Nilüfer Altunkaya’dan Mehmet Fırat Pürselim Söyleşisi…

Merhaba Mehmet Fırat, bu köşede dostları ağırladığımız için senli konuşuyorum izninle tabi.  Öncelikle Nasılsın? Ve bu tuhaf günleri nasıl geçirmeye çalışıyorsun?

Yakın arkadaşlarımla söyleşileri sizli bizli yapmak bana da garip geliyor, böylesi daha samimi Nilüfer. Çok acayip günlerden geçiyoruz ve sanırım bunlara bile alıştık. İki yıl önce sokağa çıkma yasaklarından, maske zorunluluğundan, seyahat kısıtlamasından, kadınlara menstrüasyon döngüsünün ikinci bir emre kadar ertelenmesinden bahsedilse hiçbirimiz inanmazdık. Bu kadar da absürt şeyler olmaz derdik. Ama içinde yaşayınca normalleşmeye başlıyor her şey. Hatta kapanan işyerleri, aç kalan esnaf, enstrümanını satan müzisyenler, evine ekmek götüremediği için intihar edenler de normalleşemeye başlıyor maalesef. Bu dönem bittiğinde pek çok kalıcı etkisi olacak, onları da yaşayacak göreceğiz. Muhakkak ki teknolojik gelişmeler ve adaptasyonu daha da hızlanacak. İş, öğrenim, sosyal hayatımızın her alanın daha az fiziksel daha çok sanal temasta bulunacağız. Bunun da insana ihtiyaç duyulmayan bir geleceğe götüreceğinden kaygılıyım. Kendi adıma söyleyecek olursam, arkadaşlarımı daha az görebildiğim, ailemle ve toprakla daha fazla zaman geçirebildiğim bir süreç oldu. Belli önlemleri almak kaydıyla kendimi fazla kısıtlamadım, zaten işin gücün, hayatın dayatmaları gereği böyle bir seçeneğim de yoktu.

Özgür’le yaptığımız söyleşide çok güzel geri dönüşler aldım. Özellikle yazma sürecindeki aşamalar, belli bir yol kat etmiş olanların yaşadıkları, yolun nispeten başında olanlar için aydınlatıcı olabiliyor. Ben de senin yazar olarak bugün geldiğin noktaya gelmeden önce neler yaşadığını, ne tür sınavlardan geçtiğini, yolculuğunun unutamadığın dönemeçlerini merak ediyorum açıkçası…

Özgür Çırak’la söyleşip de güzel geri dönüşler almamak mümkün mü? Bu arada yeni kitabı Ormandan Gece Gelen’i çok beğendiğimi ekleyerek cevabıma geçeyim. Benim yazar olma yolculuğum oldukça uzun bir bildungsroman. Ha ha ha…  Hatta bir ara öyküsünü bile yazmıştım. 10 yıl boyunca kitabım yayımlanmadığı gibi o öyküm de bir yerde yayımlanmadı. İstanbul Hukuk’u dört yılda takıntısız bitirdiğim için okulun başında samimi olduğum arkadaş grubumun çoğundan ayrı düşmüştüm. Adaletin kanun kitaplarıyla tesis edilemediğini o yaşlarda dahi anladığımdan edebiyata sığınmıştım.  Derslerde, okula gider gelirken vapurda kitap okuyordum. Henüz şiirden vaz geçmemiştim ama kafamda ve defterlerde öyküler biriktirmeye de başlamıştım. Kant’ın o saçma görev bilincinden fazlasıyla nasibini almış bir insanım sanırım. Okul, staj, avukatlık ruhsatı, askerlik, çalışma hayatı. Hepsi tik atılarak ilerlenmesi gereken şeylermiş gibi yaşadım. 98 yılında 23 yaşında maaşımı takside bağlayıp kendime bilgisayar aldım. Nilüfer, sen bilirsin o zamanlar bilgisayar atmak basit bir olay değildi. Gündüzleri işe gidip gece yarılarına dek defterlerimdekileri sanal belleğe kaydettim. Defterler bittikten sonra sıra kafamdaki öyküleri yazmaya geldi. Hayat bir Benjamin Button hikâyesi değilse ölüme en uzak olduğumuz o yaşlar, benim en çok ölümü düşündüğüm zamanlardı. Hayatın ne kadar önemli olduğunu yaş aldıkça anladım. Neyse hepsi de ölüm üzerine on öykü yazdım ve milenyumda dosyamı toparlayıp yayınevlerinin kapısına dayandım. En büyüklerini gözüme kestirmiştim. İlginç biçimde ikincisi tarafından kabul edildim. Bunca ölüm kokan bir dosyanın kabul edilmesinin sebebi editörün Metin Kaçan olmasıydı muhtemelen. Fakat ekonomik krizle birlikte dosya rafa kalktı. Üçüncü yayınevi, yazmayı bırakmam yönünde tavsiyelerde bulundu. Dördüncüsü içlerinden birini roman yaparsam basacaklarını söyledi. (Yıllar sonra o öykü minvalinde gelişen Emanetimdeki Hayatlar romanını yazdım.) Beşincisi basmak için para istedi. Altıncısı kabul etti, gittim geldim gittim geldim, aylar sonra yayın politikası, irtibatta kalalım, falan filan dedi. Birincisi hâlâ yanıt vermedi. Yedincisi ilk üç sayfasını kırmızı kurşun kalemle düzeltip iade etti. Sekizinci… Böyle bir yere varamayacağımı, vaz geçmezsem ilerleyemeyeceğimi anlayana kadar iki yıl geçti. Tüm dosyayı çöpe attım. Yeni öyküler yazmaya başladım. Ustaların sözünü dinleyerek dergilere ve yarışmalara gönderdim. Ki o zamana kadar öykülerimin çalınacağı yönünde kuşkucu felsefenin güdüsüyle yazdıklarımı pek bir yerle paylaşmamıştım. Bir iki derken dergilerde ardı ardına öykülerim görünmeye başladı. Yarışmaların çoğundan da elimde ödül plaketiyle ayrılıyordum. Birkaç yayınevinden aldığım maddi katkı sunduğum takdirde kitabımı basmak istediklerine yönelik teklifi reddettim ama yeni bir dosya hazırlama düşüncesi de kafamda şekillendi. Çok uzatmayacağım bunda da ilkine benzer bir süreç yaşayacağımı bir süre sonra anladım. Oysa kapak fotoğrafı çektirdiğim yayınevleri dahi olmuştu. Neyse bir macera daha hüsranla bittikten sonra ‘Hâlâ kitabın çıkmadı mı, nasıl olur?’ sorularına kulağımı tıkayıp, kitap düşüncesini kafamdan atıp sadece nitelikli okumaya ve yazmaya odaklandım. Bu arada dergilerde yayımlanan öykülerin ve raflarımdaki ödüllerin sayısı artmaya devam etti. Eşik Cini’nin editörü sevgili Nalan Barbarosoğlu’nun sabaha kadar zor bekledim diyen heyecanlı sesi, yeniden denemem için bana güç verdi. Dosyam kısa sürede kabul edildi, altı ay sonrasına takvim belirlendi, bu arada editörlük çalışmaları tamamlandı. Heyecanla basılmasını beklerken, yayınevi büyüdüğü için gelen büyük yazarlara öncelik verebilir misin? sorusu. Bu bir soru değildi elbette. Bir altı ay sonrası bir altı ay daha… Bu arada yazıya en uzun küsüş ve üç yıllık bekletme süresince bir şey yaz-a-mama. Dağa küssen ne olacak ki, senin farkında olmadıktan sonra. Bilgisayarda strateji oyunları oynuyordum. Yazmaktan daha keyifliydi hem, eninde sonunda çözüp oyunu tamamlıyordum. Alaaddin diye bir oyun vardı, onun bir yerinde aylarca takıldım ve ne yaparsam yapayım ilerleyemedim. Oyunu sildim ve yazıda şansımı son bir kez daha denemeye karar verdim. Olmazsa daha fazla zorlamayacaktım. 10 yıllık kabuller – redler, basılmayı beklemeler, sonra bir özrü bile çok görüp yayın politikası bla bla diyerek basmamalar; beni çok yormuştu. Edebiyat sayesinde çok güzel dostluklar kazanmıştım, farklı şehirler dolaşmıştım, mutlu da olmuştum ama geçmişti, mutsuzluk kalmıştı elimde. Dosyayı gönderdikten sonra birkaç gün içinde Aya Kitap dönüş yaptı. Sevgili Derya Ayyıldız, yayınevine çağırdı. Oturduk konuştuk. Dosyayı basacağını söyledi, tek isteğim bir an evvel basılması oldu. Editöryal çalışmalar, kapak falan ilerliyordu ama ben gene de kendimi fazla kaptırmıyordum, çünkü bunları defalarca yaşamıştım. Son okuma için kitap formatında pdf gelince sanırım bu kez oluyor diye düşündüm ama hep bir şüpheyi de yanı başımda saklıyordum. 2011 yılının Kasım ayında Kitap Fuarı’na Hayat Apartımanı yetişti. İmza günümü karıştırıp, Fuarın ilk günü standa giden bir arkadaşım, kitabın fotoğrafını atınca basıldığına emin oldum. Rahatladım ve artık ölsem de gam yemem dedim. Ancak bir hafta sonra imza gününde kitabımı elimde tuttum. Eş dost tanıdığa imza verdim. Eve çok yorgun ama çok mutlu döndüm. İlk kitabımla Naim Tirali Öykü Ödülü’ne layık bulundum. Bir daha bilgisayar oyunu oynamadım.                    

Bana genelde sorulan bir soruyla devam etmek istiyorum. Mesleğin olan avukatlıkla yazarlık arasında nasıl bir ilişki var sence? Yazarlığını nasıl etkilediğini düşünüyorsun bu mesleği seçmiş olmanın?

Hayatın yazarlıkla ilişkisi olduğu için hayatımızın en kocaman yanını kaplayan işimizin yazdıklarımızı etkilememesi düşünülemez elbette. Adalet meselesi, hukuk felsefesi, sosyolojisi kafamı en fazla kurcalayanların başında gelir. Ekmek çalan birini kanunen cezalandırmanız gerekebilir ama bu adil midir? Ya da Kant’ın ahlak anlayışına göre karnını doyurmak için ekmek çalanla silahla evinize giren hırsız arasında fark bulunmamaktadır. Cinayet işlediği için katili asan devletin işlediği cinayeti aklayan nedir? Savaşta düşmanı öldürmek ve dahi ölmek kutsanır ama karşı taraf da sizin ölünüze leş kendi ölüsüne şehit muamelesi yapar. Adalet terazisinde kimin ölüsü ağır basar??? Kafamdaki tartışmalar doğrudan olmasa da dolaylı olarak yazdıklarıma giriyor elbette. Avukatlığın hukukun diğer alanlarında çalışanlarına göre sağladığı en büyük kazanç, empati yeteneği. Hâkim ve savcıdan farklı olarak mahkeme salonunda hem sanığı hem mağduru, hem davacı hem davalıyı temsil eden avukat, müvekkilini önce anlamalı ve ona göre savunmalıdır. Bu yüzden onunla ve hatta karşı tarafla empati kurmak zorundadır. Kabul edelim ki, hepimiz kendimize yakın insanlarla görüşüyoruz ve sosyal çevremizi bu kişilerden oluşturuyoruz ama avukatlıkta çok farklı yaşanan hayatlara dokunuyorsunuz. İstemeseniz de en mahrem sırlarına ortak oluyorsunuz. Bu da yazarın farklı hayatları tanımasına, anlamasına ve anlatmasına yardımcı oluyor. Avukat kahramanları arasında ayrım yapmaz; yargıç gibi kahramanlarını yargılamaz, savcı gibi onları suçlamaz, sadece hikayelerini anlatır ve kararı okura bırakır. Başta da söylediğim gibi avukatlığın etkisi yazdıklarıma doğrudan değil de genellikle dolaylı olarak yansıyor. Fakat bunun bir istisnası olarak; zamansal, kişisel ve mekânsal gerçeklikten kopartarak kurmaca içinde eriterek yazdığım bir seri olan Avukat Hikâyeleri’nde şahit olduğum olayları anlatıyorum. Yirmi beş yılı bulan meslek hayatımın bir nevi sicil kaydı olacak ama yeterince vakit bulup yoğunlaşamıyorum.    

Özellikle Akılsız Sokrat ve Sakarmeke  adlı kitaplarının okurda güzel bir karşılık bulduğunu düşünüyorum. Buna katılıyor musun? Öykünün az okunan bir tür olduğunu ve eskiye göre oldukça fazla öykü kitabı yayımlandığını düşünürsek sevindirici bence. Bu ilgiyi neye bağlıyorsun?

Okuyanlar, beğenenler, tavsiye edenler sağ olsun; Akılsız Sokrates de Sakarmeke de okur nezdinde kıymetli bulundu, ilgi gösterildi. Bu da beni çok mutlu etti. Yıllarınızı verip ortaya bir eser koyuyorsunuz, adeta okyanusa potkal bırakıyorsunuz. Adanızda tek başınıza oturup potkalın birilerine ulaşmasını heyecanla bekliyorsunuz. Adamı kalabalık kılan herkese bu vesileyle tekrardan teşekkür ediyorum. Bunda ilk yazımın üzerinden 20, ilk kitabımın üzerinden 10 yıl geçmesiyle benim biraz tanınmam, yazı üzerine çok düşünmem ve bu vesileyle de biraz daha iyi yazmayı öğrenmem, yayınevimin desteği olduğu kadar öykünün eskiye göre daha görünür olmasının da etkisi olduğunu düşünüyorum.

Öyküye ilginin en büyük sebebi ise öykünün daha çok okunması değil, yazarlık atölyeleri, bloglar, e-dergiler hatta instagram hikâyeleriyle daha çok yazılması bence.  Öykü kitapları daha fazla basılıyor ama henüz kendi okurunu oluşturamadı. Yazarın başka bir mecradaki popülerliğinden dolayı çok satan kitapları saymazsak öykü yazanlar ve okuyanlar aynı havuzun içindeki beş – on bin kişi. Nitelikli öykü kitapları roman okurunun ilgisini çekerek, alanını genişletmezse kapalı ekonomilerdeki arz talep dengesine döneriz. Havuzun içinde çok fazla kitap girer ama okur aynı kalırsa, okur aldığı kitap sayısını arttırsa bile öyküler depoları beklemeye mahkûm kalacaktır. Öykücüler rakip değil dosttur, elbirliğiyle öykünün toprağına su taşımaya devam etmeliyiz.

Biraz sıradan bir soru olacak ama okurlarımız için sormak istiyorum. Öykülerini yazarken nelerden besleniyorsun? Yazma ritüellerin var mı? Düzenli yazma disiplini olan bir yazar mısın, mesela?

 “De te fabula narratur – Anlatılan senin hikâyendir” Ben sokağın hikâyesini anlatıyorum. Öyle büyük anlatılar, büyük kahramanlıklar peşine düşmüyorum. Bu hayatta yaşıyor olmak büyük bir kahramanlık aslında, bunu anlatıyorum. Çöplerinizi karıştıran kâğıt toplayıcılarının, parası olmadığı için kör katır alan çiftçilerin, sıkıldığı ofislerin penceresinden turna olup uçan muhasebeci kızların, köşeyi dönme hayalleri kuran U-19 takımı oyuncularının, sarı sayfalara bakıp iş ilanlarını yuvarlak içine alanların hikâyelerini anlatıyorum. Dolayısıyla sokağı yazıyorum. Ama sokak benim beslenme alanım değil doğal yaşam alanım.

Ritüelim yok, vakit bulduğumda yazmaya çalışıyorum. Yoğun çalışıyorum ve akşamları eve pelte gibi dönüyorum. O yüzden duruşmaya yetişmeyeceksem, dilekçe yazmayacak ya da başka bir şey yapmayacaksam sabahları erken kalkıp yazmaya çalışıyorum. İşe gider gelirken mümkün mertebe yürüyorum, bu arada hayat ve yazacaklarım hakkında düşünüyorum. Yazlığın balkonunda oturup güneş doğarken, denize bakarak kahve eşliğinde yazmayı çok seviyorum ama buna ne yazık ki çok az fırsat bulabiliyorum. Bir yazı odası oluşturma hayalim var. Bakalım, ne zaman gerçekleşir?

Disiplinli biri olsam da, hayatın mecburiyetleri karşısında düzenli yazamıyorum ama hep okuyorum ve yazacaklarım hakkında düşünüyorum. Belki de böylesi daha verimli oluyor, zira yazmak için oturduğumda kafamda metin birkaç kez yazılmış oluyor.    

Edebiyatın farklı türlerinde eserler veren bir yazar olarak yolun başında olanlara neler söylemek istersin?

Bol bol okumalarını, özgür ve özgün düşünmelerini öneririm. Atölyeler, seminerler onlara teknik olarak çok fazla şey öğretse bile pratiklerini kendilerinin bulmaları gerektiğini, öğretilenlerin kutsal öğretiler olmadığını, onları kendilerine adapte etmezlerse ilerleyemeyeceklerini söyleyebilirim. Yazdıkların aşırı kıymet yüklememelerini, onlarla vedalaşmayı, yırtıp atmayı, yeniden ve yeniden yazmayı başaramazlar hep aynı kötü metnin etrafında dönüp dolaşacaklarını ekleyebilirim. Son olarak, gerçekten yazar olmak istiyorlarsa hemen ilk olumsuzlukta vazgeçmemelerini, yazarlığın iyi yazmak kadar yazıda direnmekten de geçtiğini söylemeliyim. 

Biraz iç içe ve kapsamlı sorular oldu. Eklemek istediğin bir şey yoksa değerli zamanından bize ayırdığın için teşekkür ederek bitirmek istiyorum.

Nilüfer, bu güzel söyleşi için ben teşekkür ederim. Son olarak, tam kapanma sırasında yeni çıkan kitabın Katı Olmayan Şeyleri okuduğumu ve çok sevdiğimi eklemek istiyorum.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ