Mualla Katip
“Taşıyamayacağın tacı takarsan, başın öne eğilir.”
– Niccolò Machiavelli
“Kimliğim beni başka hiç kimseye benzemez yapan şeydir,” diyor Amin Maalouf, ‘Ölümcül Kimlikler’ adlı kitabında. Bundan daha şeffaf ve güzel bir kimlik tanımına rastlamadım. Hepimiz bir kimliğe sahibiz, ancak varoluşumuzu ve kimliğimizi var eden şeyi bulduğumuzda varoluş amacımız anlam kazanmaya başlar.
Gustav Jung’un şu sözlerine kulak verin: “Hayat gerçekten kırkında başlar. O zamana kadar yalnızca araştırma yaparsınız.” Bedensel ve zihinsel olgunluğun tamamlanması, tecrübenin yerleşmesi ve insanın hayatını daha bilinçli değerlendirmeye başlaması. Kimlik ve yaş birbiriyle paralel ilerliyor. İslam geleneğinde de Hz. Peygamber’e ilk vahyin geldiği yaş 40’tır. 40 sayısı İslam kültüründe tamamlanma, hazırlanma ve bir eşiği aşma şeklinde yorumlanmaktadır. Tasavvuftaki kırk günlük halvet de bize bunu çağrıştırıyor…Türk şiirinin yaşayan en büyük şairi İsmet Özel de celladına 40 yaşında gülümsüyor.
Peki “Taşıyamayacağın tacı takarsan başın öne eğilir.” diyen Machiavelli hangi taçtan bahsediyor?
Taç, insanlık tarihinde hükümdarlık, otorite ve kutsallığın en eski sembollerinden biri; yalnızca değerli bir süs değil, başına takıldığı kişiye bir kimlik, makam ve beraberinde sorumluluk yükleyen bir sembol. İbn Haldun Mukaddimesinin girişinde tam da bunu söylüyor: “İktidarı elde etmek kadar, iktidarın insanı neye dönüştürdüğü de önemlidir. “
Shakespeare’in IV. Henry, Bölüm 2 eserinde Kral IV. Henry’nin söylediği: “Taç taşıyan baş huzur bulmaz.” sözü de tacın tarihsel yükünü ve takan kişideki ağırlığını anlatıyor. Çünkü hikâyede Shakespeare tacı “golden care” — “altın kaygı” — diye nitelendiriyor. Öyle ki eserden hareketle Kral, sıradan insanların uyuyabildiğini, fakat hükümdarlığın kaygılarının kendisini uyutmadığını anlatıyor. Yani taç, yükselmenin ödülünden çok, yükseldikçe artan yükün sembolü olarak gösteriliyor.
Diyebiliriz ki söz tam da burada ağırlık kazanıyor; çünkü taç, iktidardan, makam ve statüden çok daha derin bir anlam ve kimlik sembolü. Vali olup da babasını ayağına çağıran, adam olmanın gerçek vasıflarının hangi özelliklerden geçtiğini ve kabul gördüğünü bize hatırlatan hikâye, geleneksel ve kültürel dünyamıza böylece bir kez daha ışık tutuyor. Yine özellikle Anadolu coğrafyasında türbe, tekke ve bazı kutsal kabul edilen mekânlarda eşiğe basmamak, başı eğerek, hürmetle girmek güçlü bir adap geleneğidir. Böylece bu mekâna giren kişi, içeri girerken makamını dışarıda bırakıp edebiyle hareket edebilme olgunluğunu göstermek zorunda. Yani dışarıda başında hangi taç bulunursa bulunsun, bazı eşiklerden geçerken o tacın hükmü kalmıyor.
Öyleyse,
İnsanın başını eğen gerçekten tacın ağırlığı mıdır, yoksa kendisine ait olmayan bir tacı taşımaya çalışması mı?
İnsan kendisine ait olmayan bir hayatı, kimliği, itibarı veya başarı tanımını taşımaya çalıştığında başı eğiliyor. İşte tam da burada İsmet Özel’in “ Başım açık, saçlarımı ikiye ortadan ayırdım” dizesi de anlam kazanıyor ve söz farklı duyulmaya, gerçek etkisini göstermeye başlıyor.
Baş açık. Taç yok. Ama hemen ardından kimliğinin işaretleri yine üzerinde. Yani tacı çıkarmak kimliksizleşmek değil; belki tam tersine, başkasının verdiği işaretlerden sıyrılıp kendi işaretlerinle görünür olmak, Amin Maalouf’un dediği gibi, bizi başka hiç kimseye benzemez kılan şey kimliğimizi yaratıyor.
Anlayacağınız hepimiz başımızda gizli bir taç taşıyoruz. Machiavelli de tacı düşürmekten değil, başının eğilmesinden bahsediyor. Tabii buradaki eğilmekten kastettiği, tasavvuf geleneğimizdeki tevazunun bir neticesi değil. Tacı düşürmek de değil. Hatta düşürebilme cesaretini omuzlamak, onu yeniden yukarı koyabilmek, belki onu kimliğimizle bütünleyebilmek marifet. Tacın ağırlığını taşıyabilmek, ona kimliğimizle anlam katabilmek. Hem kim bilir, bazen tacı çıkarıp saçları ortadan ikiye ayırmak da fena fikir olmasa gerek, ne dersiniz?



