Burçin MAYA ÇANKAYA
Zeytin Edebiyat ailesi olarak bu ayki incelememiz için Sevgili Pınar Kür’e karar verince Rüzgâr Fısıldarken adlı ilk kitabımın ana kahramanı olan bilge çınarı bana çağrıştıran Bir Deli Ağaç kitabını almak istedim. Öyküleri okudukça kimi öykülerimde onunkine benzer yollar denemiş olduğumu görmek beni ne kadar mutlu etti, kelimelere sığdırmam mümkün değil doğrusu.
Hem Doğu hem Batı kültürünün etkisi altında yetişmiş sanat hayatında hep kendini aşmaya çabalamış, yazmanın varoluşun ispatı olduğunu ifade etmiş bir yazardır Pınar Kür. Kendileri de sanat dünyasının birer ferdi olan aile bireylerinin cesaretlendirmeleriyle okuma yazma merakı beslenen Kür, sanatın çeşitli dallarında eserler vermiştir. Bu eserler içinde “Bir Deli Ağaç” adlı kitabının öyküleri, yazarın “uyumsuzların, uymaya çalışmayanların, yaşama biçimi olarak yalnızlığı seçmiş toplum kaçaklarının sığınağı” olarak tanımladığı Paris apartmanına dair bir anlatılar bütünüdür.
Kitaptaki öyküler bireyin duyular, mekânlar ve eşyalar aracılığıyla yöneldiği iç sorgulamalarla kendi var oluşunu, geçmiş ve şimdi arasında bir döngüyle aradığı, ruhsal derinlikle örülmüş bir anlatı evreninin kurulduğu bir yapıyla oluşmuştur.
Öyküler boyunca kahramanların kimi etkenlerle zaman akışını bozacak şekilde geçmiş ve gelecek arasında gidip geldiğine şahit oluruz. Bu anlatı biçimi, yazarın öykünün klasik yapısının gerektirdiği zamanın çizgisel akışını değil, farklı zaman düzlemlerinin birbiri ardına sıralandığı bir akışı tercih etmesinden kaynaklanır. Örneğin “Yaz Gecelerinde Keman” öyküsünde kahraman anlatıcı Sevim’in uzun yıllardır yaşadığı apartmanın balkonunda bir gece vakti Brahms’ın bildiği bir konçertosuna ait bir bölümü duymasının ardından, bu müzik parçasını ilk duyduğu ana geçişi, iki farklı zaman dilimini gösterir. Bu geçişle klasik zaman akışı kırılmış olur.“Bir Deli Ağaç” öyküsünde zaman belli anlarda donmuş gibidir. Ağacın mevsimler boyu geçirdiği değişimlere rağmen öyküdeki kadın, belli anlara hapsedilmişçesine hareketsizdir. Öykü kahramanlarının şimdinin içinde bir tetiklenme yoluyla beliren geçmişleri kendilerini yeniden anlamlandırmalarına yardımcı olacak bir unsur gibi algılanır.
Kitaptaki öyküler birbirinden bağımsız görünseler de anlatının sürekliliği ortak bir mekân olan Paris Apartmanı sayesinde bir tutarlılık duygusu verir. Bu sayede dikkatli okurun gözünden kaçmayacak ipuçları merak duygusunu pekiştirir ve anlatı daha geniş bir sosyal çevre içinde geçiyormuş gibi hissedilir. Apartmanın öyküsü tüm öykülerde parça parça verilir. Her bir öyküde apartman kimi zaman uzunca bir anlatımla kimi zaman ucundan kıyısından bilgilerle tarif edilir. Öykü kişileri apartmanla ilgili ayrıntıların onların geçmişindeki bazı anları çağrıştırmasıyla iç dünyalarına dönerler. Apartmanın varlığı, dışarıda hızla değişen dünyada olabildiğince direnen bir mekân olarak anıların koruyucusu gibidir. Ancak bu her zaman kahramanlar için olumlu anlamlar üretmez. Apartman bir bakıma bir anlam çağrıştırıcısıdır, olayların tanığıdır. Kahramanların yaşamındaki anların niteliğine göre buna göre anlam değişiklik gösterir. “Taksim-Maçka” öyküsünde taşralı bir ailenin oğlu olan genç mimar için bu evle ilk karşılaşma anı şöyle anlatılır: “Geniş, mermer merdivenler çinili duvarlar, nakışlı tavanlar, kafesli asansör… Evet, evet, artık var olmayan bir İstanbul’a dikilmiş bir anıttı bu yapı. Yok olmuş güzellikleri inatla saklayan. Ben de sanata ucundan · kıyısından bulaşmış her taşralı gibi, eski İstanbul kokan her şeye hayran olduğumdan, buraya yerleşme düşüncesi resmen yüreğimi çarptıracak denli coşkulandırıyordu beni” Burada olumlu bir çağrışım görüyoruz. Oysa“Bir Ayrılık Şarkısı” öyküsünde kadın anlatıcı “Bu ağır, hantal yapı! Kendi başına kişilik kazanmış taş yığını! İçinde yaşayanların bile duymadıklarını özümlemiş, hepsinin de üstesinden gelmiş ve gelecek.” ifadeleriyle apartmanın zamana direnişini eleştirir ve “Ama aramızda her şey bitti artık. Nakışlı tavanları, mermer merdivenleri, kafesli asansörü geri veriyorum. Karşılığında dökülmüş incilerimi bile istemiyorum. Yetti. Bugünden tezi yok, temelli ayrılıyoruz.” diyerek hayatındaki yerini reddettiğini görürüz.
Buna ek olarak bir öykünün yan karakteri, örneğin ilk öykü “dedikodu yapmakla” eleştirilen Şükran Hanım, bir başka öyküde aldatılan yalnız kadın olarak boy gösterir. Bu durum okurun yine öyküler arasında bir bağ kurmasını sağlar. Anlatıda sürekliliği gösterir.
Bu öykülerin karakterleri gündelik hayatın içinde karşılarına çıkan kimi uyarıcılar yoluyla şimdiki zamanın içinden geçmişe dönüp hayatı anlama, varlığını ve geçmişi sorgulayarak zamanın algılanmasının yarattığı dönüştürücü etkiyle yüzleşen kişilerdir. Bu kişilerin yaşadığı varoluşsal sıkıntıların zamanın öykülerdeki kullanılış biçimiyle görünür kılınması yazarın anlatı evrenini kurmak için seçtiği bir yoldur, böylelikle kişi anlam arayışında bir kılavuz bulur, ne kadar can acıtıcı olsa da…
“Bir Deli Ağaç” yazarın ilk öykü kitabı olarak edebiyat dünyamızda yerini almıştır, etkisinin kültürel belleğimizde daha uzun yıllar süreceğine inanıyorum.
KÜR, Pınar, Bir Deli Ağaç, YAZKO Yay. İstanbul


