Selda AKTAŞ
1931 yılında İstanbul’da doğan Sevim Burak 11 yaşına kadar Kuzguncuk’un tepesindeki evlerinde anneannesi ve büyükbabasıyla yaşadı. “Bu yüzden çocukluğumla büyüklüğüm arasında bir fark yok gibidir” der. Aile çevresinde, çocuklardan ziyade yaşlı komşular, yaşlı akrabalar bulunduğu için, onların arasında yaşlı bir insan gibi yetiştiğini söyler. İlkokulu Kuzguncuk’ta, ortaokulu Tünel’deki Alman Lisesi’nde bitirdi. Öğrenimi bu kadardır.
Başkasının kılığına girmenin, kimlik değiştirmenin, Sevim Burak’ın yazı tekniğinde önemli yeri vardır. Onun yazılarında mizahın yeri büyüktür. Ölüm, şüphe, suçluluk gibi temaları ele alışındaki mizahı, kelimelere duyduğu sevgiye de bağlayabiliriz. Kelimeler, cümleler onun elinde aykırı şekilde bir araya gelir. Bunu, hınzırca ve oyuncu edasıyla yapar.
Sevim Burak, “Bu dünyayı izleyenlere bir halt yok. Açık gözler için hiçbir şey yazmayacağım. Dünyalarını kaybetmişler için… Kendim için yazacağım. Erken bunamışlara, hayalperestlere, çok acıklılara, bu dünyadan gitmek üzere hazırlık yapanlara yazacağım. Yalnız aklını kaybetmişlerle bu dünyayı paylaşacağım. Aşktan aklını oynatanlara, şizofrenlere, aşırı romantiklere ve aşırı sadistlere. Delilere yazacağım” der.
Burak, bilgi ve kesinlikle hikâye yazan bir yazar değildir. Yaşayarak, tanıyarak, düşünerek, sezgiye dayanarak yazar. Bilgilerinin, yazarken onu şaşırttığını söyler. “Hikâyelerim kendiliğindendir.” der. Yaşam gibi başından geçen olgular.
“Everest My Lord – İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar” iki oyununu içeren bir kitap. Yabancılaşma, yıkım, ölüm, tekinsizlik, mizahla bize aktarıyor ve yazarın kimliğini pekiştiriyor. Sevim Burak’ın 1983 yılında kaleme aldığı 3 perdelik oyun, komada yatan Ziya Bey’in başında bekleyen Melek ve Nıvart’ın konuşmalarıyla başlar.
“Bir eski zaman odası – bir ölümü tekrarlamaya yarayan eşyalar. Duvara bitişik bir konsol – üstünde yaldızlı bir ayna. Aynanın önünde antika, çatlak bir kâse – ortada bir masa, bir büfe, bir sandık – duvarda Melek ve bahriyeli kıyafetine girmiş iki genç kızın resmi… Aynı genç kızların yaşlanmış olarak bu odada ağır bir hastayla birlikte bulundukları görülür… Odanın dibinde bir yatakta, ağır hasta, ama ölü görünümünde, beyaz çarşaf boğazına kadar çekilmiş bir adam kımıldamadan yatmaktadır.”
Nıvart sözde başsağlığına gelen insanları gönderdikten sonra Melek’in yanına oturur. “Herkes gitti” der. Melek “Evet, ikimiz kaldık.”. Nıvart’ın “Ziya Bey bu akşam burada mı?” sorusuna “Evet, bu akşam burada misafir… Bu akşam ben bu koltukta, o orada.”. Zaman ilerler. Nıvart çok aç olduğunu söyler ve Melek de ona hayali bir sofra hazırlar. İştahla yemek yerken bu yemekler üzerine sohbet ederler ve yedikçe acıkırlar. Yeniden yer, yeniden acıkırlar.
Yemekten sonra Ziya Bey’in Melek’in kocası olduğu anlaşılır. Herkes onun ölümünü beklemektedir. Yemek devam ederken beklenen Mezar Taşçı gelir. Mezar Taşçıyı hayali olarak öldürüp, yemek için tencerede pişirirler. Melek kafasını gövdesinden ayırır. İşte baş, işte gövde ve işte kanatlar buradadır. Aç insan ne bulursa yemelidir. Melek şöyle der: “Ne ağlıyorsun, bırak şu ağlamayı, ağlamak açlıktan gelir. Etrafına bak, herkes ağlıyor… Bunun sebebi açlık…”.
Sevim Burak’ın bu oyununda tekinsizlik özelliği ve karakterlerin şüpheciliğinin yanı sıra grotesk beden imgesi de kullanılır. Grotesk beden imgesi 3 unsur üzerine kurulmuştur: Ağız ve buna bağlı olarak sonu gelmeyen bir iştah, oburluk ve yeme-içme edimi.
Melek, Ziya Bey’in yaşadığı günlerde büyük bir aileye yemek hazırlamanın güçlüklerini, Ziya Bey’in önce sofrayı hazırlatıp sonra da kimse yemeden sofrayı toplattığını, kendinden başka kimsenin yemesini istemediğini anlatır. Yiyen kardeşi bile olsa gözü kalır. Bu sırada Ziya Bey’in sesi duyulur: “Sofrayı kaldır…”. Bu ses duyulur duyulmaz, sahne kırmızı bir ışıkla renklenir. Bir rüya havasını yansıtan bu kırmızı ışıkta iki kadın birbirlerinden tamamen koparlar, birbirlerine yabancılaşırlar. 3 kez tekrarlanacak bu sahneler Melek ve Nıvart’ın bilinçaltını yansıtır. Ziya Bey’in hikâyesi bu iki kadının ağzından birkaç kopmayla anlatılır.
Oyunda tekrarlanan bir motif olarak oyun oynamak, yani yemek yeme oyunu dikkat çeker. Oyunun temeli açlık metaforudur. Melek ve Nıvart’ın doyurulamayan bir açlığı vardır. Ölümden konuşurken bile acıkırlar. Mezar Taşçının gerçekten mi yoksa yeme oyununun bir parçası mı olarak parçalanıp yendiği oyunda netlik kazanmaz. Burak’ın hikâyesinde birden fazla yorumu mümkün kılacak muğlaklık vardır. Bu oyunların temelinde yatan belirsizlik, gerçek-hayal arası yaşananlar tekinsizliktir.
Melek ve Nıvart geçmişte Ziya Bey yüzünden acılar çekmiş iki kadın olarak görünmesine rağmen, onun ölüm döşeğinde olmasından faydalanarak geçmişte yaşananların etkisiyle kötücül yanlarını ortaya çıkarırlar. Oyunda yaşam-ölüm döngüsü ve yemek yeme bağlantısı Melek, Nıvart ve Ziya Bey aracılığıyla net bir şekilde verilir. Melek ve Nıvart hayatta kalmak için Ziya Bey’in yatağının yanında sürekli yerler.
Melek: İstersen hemen yemek yeriz. Karnın aç mı?
Nıvart: Eh… biraz aç.
Melek: Bütün korkular açlıktan gelir… Şimdi ben de acıktım.
Nıvart: Senden saklayacak değilim ya, çok açım… Sabahtan beri bir şey yemedim. Söylemek ayıp ama açlıktan ölüyorum.
Melek: Açlık neden ayıp olsun, mesele karnını doyurabilmekte.
Melek ve Nıvart üzgün değildir. Ziya Bey’in kendilerine yaptıklarını hatırladıkça daha da fazla yerler. Melek onunla 13 yaşındayken evlenmiştir. Kendine getirdiği yasaklar, yemek yemesine izin verilmemesi, çocuk yaştaki Nıvart’ı taciz etmesi onları düşündükçe daha da hırslandırır.
Oyunun unsurlarından ikincisi, uzuvlarına ayrılmış bedendir. Mezar Taşçıyı parçalarına ayırırken oldukça rahattır.
Nıvart: Ona ne yapacaksın?
Melek: Tabii ki yiyeceğim.
Nıvart: Hemen pişiriver, çabuk öldür onu.
Melek: İlk önce kafasını kesmeliyim. İşte kafasını gövdesinden ayırdım; işte baş, işte gövde, işte kanatlar… Hepsi tamam…
Melek insandan değil de bir hayvandan, daha önce vurguladığı gibi dışarıda dolaşan bir horozdan söz etmektedir. Melek ve Nıvart’ın hayatta kalması mezar taşçının ölmesine bağlıdır.
Melek yıllarca Ziya Bey’e bakmış ancak karşılığında en temel ihtiyacı olan yeme-içme eylemini bile gerçekleştirememiştir. Ziya Bey tarafından sürekli yasaklanan Melek’in sırası gelmiştir. Ziya Bey hareketsizdir. İki kadın ona nispet yaparcasına iştahla yemeğe saldırırlar.
Oyunda bedensel unsurlar, ölüm, intikam, tekinsizlik iç içe geçmiştir. Tekinsizlik ve belirsizlik Sevim Burak’ın çoğu oyununa hâkimdir.
Oyunun başında ölüme en yakın kişi olan Ziya Bey ölmemiştir. Bunun yanında yarı ölü adamın sesi bütün sahneleri bölmüş, iki kadını yabancılaştırmıştır. Ziya Bey canlı ve hayattadır. Oyunun sonunda melek kanatlarıyla Melek ve Ziya Bey odada yalnız kalırlar ve bir boğuşma yaşanır.
Melek: Bırak beni… bırak beni… bırak…
İniltiler arasında mücadele perde kapanıncaya kadar devam eder.
Sevim Burak öykülerinin ne zaman biteceğinin bilinmemesi daha ilk cümlelerinden anlaşılır. Okuyan da yazan da kestiremez. Klasik dil hâkimiyetine meydan okuyan aykırı bir kadın ve yazardır Sevim Burak.
Kaynakça:
Arzu Özyön-Araştırma Makalesi
İskender Altın- Tiyatro Araştırmaları Dergisi



