Demet TUĞRUL YÜCEİL

 

Merhaba,

Tüm içtenliğimle merhaba demek isterdim sana.

Halikarnas Balıkçısı gibi söze merhaba ile başlayıp merhaba ile bitirmek…

Güzelim, masmavi Bodrum’dan değil ama efil efil esen bir İstanbul akşamından merhabalar getirmek…

Misk kokulu bir kâğıttan satırlar boyunca seslenmek isterdim sana.

Kâh neşeli bir ıslık olup dillere yerleşen tatlı telaşlardan kâh mahur bir beste misali gözlerde çöreklenen hüzünlerden bahsetmek isterdim sana.

Yılların salıncağında uykuya dalan çocukluktan, bulutlarla dans eden uçurtmalardan, içinde ebemkuşağı ışıldayan misketlerden, gözlerinin içi gülen oyuncak bebeklerden, çocukluğundan dışarı çıkamayanlardan… Affan Dede’den çocukluğunu satın alan Cahit Sıtkı’dan, “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor.” diyen Edip Cansever’den… Atlı karınca gibi zihnimde dönüp duran çocukluğumdan bahsetmek isterdim sana.

Hülyaları başına taç yapmış gençlikten; o, en güzel, en unutulmaz rüyadan bahsetmek isterdim sana. Hüseyin Rahmi’nin kaleminden “ Gençlik… Bu da bir rüya. Rüyaların en süslüsü, en şaşaalısı, en emel süsleyicisi. Hayat boyunca ancak bir kere görülebildiği için en aldatıcısı…” diye süzülen gençlikten…

Ateşten bir nehir misali değdiği her yeri yakan ilk aşklardan…

Aşkın güzelliğiyle güzelleşen dünyalardan… Yahya Kemal’in dizelerinden, “Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar…”, “Ömrün tüm ikbalini vuslatta duyanlar”dan bahsetmek isterdim sana.

Cemal Süreya’dan aşkın en tutkulu, Attila İlhan’dan en kesif, en hüzünlü hâlini anlatmak isterdim. “Kırmızı bir kuştur soluğun” ile başlayıp “Ben sana mecburum bilemezsin.” diye devam ederdim.

Sonra bir Ahmet Telli duyarlılığı tutturup “Susuşların birbirine eklendiği yerde” gizlenen ve ansızın çıkıp gelen terk edilişlerden, “Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da gider “ deyişlerden, ilk yaralardan bahsetmek isterdim sana…

Affedilmeyenlerden unutulmayanlara, unutulmak istenenlerden akıldan hiç çıkmayanlara, bir ses, bir bakışla hatırlananlara, yüreklerin dehlizlerinde gizlenenlere değinmek isterdim.

Kırmızı ruju tek lüksü olan annelerden, elleri her daim tütün kokan babalardan onların sımsıcak nefeslerinden, destansı emeklerinden bahsetmek isterdim sana.

Rengarenk kavanozlarda gerçekleşmemiş hayallerini saklayan, gülüşlerinin altında büyük üzünçler istifleyen, yine de çocuğunun mutluluğu için sahte sevinçler inşa eden, evi ev yapan annelerden; dünya denen çivisi çıkmış harabede, ailesi için bir vaha yaratan babalardan bahsetmek isterdim.

Odalarında kahkahaların yankılandığı, sofralara samimi sohbetlerin yayıldığı, Behçet Necatigil’in şiirleri gibi nahif, içleri sevgi dolu, huzur ve güven dolu ev hâllerinden bahsetmek isterdim sana.

Bir de yine onun şiiri gibi dokununca solgun bir gül olanlardan da bahsetmek isterdim sana. Tenha odalarda yalnızlıklarıyla hemdem olup duvarların sesini dinleyenlerden, başkalarının hikâyelerinde üçüncü şahıs olanlardan… El ayak çekilince sessizliği koynuna alıp gözyaşlarını göğsüne akıtanlardan, beklediği ve bekleyeni olmayanlardan bahsetmek isterdim sana.

En çok da bir daha gelemeyecek olan, yitip giden geçmişten bahsetmek isterdim sana.

Ve bugünlerden, şimdilerden, şu anlardan bahsetmek isterdim sana.

Bitmek bilmeyen işlerden, geçmek bilmeyen dertlerden, sonu gelmeyen yüklerden…

Tüm bu hengâme içinde yine de ışıl ışıl parlayan gözleriyle yüreğimize su serpen gülüşleriyle, belki bir durakta belki bir markette belki de bir hastane koridorunda karşılaşıverdiğimiz memleketimin sevecen, yardımsever, kalender insanlarından ve yüreklerinde filizlenip, yüzlerinde açan yaşama sevinçlerinden bahsetmek isterdim sana.

Yunus misali “Biz bu dünyadan gider olduk, kalanlara selam olsun” demeden, son bir kez daha tüm iyimserliğimle ve sevgimle merhaba demek isterdim sana.

Merhaba!

Share.
Leave A Reply

Exit mobile version