğini düşünen genç kadın ve erkekler çaresizlik içinde çığlık çığlığa ağlamamak için – bir acı ilacı içer gibi – başvuruyorlar ironiye – ve genelde bu acı ilaca gülmüyor kimse!

            Romancının postmodern bir üsluba sahip olduğu, onun sözlerinde bu nedenle bir tutarlılık aranmaması gerektiği de iddia edilecektir. Elbette postmodernler dilde sabit bir anlam noktası bulunmadığını, dilin akışkan bir sıvı gibi olduğunu, anlamın hep kaydığını, ertelendiğini, “zebra”, “bengal kaplanı” ve “guguklu saat”in olsa olsa bilinçdışının dışa vurulurken aldığı rastlantısal imler olduğunu söyleyebilir. Dil zaten dış dünyanın bir yansıması olmadığına göre, bu imlerin geçtiği öteki metinlerin izini sürebilir, Anar’ın metinlerarası düzlemde kadınlarla ilgili bir üst-metin kurguladığı da iddia edilebilir. Muhtemelen, böyle bir incelemeden çıkabilecek olası sonuçlara Anar da şaşacaktır! Zaten yazar ölmemiş miydi? Zaten yazar-merkezli fikirlere kapıyı kapatmamış mıydık? Şaka bir yana, romancıya sorulan soruların bu eleştirel söylemlerle en ufak bir ilgisi yok! Soru, bebeğini ısıtamadığı için fön makinesini çalıştırıp intihar edenlerle, şehrin en işlek caddesinde samuray kılıcıyla katledilenlerle ilgilidir. Gerçek bir ur gibidir, akışkan değildir, bir kadın şüphelenip eliyle göğsünü yokladığında hemen yakalar onu – ve bu yabancıyla uzun bir yolculuğa çıkar.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ