Bir Cümleden Bir Dünyaya
Turhan Yıldırım ile Söyleşi
Sanat, insanın varoluşunu anlamlandırma çabasının en görünür ifadelerinden biridir. Edebiyatın önemli damarlarından biri olan öykü ise bu arayışı çoğu zaman az sözle, yoğun bir anlam katmanıyla dile getirir. Öykü Masası, öykü türüne dair bir bellek oluşturma düşüncesiyle yazarları bu masaya davet ediyor; her söyleşi, bu masada bırakılan yeni bir iz olarak çoğalıyor.
Öykü Masası’nın bu söyleşisinde konuğumuz, öykülerinde anlatı biçimi ve kurmaca olanakları üzerine düşünmeyi önemseyen bir yazar olan Turhan Yıldırım. Yazı dünyasında farklı anlatı teknikleriyle kurduğu ilişki ve çağdaş insanın ruh hâline odaklanan metinleriyle dikkat çeken Yıldırım’la, öykünün imkânlarını, yazma sürecini ve bugünün öykücülüğünü konuştuk.
Burçin Maya Çankaya: Öncelikle sizi kendi kelimelerinizle tanıtmak isterim. Turhan Yıldırım kimdir, kendini nasıl anlatır?
Turhan Yıldırım: İstanbul doğumluyum. Yedi yaşıma kadar, o zamanlar İstanbul’un ilçesi olan Yalova’da yaşadım. Sonrasıysa bu koca şehirde yaşama telaşıyla geçti. Öykülerimde İstanbul’un adı sanı geçmez ama anlattığım yer hep burasıdır. Keşmekeşi, kalabalıklığı, denizi, martıları… Yirmili yaşlardayken öykülerim çeşitli dergilerde yayımlanmaya başladı. Sonrasında yazmakla arama hayat mücadelesi girdi ve yeniden klavye başına oturmam uzun yılları aldı. Önce, zaman içerisinde edebiyat üzerine yüzlerce video yayımladığım YouTube kanalım devreye girdi. Sonrasında çeşitli antolojilerde yayımlanan öykülerim derken 2021 yılında ilk öykü kitabım Kara Gergedan geldi. Devamındaysa 2023’te ikinci öykü kitabım Modern Soslu Postmodern Makarna yayımlandı. Son olarak şair Gönül Demircioğlu’nun düzyazı şiirleriyle benim küçürek öykülerimin buluştuğu deneysel kitabımız Arşe Duo okurla buluştu. Bunların dışında, çeşitli dijital ve basılı dergilerde yayımlanan incelemelerim, eleştiri yazılarım ve edebiyat soruşturmalarına katkılarım mevcut.
Burçin Maya Çankaya: Bir öykünün başlangıcı sizde çoğunlukla nasıl doğar: bir görüntü, bir cümle ya da bir fikir mi? Yazarken size eşlik eden alışkanlıklarınızdan söz edebilir misiniz?
Turhan Yıldırım: Öncelikle herhangi bir yazma ritüelim olmadığını, sadece klavye başına geçmemin bana yettiğini söyleyebilirim. Çoğu zaman görüntü olarak gelir. Öykünün ismi, ilk cümleleri, finali, anlatıcı sesi, tüm bunlar başlangıçta oluşur. Zihnimde genellikle günlerce bekler, mayalanır. Sonrasındaysa bilgisayar ekranı karşısına geçip yazma süreci başlar. Tek seferde bitirdiklerim de birden çok kez başına oturup kaleme aldığım öykülerim de olur. Başlangıçta düşündüklerimle öykünün tamamlandığı noktada pek fazla değişiklik yaşanmaz. Zihnim nasıl kurguladıysa genellikle öyle sona erer öyküm. Takıntılı olduğum tek konu öykünün adıdır. Bir isimle gelmiyorsa zaten benim için yazmaya değer değildir.
Burçin Maya Çankaya: Her yazara sormak istediğim soruyu size sormak isterim. Yazmaya nasıl başladınız, bu arzunuzun başlangıcını hatırlıyor musunuz? Siz yeteneğinizi nasıl fark ettiniz ve devam etmenizi sağlayan neydi?
Turhan Yıldırım: Yirmili yaşlarımın başında ilk olarak şiirle kaleme sarıldım. Sonrasında düzyazı şiire geçtim, devamındaysa öykü geldi. İlk soruda belirttiğim hayat mücadelesi arasına rağmen yazmaya yeniden başlamamı sağlayan arzuyu, bir barajın kapaklarının açılması olarak tarif edebilirim. Hayatın içerisinde pek çok olayla duruma ya gözlemci olarak tanıklık ediyor ya da bizzat yaşıyorsunuz. Bir nokta geliyor ve size yazmak dışında herhangi bir seçenek kalmıyor. Bunu tabii ki yetenekle açıklamak gerekiyor. Siz yazarken bir başkası da resim yapıyor veya film çekiyor. Yeteneğin içinizdeki varlığı sizi yazmaya sürüklüyor. Herkesin gördüğünü yalnızca siz kaleme alıyorsunuz. Aynı olayı yüzlerce kişi yaşarken, o noktada sadece siz kalıp kaleme sarılıyorsunuz. Baraj kapakları açıldıktan, içinizdeki volkan püskürdükten sonra geriye metinleri yazmak kalıyor. Tam da bu noktada yazan ile yazar arasındaki fark gündeme geliyor. Yazan diye tabir ettiklerim için bu iş tek ya da birkaç seferlikken yazarlar durmaksızın, ardına bakmaksızın devam ediyorlar kalemlerine sıkı sıkıya sarılmaya.
Burçin Maya Çankaya: Yazarlığınızı besleyen temel okuma damarları nelerdir? Dünya edebiyatı mı, Türk öykücülüğü mü, yoksa başka disiplinler mi?
Turhan Yıldırım: Okuma kısmına baktığımda tamamen edebiyat üzerinden beslendiğimi söyleyebilirim. Roman, öykü, şiir, deneme, inceleme, araştırma, antoloji. Edebiyatla ilgili tüm türleri okuyorum, diyebilirim. Dünya edebiyatı da Türk edebiyatı da benim için kıymetli. Birbirinden ayırmak yerine ikisinden de beslenmeyi tercih ediyorum. Günceli de takip ediyorum, geçmişin eserlerini de okumaya çalışıyorum. Deneysel edebiyata da meraklıyım, toplumcu gerçekçi yapıtları da beğenerek okuyorum. Edebiyatın kurmaca dışında kalan kısmı, yani eleştiri, kuram ve inceleme kitaplarını da olabildiğince takip ediyor ve okumaya çalışıyorum.
Burçin Maya Çankaya: Günümüzde öykü eskiye nazaran daha fazla ürün verilen bir tür. Sizce bunun sebepleri ne olabilir ve size göre iyi bir öyküyü diğerlerinden ayıran şey nedir?
Turhan Yıldırım: Geçmişte 1950 kuşağı öykücüleri gibi mazide edebiyatımız adına önemli akımlar mevcuttu. Bugünse elimizde ne edebiyat mahfilleri ne de edebi akımlar var. Günümüzdeki duruma baktığımızdaysa artan edebi eser üretimine bağlı olarak öykü türünde de artış gözlemliyorum. Yine de okur nezdinde romanın daha önde olduğunu düşünüyorum. Esasında iyi öykünün niteliği üzerine söylenebilecek çok söz var. Kendime göre bunları, dil lezzeti, özgünlük, biçim ve anlatım arayışı, başarılı atmosfer kurulumu, hayatla ve gerçeklikle temas, akılda kalıcılık olarak sıralayabilirim.
Burçin Maya Çankaya: Adından da anlaşılacağı üzere “Modern Soslu Postmodern Makarna” öykülerinde mizahi bir dil dikkati çekiyor. Ayrıca biçim konusundaki tercihlerinizin de öykücülüğünüzün önemli bir yanı olduğunu düşünüyorum. Biçim ile öykü arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Turhan Yıldırım: Edebi eser okumaya yirmili yaşlarımın başında Aziz Nesin’le başlamıştım. Klasik edebiyata baktığımdaysa benim için en önemli isim Nikolay Gogol. Toplumsal eleştiriyle beslenmiş mizah, kendi metinlerimde başat rol üstleniyor. Öykülerimde kullanacağım biçimi belirleyense içeriğin ta kendisi. Anlatılmak istenen meseleyle yoğrulmamış herhangi bir metnim yok. Buna örnek olarak kitabıma ismini veren öyküyü gösterebilirim. Biçimsel olarak baktığınızda yemek tarifiyle kurgulanmış bir metinle karşılaşıyorsunuz. Bu haliyle biçimin önde olduğu bir öykü olarak görülebilir. Ama özellikle metnin finaline gelindiğinde, karakterin yaşadığı metropolle bir derdi olduğu anlaşılıyor. Elbette karakterin tek meselesi yalnızca bu da değil. Şehrin kalabalıklığına sıkışmış insanın yanında, evrensel ve bireysel başka sorunları da cümlelerde görebiliyoruz. Bence bu öykünün öne çıkarılacak ifadesiyse, “Afiyet zehir zakkum, ısırgan olsun,” cümlesidir. Bu tümceyle deliliğin sınırlarına yaklaşan birinin öfkesini hissedebildiğimizi düşünüyorum. Sözün özü, öykülerimde kullandığım farklı biçimler, anlatmak istediklerimi daha iyi ve özgün şekilde ifade etmemi sağlıyor.
Burçin Maya Çankaya: Yazmak bir var olma biçimi. Bu yolla kendini ifade etmeye çalışan öykücü adaylarına onları umutlandıracak bir cümle rica etsem sizden?
Turhan Yıldırım: İlla yılgınlık dönemleri olacaktır ama vazgeçmeyip mümkün mertebe devam etmelerini ve yazmayı muhakkak hayatlarının bir parçası haline getirmeleri gerektiğini söyleyebilirim.
Burçin Maya Çankaya: “Öykü Masası”nın son sorusu olarak: Sizce öykü, çağımız insanının kendini anlaması için nasıl bir imkân sunuyor?
Turhan Yıldırım: Öykü, bu çağın hep koşmak zorunda olan, dikkati dağınık, kaos içinde kalıp kendini kaybolmuş hisseden insanına hızlı bir cevap veriyor. Günümüz insanına, sen yalnız değilsin, diyor öykü. Birbirinden farklı metinlerimle buradayım, yaşadığın karmaşadan seni süratle çıkarabilirim, yeter ki bunu iste, diye söylüyor.


