Nazlı Yıldırım, Mustafa Ergin Kılıç’la Ayza’yı, Şiiri ve Edebiyat Ortamını Konuştu…

  • 09 Ağustos 2020
  • 319 kez görüntülendi.

Nazlı Yıldırım:baba boyu uzayan kirpiklerine…” diye başladığınız Ayza’nın kitaplaşma süreci nasıldı?

Mustafa Ergin Kılıç: Kızım, 21 MART 2012 doğumlu. Dünya Şiir Günü’nde doğdu. AYZA ŞİİR KILIÇ. Kısaca AŞK diyoruz.

Bu şiirleri 2011-2014 yılları arasında yazdım. Onun dünyaya geliş serüvenini, dünya ile yüzleşmesini ve hesaplaşmasını anlatan ve biraz da bebeklik yıllarını kapsayan şiirler. Genel toplama bakınca; aslında her yaşını içeren, hayata ve insana karşı sitemlerini anlatan; daha büyümeden onları da hikâyeleştiren ve Şiir’in ağzıyla söyleyen bir baba var karşınızda. Çoğu karşılıklı konuşma, diyaloglar şeklinde gelişen; bazen sanki Şiir akıl vermişçesine, yönlendirmiş ve görüşleriyle şekillendirmişçesine yazılan şiirler.

Işık saçan, çarpıcı ve etkili konuşan bir kızın söylemleri. Derviş dedim ben ona kısaca. Derviş dememim sebebi de; 3-4 yaşında üst düzey cümleler kurup, birçok konuda yaşından daha büyük harflerle konuşmasından ve laflar etmesinden ve konulara bir bilgin edasıyla yaklaşmasından kaynaklı. Çarpıcı ve seri konuşan bir çocuk… Düşündüren. Onun bu tarafı beni hep ilgilendirdi. Dolayısıyla; zamanla baba-kız sohbetlerine dönen, karşılıklı dertleşmeler şeklinde geçen şiirler oluştu. Onun Derviş tavırlarıyla da daha çok motiflenerek büyüdü şiirler.

Sonra, uzun yıllar ben bu dosyayı unuttum. Rafa kaldırdım. 2019 yılı başlarında yeniden okumalar, düzeltmeler yaparken Ayza Şiir’in de artık okumayı sökmeye başladığını fark ettim. Ve dedim ki kendime, bu kitap kızıma okuma bayramı hediyesi olsun. Okumayı tamamen öğrendiği gün, kendi adıyla kendi adına yazılan şiirleri okuyarak başlasın hayata, kendi ile yüzleşerek! Elbette içli, katmanlı, imgeleri yoğun şiirler bunlar. Belki üniversite yıllarında çözümleyecek her şeyi. Büyüdükçe anlam kazanacak birçok dize. Zaman gösterecek onu da.

Onun dünyaya gelişine, var oluşuna ve bizi de kendiyle birlikte yeniden var edişine bir hediye bu kitap.

N.Y.: 21. yüzyılın şiir gücünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

M.E.K.: Şiir insan hayatında her zaman güçlü bir figürdü. Şairlik de öyle. Becerebiliyorsanız ve dik durup dik kalabiliyorsanız şiirlerinizle ve şair duruşunuzla; bu bir güç aslında. Devletlere karşı, yalnızlaşan toplumlara karşı, kirlenen ve metalaşan insana karşı bir güç… Bu şairi diri tutan, yazma serüvenine cesaret katan, yol haritasını belirleyen önemli bir olgu.

Ben 21. yüzyılda her ne kadar teknoloji çağı, y-z kuşağı (ki kızım büyüdüğünde artık alfabenin yeniden belirlenecek 30. harfinin kuşağı olacak muhtemelen, q jenerasyonu!) denilse de, aslında insanların birbirinden giderek uzaklaştığı bir yalnızlar çağı, içe kapanma çağı olacağını düşünüyorum. Dijitalleştikçe, herkes elindeki teknolojik enstrümanlarla kimseye ihtiyaç duymadan kendine yettikçe, paylaşım ve iletişim sıfıra indikçe, insanlar bir tek kendileri olarak kalacaklar. Bu da zamanla bir tükeniş sendromu yaratacak. İşte sanat yine burada devreye girecek. Yalnızlaşan, toplumdan kopan insanın bir yere lehimlenmesine, tutunmasına yardım edecek.

Sanatın her disiplini gibi şiirde, 21. yüzyılda şekil değiştirecek ama etkisini her zamankinden daha fazla devam ettirecek.

N.Y.: Ayza’yı okurken bir baba-kız yolculuğuna tanık oluyoruz. Sayfa aralarında şiirlere eşlik eden çizimler de müthiş tamamlayıcı bir unsura dönüşüyor. Yeni bir zemin yaratıyorsunuz şiirde. Esin gücünün kaynağınızı merak ediyorum.

M.E.K.: İnsan yola hesap kitap yaparak çıkmıyor. Kızıma şiirler yazayım diye. Doğal gelişen bir süreçle şiirler çoğalmaya başlayınca; içimden, ben bu dosyayı kızım okuma yazma öğrenene kadar kitaplaştırmalıyım dedim. Hedefim buydu. Bunun dışındaki her şey kendi akışında gelişti. Resme hep ilgisi vardı. 2 yaşından itibaren karalamalar şeklinde, daha sonra Mustafa Ayaz Resim Kursu’nda ilerlettiği çalışmalarının bir gün babasının şiirlerine arkadaşlık edeceğini hesaba katmamıştır sanırım. Ne zaman ki dosyayı yayınevine teslim ettim, kitabın adını da AYZA koydum, o gün bana resimleriyle şiirlerimin kitap da buluşmasının mümkün olup olmadığını sordu. Bu beni çok heyecanlandırdı. Sonra şiirlerin içerikleriyle de eşleşecek resimlerini beraber seçmeye başladık. Aslında büyük bir sorumluluk 7 yaşındaki bir çocuk için. Böylece resim ile şiiri öpüştürdük. Sevgili kıldık onları. Tıpkı ben ve kızım gibi. Bitiştirdik. Kavuşturduk. Bütünleştirdik. Bu da şiirlere hâliyle daha fazla anlam yükledi. Şiirlere yeni kapılar açtı. Yeni ve çok sesli çağrışımlar yarattı. Zaten imgesi geniş, bol, çok renkli imgelerle yazan bir şairin şiirlerine; böyle katmanlı resimler katılınca ortaya çok farklı bir tablo çıktı. O fırçasını vurdu ben de kalemimi. Bir fırça bir kalem, umarım susturabilmişizdir şu geveze hayatı!

Esin gücüme gelince, elbette kızım. Bu dünyayı değiştirmeye yalnızca kirpiklerinin bile yeteceğini düşünüyorum. Ellerinin hiç geçmeyen masumiyeti. Her yarayı iyileştirecek bakışları. Kalbinin yeryüzünün tüm cevherlerinden daha saf oluşu. Karşı konulmaz iyimserliği ve sempatikliği insanı arındırıyor. Duru bir su. Yatağının başında gece boyu duran bir ırmak hissi verir insana. O akınca tüm sular akıyor. O durunca dünya duruyor.

Başka bir şiirimde de demiştim “tırnaklarını ek toprağa/çiçek çıkar”

N.Y.: Biraz eskilere gidelim mi? Geçmişe yolculuk yaptığımızda baba-kız ilişkilerinin edebiyata yansımaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle günümüzün şairleriyle kıyasladığınızda sizce ne gibi değişimler yaşanmış?

M.E.K.: O kısmı biraz acılı. İlk aklıma gelenler Zeynep Altıok, Eren Aysan. Metin Abi, Behçet Abi’nin güzelleri. Biraz daha günümüzden Hüseyin Alemdar-Serap Aslı Araklı, Abdülkadir Budak-Emel Güz.  Kız babası şairlerin hemen hemen hepsi kızlarına şiirler yazmışlardır (yazmadılarsa da buradan çağrım olsun) Veysel Çolak, Tuğrul Keskin, Hayri K.Yitik, Yücel Kayıran, Ali Hikmet Eren, Selami Karabulut, Hüseyin Peker, İlyas Tunç, Mustafa Fırat, İsmail Cem Doğru. Haydar Ergülen, Onur Caymaz, Sezai Sarıoğlu üçünün de Nar’ı var. Gerçi Sezai Abi’nin ki torun. Ama Nar. Bir bakış da her yer kar!

Kız çocukları biriciktir. Babayı bu yeryüzünde kendisinden daha çok sahiplenendir kız çocukları. Babaları yola ve hizaya getiren, sonradan bir kez daha büyüten, değiştiren, olgunlaştıran, iyileştirendir kız çocukları. Şifadır. Biraz daha iddialı konuşursam; insan tam olarak yaşadığını sanırım kızı olduğunda anlıyor. Anlamlı hâle geliyor kendi, kendine!

Kız çocukları

Babaların nefesidir.

Hep iyiyi ve güzeli çağıran iç sesidir.

Çilektir. Sufledir.

Kanattır.

Bulutlara çıkılan sonsuz kattır.

Yelkenlini durmadan şişiren poyrazdır.

Kendini çok çiçekli

rengarenk

bahçe gibi hissettirendir.

Çatlamış elinin kremidir.

Çatlamış kafanın harcıdır.

Çatının kızıl, hazır, nazır kiremitidir.

Gökyüzüne dayadığın merdivenidir.

Yakıcı soğuklarda

anne örgüsü eldivenidir.

İnsanın kendine özgüvenidir.

Tanrıya bir seferde

hiç beklemeden

randevusuz ulaşma biçimidir.

Kız çocukları sabundur, köpüktür, lütuftur, liftir.

Nasır içlerine saklanan sır.

Bulur çıkarır.

Balondur.

Uçurtmadır.

Maviliklerde zamansız salınmadır.

Kız çocukları hayatın parmaklarına kırmızı ojedir.

Hiç çıkmaz. İnsanın içinden. Parlar durur.

N.Y.: İç yaşamınızdan izler taşıyor Ayza. Çağrışımlarla birlikte farklı yolculuklara sürüklüyorsunuz. Dil ve anlatım olarak da çağın yankısını ve yeniliğini hissediyoruz. Modern çağın yarattığı süreç içinden çıkan şiirin imgelem ve yenilik arayışını nasıl buluyorsunuz? Genç şairler için özellikle.

M.E.K.: Ben Ayza’nın her yaşının şiirini yazmışım aslında. Bir rehber niteliğinde. Çocukluğu da var, gençliği de, orta yaşı da. Yıllar sonra eline aldığında otuzlu, kırklı yaşlarını da görecek ve okuyacak. Öngörülerde bulundum onun adına, hayat(ın)a, haddim olmayarak. Zira ben bu kötü dünyadan-tecrübelerden kaynaklı olaylara biraz negatif yaklaşıp; gelecek de onu bekleyen konularla ilgili de akıl yürüttüm. Oysa bu bir ön yargı. Herkes kendi kaderini kendi şekillendirir. Kendi kararlarıyla karar ve yönlendirir kaderini. Yoğurur. Ben ne kadar şiirlerde pesimistik yaklaşsam da, Ayza’nın adının anlamını taşıyarak, mutluluk ve huzur içerisinde yaşayan, bahtı açık bir insan olacağından hiç şüphe duymadım.

Şiiri yaşatan yeniliktir. Ben aynı izi süren değil de her seferinde farklı sürprizlerle ortaya çıkmayı severim. Her koşuda farklı bir at kazansın isterim. Çeşitlilik esastır. Farklılık ve renklilik. Şiir de bunu gerektirir. Her yarışı Negro kazansa hayat sıkıcı olurdu. Ara sıra da arkalardan gelen Balık Kraker, Elmas Vuruş, Arap Poem, Rüzgâr Külü, Zürafa Hamdi, Çetrefilli Rose kazansa fena mı olur? İsimlerin patentleri bana ait bu arada!

Genç şairlerde de arayışlar sürüyor. Umarım aradıklarını bulurlar! Biraz dağınıklık, savrukluk, imgede-şiir inşasında-biçimde birbirlerine benzerlik var. Birbirlerini biraz tekrara da düşüyorlar. Şiirin bir disiplin işi olduğunu fark edemeyip; şiirde sabır ve sebatın anlamını tam sindirememişler. Şiirin yazılan bir şeyden ziyade çalışılan bir şey olduğunu idrak ettiklerinde ve şiire günübirlik değil de ömürlük baktıklarında kazanacaklardır. Bir de bu nefret söylemi, bu birbirini hiç sevmezlik nedir? Kaba dil. Anında eyleme geçip öldürme isteği. Bu kin. İnsan insanı sever benim bildiğim!

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ