Burçin LAÇİN ALTAY
-Pınar Kür’ün Asılacak Kadın Adlı Öyküleri Üzerine Bir İnceleme-
Pınar Kür hem edebi diliyle hem düşünsel cesaretiyle edebiyatımızda farklı bakış açısıyla derin izler bırakan yazarlardandır. “Asılacak Kadın” romanı bu bağlamda gerçek bir olaydan kurgulanarak anlatılması nedeniyle de en etkileyici romanlarından biridir.
İlk baskısında Sait Maden’in kapağıyla beyazlar içinde elinde bir kırmızı çiçekle bir kadın silueti karşılıyor ilkin. Roman “Ezilmişliği meslek edinmiş olanlar için” epigrafı ile başlıyor. Kitabın arka kapak yazısında ise yargısızca infaz edilmek istenen kadının sessiz çığlıklarını ve ona yapılan adaletsizliği, iyinin kötüyle çatışması üzerinden bireyin kendisini sorgulamasını iterek toplumsal bir sorunun şu şekilde açıklıyor: “Bir kadın Asılacak. Kim bu kadın? Kimilerine göre pisliği ve kötülüğü simgeliyor. Kimileri için erkeğin istediği gibi kullanabileceği cinsel bir nesne. Kimileri içinse, ezilenlerden, kurtarılması gerekenlerden birisi… Ya kendisi için? Bir hiç: hep susan, konuşmayan, belki de düşünmeyen bir hiç.”
Asılacak Kadın romanı derinden yaralayan konusuyla evrensel olarak ancak ülkemiz özelinde kadınların talihsiz tarihinin çarpıcı bir yansımasıdır. Gerçek bir hikâyeden alınıp edebiyatın kuramlarını da kullanarak yıllarca süren araştırmalar ve çalışmalar sonucunda oluşan bu yasaklı roman, ülkemiz ahlakının geldiği seviyenin ne derece yok olduğunu, ahlakın nasıl tersine döndüğünü de gösteriyor. Farklı karakterlerle anlatıcılar kullanılarak yazılan romanda yaşadıkları olayların tam içinden duygu ve durumların her karakterin kendi açısından değerlendirilerek gösterilmesi ile aynı olayın farklı düşüncelerle yansıtılmasıyla şeffaf bir bakış açısı sağlıyor. Aynı zamanda yazar olarak karakter analizlerinde psikolojik açıdan derinlik sağlıyor. Her karakterin problemlere bakış açısının Freuden etkiyle çocukluk travmaları, aile ilişkileri, yaşadığı coğrafya yokluk, yoksulluk ve yobaz düşünce yapılarının örümcek ağı gibi ördüğü beyinlerin egemenliğinde yetişen çocukların savunmasızlığını işaret ediyor. Şiddete maruz kalan çocuklukta açılan yaraların ruhsal ve fiziksel olarak sınırsızlığı kabullendiği yaşantılarla içler acısı durumu da gözler önüne seriyor.
“Birkaç ay önce kamuoyunu haftalarca meşgul eden ve halk arasında “Yalı Cinayeti” olarak adlandırılan dava dün sonuçlanmış ve sanıklardan Melek Ebruzade idama, suç ortağı Yalçın Özveren ise ömür boyu hapse mahkûm olmuşlardır.
Hatırlanacağı gibi, şehrimizin en eski ailelerinden birine mensup olan, Ebru Mustafa Paşa’nın torunu, tanınmış işadamlarından Cemil Ebruoğlu’nun büyük kuzeni Hüsrev Ebruzade, Boğaziçi’ndeki yalısının bahçesinde ölü bulunmuş; birkaç yıl önce gizlice evlendiği anlaşılan Melek adlı karısı genç âşığıyla bir olup yaşlı eşini öldürmekle suçlanmıştı. Büyük bir skandala yol açması beklenen dava, mahkeme heyetinin gizli oturum kararı alması sonucu derin bir esrara bürünmüştü.”
Kitap bu şekilde bir açıklama ile başlıyor ve bu kitabın özeti ve yazılış amacını da içinde barındırıyor. Mahkeme salonunda bilinç akışı tekniği ile geçmişe giden karakterlerin yaşanılanları göstermesiyle roman kurgusu oluşuyor. Gerçek bir hikâye ancak kurgusal olarak isimler ve karakterleri verilen özelliklerle çarpıcı bir roman olma özelliğini taşıyor. Üç ana bölümden oluşan kitapta her bölümdeki farklı anlatıcı ile olaylar okuyucu tarafından netleşiyor. Savcı, Melek ve Yalçın karakterleri üzerinden yazar tarafından bölümler ustaca aktarılıyor.
Savcının anlatıcı olarak kurgulandığı “Faik İrfan Elverir’in Gece Yarısı Düşünmeleri” bölümünde şöyle diyor;“Hiçbir şey demedi. Duruşma boyunca bir tek söz çıkmadı ağzından. Olacak iş midir. Görülmüş müdür sanığın böylesi. Hep bir şeyler söylemek için çırpınırlar. Sorduğunuzun on katını anlatabilmek için yırtınır dururlar. Zorla susturursun. Buysa hiç konuşmadı. Bütün sualleri cevapsız bıraktı. Böylece geçsin zapta. Son sözü soruldukta sükût etmiştir.” Önce Melek karakterin mahkeme boyunca ki tavrını ve çaresizliğini, çekingenliğini dile getirir sonra da anlatıcı özelliklerinden nasıl bir karakterde olduğu çocukluk travmalarını ve derin bir mutsuzluğu nasıl kötülüğe dönüştürdüğünü gösteriyor.
“Tık kalem kırıldı. Gözünü bile kırpmadı” savcının kurduğu cümledeki bu ifade aslında iç sesindeki bastırılmış acıyla kendisinin çeliştiği ve çatıştığı konusunda bilgi veriyor. Acımasızlığın sınırsızlığını ve kadınların sahipsizliğinde tüm günah çıkarmaların kadın üzerinden olduğunu ülkemiz bağlamında ataerkil toplumdaki bir yapıyı gözler önüne seriyor. Melek başına gelenlerin ona yapılan zalimliklerin farkında olmadan dünyayı sadece kötülükten döndüğünü sanan ruhu saf temiz kalan ve bedenini kirletenlerden hesap sorması gerektiğini bile bilmemesinin tarifsizliği ile okuyucuyu yavaş yavaş ince bir bıçakla yaralıyor. Savcıların tek taraflı düşüncesi adalet sisteminin yargılanması olarak da düşünülürse adaletsizliğe ayrı bir isyan olarak yazılan kitabın yasaklanması ayrı bir sorguyu beraberinde getirirken ironik bir duruma evriliyor.
“Melek’e Hücrede Gelenler” bölümünde Melek suskun sadece içinden konuşuyor ve bu durumu kendi sesinden içten bir şive ile de şöyle kurgulayarak aktarıyor;“Hiçbir şey demedim ağzımı açmadım ne diyecem ki karşıma dikilmiş bir sürü büyük adam karalar giyinmişler biri de kadın, kadın olanı daha bi iyi daha bi yumuşak bakıyo ama erkeklerin tümü de kötü kötü dikmişler gözlerini hele o en ortada oturan koccabi adam gözleri ağusaçıyo bıraksalar sanki o dakka üstüme çöküp boğuverecek aynı Hüsrev bey gibi aynı üvey ağam gibi tüm ötekiler gibi amma hepsinden büyük bi adam bu herbirinden üstün o konuştu mu herkes susuyo kime sen konuş dese o konuşuyo ben ne diyem ne konuşam böyle bi adama karşı bişey demedim elbet hiçbişey demedim diyeceğim ne var ki zati kendileri anlattılar her bişeyi bir bir dediler hep ettiklerini bebelere ne ettiğimi soran olmadı Hüsrev beyi ben vurmadım Hüsrev bey ölmedi ki kedileri soralardı anamın ikiz bebelerini soralardı kocakarıyı soralardı he ya ben öldürdüm yo öldürmedimse de öldüreydim keşki her zaman derim lakin Hüsrev beyi öldürmek benim neyime…”
Melek kırgınlığını, kızgınlığını ona yapılan haksızlıkların hıncını yalnızca düşünce ile alabilecek kadar çaresiz ve güçsüzken ona yapılan zalimliğin başlı başına ruhsal ve bedensel işkence olduğunu diyaloglarla gösteriyor. Saflık, temizlik sembolünün imgelemi olarak metafora dönüşüyorken karaktere yüklediği özelliklerle melek gibi bir iyilik hissini uyandırıyor. Ağabey dayağının kemerle dövülmenin acısını, tecavüzleri, bedenini başka ellere bırakmaya tercih ettiğinde acının çığlıklarını da duyuruyor yazar, böylelikle çatışmayı güçlendirerek seçimsizliğin bir seçenek olmadığından çaresizliğin avuçlarında inleyen bir yaşamın derin ve kara yarasını taşıyarak adeta kanatıyor.
Romandaki “Yalçın’ın Yazdıkları” bölümünde Melek’i Yalçın’ın ağzından dinliyoruz; onu ilk gördüğü andan başlayarak yaşadıklarını, yaşadıklarını öğrenmesini ve onun gözünden Melek’in nasıl biri olduğunu nasıl bir güzellikte olduğunu görüyoruz. İlk Manolya ağacının altında türkü söyleyerek gördüğü Melek kitapta genel olarak manolya ile bağdaştırılıyor. Burada en büyük metafor manolya ağacı ve onun çiçekleridir onun altında oturan kadının çiçeklerle birlikte solmasıdır. Ayrıca söylediği türkü ile sesin etkisini de göstermektedir. Yazar bunun nedenini söylemek istiyor ve bunu da Yalçın için değiştirme isteğini de şöyle açıklama gereği duyuyor;
“Neden manolya değil de zambak? Bilemiyorum. Melek’le ilgili her şeyin simgesi manolyaydı düşünen kafamda, gene de zambak olarak görüyordum onu. Manolyalar salınmaz da ondan belki. Ya ağacın tepesinde apaktırlar ya da yerde kararmış. Oysa Melek’in kendini bahçede yalnız sandığı zamanlar bir salınması vardı ki eski günlerde, belli hiç unutmamıştım; çocukluğumun anıları arasında capcanlı sıkışıp kalmış.”
Pınar Kür’e ait resmettiği mekânlar olaylar gerçeğin birebir aynısı gibi şeffaflıkla anlatması bunu yaşıyormuşçasına hissetmemizin ana nedeni oluyor. Üstü kapalı ya da oto sansüre uğramış değil aksine cesaretle dile getirilen romanın yazarının kadın olması nedeniyle yargılanmaya da mahkûm olmuştur. Sahipsizliğin bu ülkede insanın başına gelebilecek en kötü şey olduğunu hatırlatıyorken zorbalığın zalimlikle birleştiği bir yerin varlığını gösteriyor. Ancak erkek egemen toplumların tabularla sıkıştırılmış dürtülerinin en ufak bir fırsat bulduğunda nasıl ayyuka çıktığını ve acımasızlıklarını gösterse de güçsüzlüğün güce nasıl hırsla yenildiğini böylesine ortada toplumsal sorunun nasıl görmezden gelindiğinin sancılı kanıtını capcanlı yaşatıyor Pınar Kür.
Savcıların tek taraflı düşüncesi adalet sisteminin yargılanması olarak da düşünülürse adaletsizliğe ayrı bir isyan olarak yazılan kitabın yasaklanması ayrı bir sorguyu beraberinde getirirken ironik bir duruma evriliyor. Burada yargılanan kitap ve Pınar Kür’ün savunması çok ayrı bir kurgu bir olay olarak da yorumlanmalıdır. Burada açık yüreklilikle bunları ifade ettiği için yazarın büyüklüğünden de bahsetmek istiyorum; duyuldukça, bilindikçe bu olayların nihayete ermesi için bir edebiyatçı olarak en büyük adımı attığını düşünüyorum. Edebiyatın asıl amacı; insanların yaşanan bu yaralarının bir daha açılmaması için bilinçlenmesine katkı sunabilmektir ve dünyaya yapılacak en büyük armağandır diye düşünüyorum. Burada romanın empati duygusunu tetikleyen, bambaşka bir bakış açısına bürünmemizi sağlayan kötülüğün sınırsızlığında, insanlığın soysuzluğunda toplu olarak işlenen bir istismarın nasıl tek bir genç kadın üzerinde yıkılarak ataerkil toplumların kadın yazgısındaki etkisinin nedenli büyük olduğunu bıçak darbesi ile kalbi her seferinde ayrı bir yerinden yaralayarak, kanatarak yaparken yaşamın, coğrafyanın, ailenin sorgusunun çokça yapıldığı bir kitap ortaya çıktığını savunması ile de kanıtlıyor.
“İstanbul İkinci Asliye Ceza Mahkemesi Sayın Yargıçlığına” sunulan Pınar Kür’ün savunmasından bazı alıntılar şu şekildedir:
“Asılacak Kadın adlı romanıma konu olan gerçek olayın hikâyesini dinlediğimde ve asılmış kadının resmini gördüğümde yirmi bir yaşındaydım. Bu trajik öykünün bende yarattığı derin ve sarsıcı etki çok uzun süre devam etti. Öykü, yıllar yılı kafamda dolandı. İki buçuk yıllık yoğun masa başı çalışmasına, bu çok uzun biçimlenme süresini de katarsak, Asılacak Kadın on beş yıllık bir emeğin ürünüdür.”.
Romana dönüşme hikâyesini böyle anlatırken romanın savunmasını şu şekilde özetliyor Pınar Kür: “Asılacak Kadın, korunmasız, güvencesiz, çaresiz, zavallı bir kadının, dış dünyadan koparılarak, bir sapığın hastalıklı ve korkunç dünyasına hapsedilişini, ezilişini, sömürülüşünü, çektiği türlü eziyetler sonucu kendini savunmak için ağzını bile açamayacak bir nesne haline getirilişini anlatırken, elbette bütün bunlara karşı çıkmakta; kadını bu insanlık dışı durumdan kurtarma çabasına girişen ve başaramayan delikanlının dramını da dile getirmektedir.”.
Mahkemenin ve savcıların okumaya karşı bir duruş sergilediğini de toplumların sürü psikolojisinden çıkmasının ancak okuma seviyesinin arttırılarak mümkün olduğunu savunur ve şunu ekler: “Düşünce özgürlüğünü bir kavram olarak bile ortadan kaldırmanın en iyi yolu, düşünmeyi bilmeyen kuşaklar yetiştirmektir.” Bununla birlikte edebiyatın varlığının yasaklanan, yakılan, yok edilmek istenen kitaplar üzerinden yadsınamaz gücünü de hatırlatıyor:
“Romanımda çarpıcı, sarsıcı, rahatsız edici bazı sahneler olduğunu kabul ediyorum. Ancak, sanatın, edebiyatın işlevlerinden biri de zaten budur: Okuru sarsmak, uyarmak, rahatını bozarak o güne değin farkında olmadığı ya da yeterince önem vermediği birtakım gerçekleri algılamasını, kavramasını sağlamak. Adları yüzyıllar boyu unutulmayan sanatçıların, büyük yazarların yaptıkları bundan başka bir şey değildir.”
Sözleriyle edebiyatın amacının nasıl olması gerektiğine dair roman üzerinden bilgi veriyor.
“Ve günümüzde, uygar dünyada, kitap imha etmek, insan öldürmekle eşdeğer, hatta daha büyük bir suç sayılmaktadır.” diyerek insan haklarına aykırı olarak kendisine karşı suç işlenildiğini savunuyor. Savunmasının son cümlesi ise şöyle: “Çünkü, sanat, fikir ve edebiyat eserleri, insanlığın en kalıcı yapıtlarıdır.”
Değerli yazar Pınar Kür’ün“Asılacak Kadın” romanı da edebiyatımızda kalıcı bir yapıt olarak gerçekleri duyurmaya devam etmektedir.
Pınar Kür, Asılacak Kadın, Bilgi Yayınevi, İkinciBasım, Nisan 1979


