BARIŞ ERDOĞAN

Ezilen, değeri bilinmeyen bütün annelere…

Anneler lirik şiirlerdir; onları düzyazıya hapsetmeyin.

“Tanrı her yere yetişemiyordu ve bu yüzden anneleri yarattı.” der Kipling. Ocağın ateşi, sofranın ve ekmeğin tuzuydu anneler… Sanki elleri, ayakları, kulakları sonsuz sayıda. Çocukken kalbinin tek olduğunu düşünürdüm, meğer birden çokmuş. Evet, birden çokmuş.

İki kalbi vardı annemin: Biri kendisine ait olan, göğsünde atan; diğeri beni sırtına sardığında atışlarını hissettiği bana ait olan kalp. Kendisine ait olan o kalp bir gün duruverdi. O kalbi unutmayan bana ait kalp hâlâ atıyor. Onu unutmadı, bütün anneleri unutmadı. Büyük bir romancı olsaydım şunu aklımdan çıkarmazdım: Annelerin sevinci ve çığlığı hiçbir romana sığdırılamaz. Çünkü onlar lirik şiirlerdir.

Anneler için huzur bir göl, huzursuzluksa çöl.

Beni bir nefeslik sevme, çabuk tüketirsin, demiştim. Anlaşılmadım. Bir anneyim sonuçta. Homeros’un, Shakespeare’in, Hugo’nun, Hayyam’ın, Cervantes’in, Nâzım’ın anneleri. Kopuk kopuk hikâyelerin kadını değilim, bir şiirin derinliği, hayatın bütünüyüm. Şiirler şiiri firuze’yim, yeşil zeytinim. Yağmur sonrasının dinginliği neyse oyum. Öylesine yavaş yaşıyorum ki rüzgâra kapılan yaprağa bile yetişemiyorum. Kim bilir yetişmek istemiyorum. Beni herkesin hızına yetişmeye çalışmak yordu. Artık koştuklarıma sayıyorum. Bütün çocuklarımı dokuz ay, dokuz gün, dokuz saatte doğurdum. Her saniyesinde Havva’dan başlayıp bugüne gelen kadınlığın yükselen değerlerinde (!) çiçeklendim. Bir romanın içyüzüydüm. Annelikte doldurduğum satırlarımın altını çizerek okuyanım olmadı, cesaret edemediler dolu sayfalarımın çokluğundan belki. Eşyaya boğulan, boğulmak isteyen bir kadın gözüyle baktılar bana. Oysa her kadın eşyalara, takılara değil huzura boğulmak ister. Ben bir ağaca ağaçlığını yaşatan son yapraktım, hiç kimse bu kadar basit ama bir o kadar zengin değeri ölçemedi. Üç gün üç gecede doğurmamı, çocuklarımı sabaha büyütüp salıvermemi isteyen de oldu olmasına. Hızla çok şey yitirileceğini, hayatın elimizden kaçırılacağını kime anlatabilirdim? Bir güne sığdırılacak bir gün müydü “anneler günü”m? Hikâyelerim iç erimelerimle dağılıp gitti. Savruldum, yazanım çıkmadı; destanlaştım, dinleyenim olmadı. Bir kazana sığmayan aşkken bir kaşıkla tüketilebilir miydim? Bir çiçeğe denk düşürmeye çalışan terazilerin dili bozuldu. Artık uzun bir nehir yolculuğuna çıkacağım, kendimi nehrin sularına bırakıp sadece başımın üstünde dolaşan bulutları seyredeceğim. Her nehir nasıl okyanusuna kavuşmak isterse ben de Havva’nın doğduğu yere ve zamana kavuşmak istiyorum.

Babil Kulesi yerle bir oldu ama annelerin kalesi hâlâ ayakta.

Hangimizin annesi yüce bir tanrıça gibi gönlümüzde yaşamakta ya da yüce bir yıldız gibi kayıp gitmedi? Ve onlar gidince yarı ölü yarı diri yaşamayı sürdürmedik? Hangimizin eşi, sevgilisi, sırdaşı anıtsal bir değer olarak düşüncemizde yükselmiyor? O yüce tanrıçaları ve o anıtsal değerleri kalplerimizde ve sayfalarımızda kalıcı kılabilmek için çırpınmamız boşuna mı? Hele devasa bir değer taşıyan bu günü bir güne sığdırma telaşı nedir? Onlar zaten göz alıcı renkleriyle hayatlarını sürdürmekte. Onlar zaten kalplerden taşan aşk, sevda ve sevgi halesine büründükleri için kalplerden çağıl çağıl taşmıştır. Şiirlere sığdıramadığım kadınlarımızla ilgili olarak şu kanıya vardım: Her kadın yeryüzünün en muazzam kalesidir. Atılan her taşla o kalelerden bir taş koparıp yıktığını sananlar cüce beyinlilerdir ki onları zavallılar sınıfında değerlendiriyorum.

Peki, her birini yüce değer olarak kabul ettiğimiz bu hakiki elmaslar sayfalarımıza nasıl yansımış? İncil’in, “Erkekleriniz size hükmedecek.” diye aşağıladığı kadınlar mı? Hayır! Orhan Veli’nin “Hiçbirine bağlanmadım/ Ona bağlandığım kadar./ Sade kadın değil, insan” diye nitelendirdiği o yüce insan mı? Evet.

Ey kalbimize sevgi nakşedenler, ey bizi yeryüzünün en göz alıcı varlıklarına dönüştürmek için çırpınanlar ve emeği kutsal kılanlar, gününüz kutlu olsun!

Share.
Leave A Reply

Exit mobile version