“Müzik, unutulmuşu hatırlatır; idealar âleminden
süzülen bir hatırlayıştır. ‘İnsan’ unutan varlıktır diyor ya erenler, o minval üstünden söyledim… Orasını ‘ben’, ‘Anadolu Saz Aşıkları’nın müzik, Nefes, Deyiş ve İrfan izini sürerek deneyimlemeyi
tercih ettim, ediyorum…”

İSMET YAZICI: Bazı sesler kulağı tohumlayıp kalbe doğar, kalpleri diriltir. Çünkü müzik yalnızca duyulan bir şey değildir; hatırlanan, hatırlatan bir şeydir. Tasavvuf geleneğinde ses, yolun da kapısıdır derler. Bir deyişin içinde, bazen binlerce yılın biriktirip getirdiği hikmeti, bazen bir dervişin suskunluğu saklıdır… Yıllardır sazıyla, sözüyle Anadolu bilgeliğinin ruhunu diriltmeye çalışan Ali Naki Gündoğdu’nun yolculuğunun seyranına dalmak istedik. Belki söyleşiye şöyle başlayabiliriz: Her yolun bir başlangıç çağrısı vardır. Sizin yolunuzda ilk ses nereden geldi; müzikten mi gönülden mi?

ALİ NAKİ GÜNDOĞDU: ‘Önce Söz vardı… Ve Söz Tanrı idi’ ne kadar kudretli bir Kelâm, İncil’den bir bölüm diye geçer, Korintlilere mektup. Ruhun derinliğinde yankılanan o ilk nefes, daha önce Platon’un hatırlatan sesi ile yükseldi: Hatırlamak, bilmek değil, hatırlamaktır. Müzik, unutulmuşu hatırlatır; idealar âleminden süzülen bir hatırlayıştır.

‘İnsan’ unutan varlıktır diyor ya erenler, o minval üstünden söyledim…

Nasıl ‘Enes’ olacaksın, hatırlayacaksın?

Orasını ‘ben’, ‘Anadolu Saz Aşıkları’nın müzik, Nefes, Deyiş ve İrfan izini sürerek deneyimlemeyi tercih ettim, ediyorum…

İSMET YAZICI: Anadolu kadim bilgeliğinin ulu ozanlardan Karacaoğlan’dan Yunus’a, Pir Sultan’dan Edip Harâbî’ye, Aşık Veysel’e, Nesimî’ye nice aşığın deyiş ve nefeslerini seslendiriyorsunuz; o büyüklerin haline davet çıkarıyorsunuz. Eğer müzik bir kapıysa, o kapının ardında insanı ne bekler? Anadolu kadim bilgeliği ve ozanlarla bu yol nasıl birleşir?

ALİ NAKİ GÜNDOĞDU: Orpheus lirini çaldı üç bın yıl önce bu topraklarda, değil mi! Toprak titreşti, taşlar eğildi. Ölüler geri gelmedi, ama hakikat titreşti. Karacaoğlan’ın rüzgârı savurdu eski hikmetleri, Aşık Veysel’in toprağı uyandırdı unutulmuş ışığı. Yunus Emre fısıldıyor hâlâ: “Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için.” Her deyiş, bir unutulmuş ışığı yakalar; her nefes, varlığın Söz’ü hatırlamasıdır.

Bu zevk işte Orfe’den Anadolu Âbdâllarına, Aşıklarına, “Gelenekten Geleceğe” akan, nurlu, Sırlı bir hâldir, Yol’dur.

Kadim Anadolu Kültüründe, “Bağlama” denilen, Aşıkların elinde, Mûsâ’nın ASÂ’sı gibi tuttuğu O “telli Kur’an”, turna avazı, Ali’nin sırrı, böyle uzar gider, dile sığmaz…

İSMET YAZICI: “Mânâsı yitirtilmiş bir gezegenin çocuklarıydık! Ve bizde Mânâ’ya gönlümüzü çevirdik!” demişsiniz bir söyleşinizde. Bu söz ilk başta bir umutsuzluk gibi algılansa da aslında çok derin bir umudu taşıyor diye düşünüyorum…

ALİ NAKİ GÜNDOĞDU: Bakın bileyim söyleyeyim. Bizim Dede Ocaklarında “Kâmil” İnsanlar her fırsatta bu bilgeleri anarlardı. Hayatın en önemli kısmı buydu. ‘Zerdüşt ateşte yananı değil, açığa çıkanı gördü’ cigeramın (Evlatlarına bir sesleniş biçimi 🤗değerli, kıymetlim mânâsında), derlerdi bölgenin İrfan diliyle, söylüyorum. Örtü kalkar. Hermes Trismegistus, biz ona İdris Nebi diyoruz; ‘Yukarıda ne varsa, aşağıda da o vardır’ diyor; yetmiyor, İbnü’l-Arabî Pir de: ‘Varlık birdir; çokluk onun yansımasıdır’ demiyor mu? Ve Gezegenler hatırladı; yıldızlar, toprak ve insan… Hepsi Söz’ün birbirine fısıldayan aynalarıdır, dahası da ne’Y olsun ki…

İSMET YAZICI: Tasavvuf geleneğinde hikmet çoğu zaman kitapta değil, sohbette doğar. Siz çok ilginç bir yol izliyorsunuz, çalıp söylediğiniz bütün deyişlerin arasına kadim geleneğin hikmetini sohbetlerini seriyorsunuz; teşbihte hata olmaz, deyişlerle buluşan sohbetler doğuşa yol oluyor… Saz ve söz yolculuğunuzda nasıl birleşiyor?

ALİ NAKİ GÜNDOĞDU: Dersim’de doğdum bir Ocak kültünün içine, öncelikle bunu söylemek isterim Çünkü Dersim’de ateş sönmez; Sarısaltık Ocağı’nda “Ocak Dedeleri” ve “Anaları” sessizlikte ‘Sır’ taşır. İdris Peygamber’in sessiz yükselişi gibi, bilgelik açılır ve hafifler. Maktul Şeyh Şihabeddin Sühreverdî erenlerimizin dediği gibi: ‘Her şey nurdur’. Söz ile ses, aynı ışığın farklı yansımasıdır. Her nota bir hatırlayış, her deyiş bir uyanıştır.

İSMET YAZICI: Yolculukta “ben” dediğimiz şey ne zaman ağır gelir?

ALİ NAKİ GÜNDOĞDU: Demez mi ki Yunus Emre: Bir ben vardır bende…
Kaygusuz Abdâl Kalender neşvesi ile Yunusca ete kemiğe büründürür yine; Ben dervişim diyene…
Hâce Bektaşî Veli Hünkârın diri Nefesiyle söylersek: Hakk’a ermek, kelamın seni söylemesine izin vermektir.
Mevlânâ erenlerde Divân-ı Kebîr’de aynısını söyler: Benlik suyu, aşk denizinde eriyince varlık görülür.
Ben, gölgeyi bırakınca ışığın kendisini görürüm. Ve ben, yalnızca varlığın hatırlayışıyım, diyor, etkileyici ‘bence’…

Bizimkisi bu zevki kışkırtmak birazda ‘İnsan’ olanın gönlünde…

Yoksa ne’Y yapacaksın ki, hali yaşayacak ve yaşatacaksın.

Yoksa ömrün birilerine hep bir şey anlatarak, hevâ ile geçer gider, yazık değil mi o gül canına diyor, Pir Sultan Abdâl, değil mi…

Ney’se…

İSMET YAZICI: Nefisle uğraşmak mı, onu görmezden gelmek mi daha doğrudur?

ALİ NAKİ GÜNDOĞDU: Pir Sultan Abdal’ın ateşi çığlık atar: Nefis düşman değil, eşittir; bırakınca kendini çözersin… İbnü’l-Arabî erenler söylemişti: Nefis, kalbin gölgesidir; gölge yoksa nur parlar… Mevlânâ Pir de aynen öyle diyor, onun ‘yalancısıyız’: Her neyi seversen, onda kendini bulursun; bırakınca O’nu görürsün…

Değil mi ki yoksa…

İSMET YAZICI: Gelenek modern insan için ne ifade ediyor?

ALİ NAKİ GÜNDOĞDU: Gelenek bir tekrar değil, sürekli doğuştur ‘bence’. Sarısaltık Ocağı’ndan Edip Harâbî’ye, dedelere, Anadolu erenlerine… Akan bir sırdır. İbnü’l-Arabî: Gelenek, kalpte doğan nurdur; gören için akıştır, görmeyen için tarih, diyor.
Bugün de geçerli olan o Kadim nefes aynı şeye söyler; “Bozuk Düzende Sağlam Çark olmaz”, sen bu çarkın neresindesin, dön önce ‘Özünü yokla’ diyor Yol Anaları,Bacıları, erenleri…
Modernizmin akademialarında, kurumsallaşmış mekânlarında ne kadar “Gerçek” olabilirsin ki, maalesef, söylemek istedim.

Öz’ün Söz’ün Bir olsun, Pir olsun…

İSMET YAZICI: Musikî ile zikir arasında bir bağ var mı?

ALİ NAKİ GÜNDOĞDU: İki yol değil, bir daire… Biri döner, biri titreşir; merkez aynıdır. Nesîmî erenler öyle diyor: Sığmazam yer ü göğe…
Mevlânâ geri durur mu: Sözde dön, nefeste dön; dön ki O’nu bulasın.
Musikî ve zikir, varlığın Söz’ü hatırlayışının farklı Nefesleridir, kanaatimce, tecrübemce, ne bileyim yani, işte böyle…

İSMET YAZICI: Sözü ve hâli bağlayacak bir niyetiniz var mı?

ALİ NAKİ GÜNDOĞDU: Ve sonunda…
Ne Platon ne Orpheus ne Zerdüşt ne Hermes Trismegistus
Ne İdris Peygamber ne İbnü’l-Arabî ne Şihabeddin Sühreverdî,
Ne Yunus Emre ne Kaygusuz Abdâl ne Nesîmî
Ne Pir Sultan Abdal ne Karacaoğlan ne Aşık Veysel ne Edip Harâbî
Ne Hâce Bektaşî Veli ne Hz. Mevlânâ…

Hepsi aynı denize düşen damlalar…
Ve deniz onları isimlerinden arındırır.

Geriye ne kalır? Ne söz… ne ses…
Sadece…

O.

Eksik bizden… tamam olan Hakk’tandır.
Yol yoktur…
Yol… hatırlayıştır; Söz’dür; varlığın kendisidir.
Ve Söz… Tanrı’dır; Tanrı… Söz’dür; Varlık… Hatırlayışın kendisidir.

İSMET YAZICI: Biz de bu söyleşiyi bir niyet ile bağlayalım: Söz kapansın, hâl kalsın… Söylenen söz doğruya değmişse, eksik kalan bizden bilinsin. Okuyan gönül nasip alsın. Dile gelmiş yük olmasın. Yol açık, niyet temiz, kalan Hakk’a emanet…

 

Share.
Leave A Reply

Exit mobile version