Burçin Maya Çankaya’dan Derya Sönmez Söyleşisi…
Sanat insanın varoluşunu anlamlandırma çabasında arayışlarının bir yansımasıdır. Sanatın dallarından biri olan edebiyat içinde öykü türü de anlamın yoğun katmanlarını az sözle anlatan bir tür. Öykü Masası, öykü türüne bir bellek oluşturma çabasıyla yazarları bu masaya bir iz bırakmaya davet ediyor.
İlk konuğumuz “Sırça Kanatlar” kitabıyla 6. Antalya Edebiyat Günleri En İyi İlk Öykü Kitabı Ödülü ve ‘2022 Dil Derneği Ömer Asım Aksoy Ödülü’ne layık bulunan “Öteki Hayvanlar” kitabıyla ise 71. Sait Faik Hikâye Armağanı Doğan Hızlan Özel Ödülü ve ÇYDD tarafından verilen Türkan Saylan Sanat Ödülü’nü alan Derya Sönmez.
BURÇİN ÇANKAYA Öncelikle sizi kendi kelimelerinizle tanıtmak isterim. Derya Sönmez kimdir, kendini nasıl anlatır?
DERYA SÖNMEZ Zor bir soru. Kolay tarafından başlayayım: Mesleğim tıp doktorluğu, biyokimya uzmanıyım. Ama kendimi bildim bileli edebiyat hayatımın merkezinde. Benim için hiçbir zaman boş vakitlerde oyalanılacak bir uğraş olmadı, hep daha fazlasıydı. Şimdi geriye dönüp bakınca, yazmanın da başından beri bunun bir parçası olduğunu görüyorum. İçimde hep bir dünya kurma arzusu vardı, neredeyse bir zorunluluk gibiydi. Sanırım bu yüzden peşini bırakmadım. Elbette uzaklaştığım, ne yapmak istediğimi bilemediğim, yolumu kaybettiğim dönemler oldu. Ama her defasında bir şekilde geri döndüm. Zamanla bu ilgi kendi mecrasını buldu ve öykü yazarlığına dönüştü. Son yıllarda sinema da hayatımda neredeyse edebiyat kadar yer kaplamaya başladı. Evliyim, dokuz yaşında bir oğlum var. Dışarıdan bakınca birbirinden ayrı görünen bu alanlar aslında sürekli temas hâlinde. Birbirlerini etkiliyor, birbirinden besleniyor.
BURÇİN ÇANKAYA Her yazara sormak istediğim soruyu size sormak isterim. Yazmaya nasıl başladınız, bu arzunuzun başlangıcını hatırlıyor musunuz? Siz yeteneğinizi nasıl fark ettiniz ve devam etmenizi sağlayan neydi?
DERYA SÖNMEZ Bunun üzerine düşününce epey geriye gidiyorum. İlk okuduğum kitaplarla adeta büyülenmiştim. Sanırım her şey o metinleri taklit etme isteğiyle başladı. Tom Amca’nın Kulübesi’ni okuduğumda uzun süre etkisinden çıkamamıştım. Hatta neredeyse satır satır onu taklit ederek bir öykü yazdığımı hatırlıyorum. Bugün bile benim için yazma arzusunu tetikleyen en güçlü uyaran, iyi bir metinle karşılaşmaktır.
BURÇİN ÇANKAYA Zaman ve mekân tanımlarının sürekli değiştiği bir çağdayız. Bu çağ, kuantum çağı, hayatı bambaşka bir anlamlar çoğulluğuna götürüyor. Bu noktada öykü nerede duruyor? Sizce öykü neyi söylemeli, öykülerinizin okurun üzerinde nasıl bir etkisi olmasını beklersiniz?
DERYA SÖNMEZ Bu çağ, yeni anlamlar üretmekten çok mevcut anlamların kaybıyla anılacak gibi geliyor bana. İnsana ve uygarlık mitine yüklediğimiz anlamlar birer birer çözülüyor. Edebiyat açısından bakınca aslında son derece verimli bir zemin var. Ama bir yandan da olup biteni kavramak, sindirmek ve metne dönüştürmek hiç olmadığı kadar zor. Öykünün yaşadığı çağa temas etmesi gerektiğine inanıyorum. Fakat tam da burada bir güçlük çıkıyor: Ne yaşadığımızı tam olarak anlayamıyoruz ki onu içselleştirip sahici bir hikâye kurabilelim. Diyelim ki anladık, bu kez de “Bunu nasıl anlatmalı?” sorusu beliriyor. Bu meseleler üzerine uzun uzun düşünmek gerekiyor bana kalırsa. Öykü benden çıktıktan sonra artık okurundur, onunla istediğini yapabilir. O ilişkiye müdahale etmeyi doğru bulmuyorum. Bir taraftan sınırları görünür kılmak için yazarken bir taraftan da kendi beklentilerimle okuru yeni sınırların içine hapsetmek istemiyorum. Bu anlamda okurdan özel bir beklentim yok.
BURÇİN ÇANKAYA Bir söyleşinizde öykülerinizin çatısını kahramanların kendilerini açık ettikleri ana kurduğunuzu söylüyorsunuz. Anladığım kadarıyla insanın karanlık yanı, olayların içinde bir eşikle ortaya çıkıyor. Bu bize öykü kişilerinizin kimliklerinin kimi koşullarda değişebilen özellikleri olduğunu gösteriyor. Çatıyı kurduktan sonra öykü yazma süreciniz nasıl işliyor?
DERYA SÖNMEZ Sait Faik Abasıyanık’ın “Sinağrit Baba” öyküsünde sözünü ettiği “sınanmamış insan”ı bilirsiniz. İşler yolundayken iyi, dürüst ya da erdemli olmak kolaydır. Mesele, insanın cesaretinin, merhametinin, cömertliğinin gerçekten sınandığı anlarda ortaya çıkar. Öyküde şöyle bir cümle geçer: “Bu adam o kadar talihli idi ki daha, ikiyüzlülüğünü kendi kendine bile duyacak fırsat düşmemişti.” Ben de öykülerimi bu tür eşik anlarının etrafında kurmaya çalışıyorum.
Yazmak uzun bir yolculuk. Yazmak, metni dinlemek, eksiltmek, cümlelerin ve sözcüklerin yerini tekrar tekrar değiştirmek… Hiçbir şeyin eklenip çıkarılamayacağına, hiçbir sözcüğün yerinin değiştirilemeyeceğine kanaat getirene kadar defalarca tekrarlanan bir süreç.
BURÇİN ÇANKAYA “Sırça Kanatlar” ve “Öteki Hayvanlar” adlı iki kitabınızla okur karşısına çıktınız. Sizi öykü türünde yazmaya iten şeyler nelerdir?
DERYA SÖNMEZ Öyküye yönelmem, aslında bilinçli bir tercihten çok, zamanla kendiliğinden oluşan bir yakınlıkla açıklanabilir. Dar bir alanda, elimin uzanabildiği kadar derine inme çabası bana yakın geliyor. Romanın geniş zamanına karşılık öykü kısacık bir kesit, bu yüzden ayrıntılar belirleyici oluyor. Ama bu, öykünün mutlaka ölçülüp biçilerek yazılması gerektiği anlamına gelmez elbette. Hatta ben esinle, sezgiyle yazılan öyküleri daha çok severim. Yine de hangi yolla yazılırsa yazılsın, ortaya çıkan metnin üzerinde çalışmak şart. Öykü üzerinde çalışmak tıpkı mücevher işlemek gibi; sabır, dikkat ve sürekli geri dönüp yeniden bakmayı gerektiriyor. Şimdilik roman yazmak gibi bir arzum yok. Kendimi öyküye daha yakın hissediyorum.
BURÇİN ÇANKAYA “Öteki Hayvanlar” kitabınızda doğa ve hayvan figürlerini yoğun olarak kullandığınızı görüyoruz. Hayvanların içgüdüsel doğası ve karakterlerin iç dünyası arasında bir paralellik olduğu söylenebilir mi? Sizce hayvan figürler, insanın ilkel yönünün bir yansımasını mı taşıyor?
DERYA SÖNMEZ Çok sevdiğim bir söz var: “Bir fare bazen sadece bir faredir.” Yanılmıyorsam Krzysztof Kieslowski’ye aitti. Bu, meselenin bir tarafı. Ama bambaşka okumalar yapılabilir elbette. Öteki Hayvanlar farklı yorumlara kapı aralayan bir kitap. Öyküler hakkında yorum yaparak metinle okur arasına girmek istemiyorum ama şunu söyleyebilirim: Biyoloji insanın hayvanlar âleminin bir parçası olduğunu gösteriyor. Biz de çoğu zaman içgüdülerimizle hareket ediyoruz. Bence insanı ayıran asıl şey, yaptığı eylemin farkına varabilmesi, dönüp kendine bakabilmesi sorumluluk alabilmesi. Teoride böyle. Ama biraz dikkatle bakınca, hatayı kabul etmenin, sorumluluk üstlenmenin yaygın bir davranış biçimi olmadığını görüyoruz. İnkârla, suçu başkasına atma ya da çeşitli gerekçelerle durumu hafifletme çabasıyla daha sık karşılaşıyoruz. Demek ki yüzleşmek kolay değil. Beni öykülerde asıl cezbeden de bu gerilim hattı.
BURÇİN ÇANKAYA Yazmak bir var olma biçimi. Bu yolla kendini ifade etmeye çalışan öykücü adaylarına onları umutlandıracak bir cümle rica etsem sizden?
DERYA SÖNMEZ Yazmanın en büyülü taraflarından biri, gündelik hayatın bunaltıcı anlarında — belki bir toplantının ortasında— kimseye belli etmeden bambaşka bir âleme geçebilme imkânıdır. Bu, yalnızca hayal kurabilenlerin bildiği bir sırdır. Hiç kimse tarafından kısıtlanamaz, elinizden alınamaz.
BURÇİN ÇANKAYA Sizin öykülerinizde zamanın dönüştürücü etkisini çeşitli şekillerde görüyoruz. Kimi zaman karakteri kimi zaman mekânı bazen de hafızayı etkiliyor. Göçün etkisi, geçmişi yaşatan mekanların kaybolması gibi konular ile ilgili yazmak yok olma karşısında bir direniş olarak görülebilir mi? Kelimelerle kurduğunuz dünyalar zamana karşı bir mücadele aracı olabilir mi? Peki siz Derya Sönmez olarak zamana nasıl bir iz bırakmayı hayal edersiniz?
DERYA SÖNMEZ Değişmek, dönüşmek aslında muazzam şeyler. Bir bakıma canlı olduğumuzun kanıtı. Canlı olan her şey hareket eder, dönüşür, başkalaşır; asıl, olduğumuz gibi kalmaktan korkmamız gerekir. Ama bugün yaşadığımız değişim, eski anlamları yıkarken yerine yenisini koyamıyor. Galiba asıl sorun burada. Bu yüzden değişimden çok bir tür yozlaşma hissi uyandırıyor.
Mekânın bu kadar hızlı ve topyekûn değişmesi ise insanın kolay tahammül edebileceği bir şey değil. Ruhumuzu hırpalıyor. Bana kalırsa herkesin, tanıdığı sokaklarda dolaşarak yaşlanmaya hakkı var. Değişim bu kadar hızlandığında hafıza noktalarımız siliniyor, bastığımız toprak sarsılıyor ve bize tutunacak dal bırakmıyor. Yazmak, elbette zamana direnmenin yollarından biri. Yeni yazdığım “Zeytin Zamanı” adlı öykü zaman üzerine düşünen bir metin. Bir yandan da Ayvalık’ta zeytin hasadının eski hâlini anlatıyor. O öyküdeki ortam, sokaklar, o Ayvalık artık yok. Biraz da geleceğe kalsın diye yazdım. Bir çeşit tanıklık belki. Belki de iz bırakamayacağımızı baştan kabullenmek gerekiyor. İnsan bu bilgiyle uzlaşabilir mi, bilemiyorum. Ama aksi yönde gösterilen çabalar bir süre sonra trajik, hatta yer yer komik sonuçlara varabiliyor. Yazdıklarım kalıcı olur mu, benden sonra ne kadar okunur, bilmiyorum. Kalmasını elbette isterim.
BURÇİN ÇANKAYA Sevgili Derya Sönmez, bu güzel söyleşi için teşekkür ederim. Yazma yolculuğunuzda başarılar dilerim.



