Muallâ Kâtip

Bazen hayat sözün ağırlığına karışır, bazen de hayatın ağırlığı bir sözle hafifler ve bizi kanatlandırabilir. “Bir sözün kanadı mı olurmuş?” dediğinizi duyar gibiyim. Öyle ya, söz nereye uçar gider? İnsan zihninin bir havaalanı mı var yoksa? Nasıl oluyor da insan, bir sabah okuduğu bir sözün büyüsüne böylesine kapılabiliyor? Bu sabah aynen böyle oldu. Bir sözle şehrin bütün karmaşasından uzaklaştım.

Ne diyordu İranlı şair Füruğ Ferruhzad:
“Sadece ses kalıcıdır, kurtulamıyorum bu seslerden… Kelimeler ise canlıdır, geçici yani… Zira ölümlüdür kelimeler.”

Öyleyse nedir kelimeleri ölümsüz kılan? Belki de kelimelerin söze ulaşmasıdır; devamlılığıdır, kesilmeyişi, yol alışı ve sonsuzluğa varışıdır. Yoksa nasıl olur da tek başına çok şey ifade etmeyen bir kelime, bir söze hayat verince insanın yüzünü bir bataklıkta bile gökyüzüne çevirir? “ Hepimiz bataklıkta yaşıyoruz; bazılarımız yıldızlara bakıyor.” diyordu, Oscar Wilde.

Yine Ölü Ozanlar Derneği ‘nde Bay Keating, kara tahtanın önünde sıraların arasına çömelmiş, yanı başına topladığı öğrencilerine kelimenin ve sözün gücüyle şöyle seslenmiyor muydu:

“Biz hoş olduğu için şiir okuyup yazmıyoruz. İnsan ırkının birer ferdi olduğumuz için şiir okuyup yazıyoruz. Çünkü insan ırkının içinde coşkular vardır.”

Böylece sözün zirvesi olan şiiri insan ırkının merkezine oturtuyordu. O coşkular değil miydi bizi harekete geçiren ve kimi zaman da ayaklarımızı yerden kesen, bizi kanatlandıran. Öyleyse sözün büyüsünü kim inkâr edebilir, sözü kim hafife alabilir ki?

Bu sabah size bahsettiğim ve bu yazıyı bana yazdıran sözde Alev Alatlı şöyle diyordu:

“Düşünülebilen her şeyin yaşanabildiğini, yaşanan hiçbir şeyin silinmediğini, her bulutun altında bir iz olduğunu yeniden bildim, yeniden bildim.”

Kaç kez okudum bilmiyorum. Sözün her bir yerinde uzun uzun düşündüm ve sonra kanat çırpmaksızın, düşüncenin dehlizlerinden gökyüzünün maviliğine doğru sözün nasıl yol aldığına, uzaklaşırken de içimin dingin bir huzurla dolduğuna hatta kanatlandığına şahit oldum.

Belki zihnimizde bir havaalanı yok ama bir dinlenme alanı muhakkak ki var. Çünkü bu söz beni bir karmaşanın ortasında bırakmıyordu, bir belirsizlikte kaybolmuyordu. Felsefi derinlik içermiyordu; düşüncenin ağırlığıyla baskı yaratmıyor; gelip dokunuyor sonra da ruhumu bir tüy gibi havalandırıyordu.

Hayatımıza böylesine dokunan nice söz vardır; bunlara genelde aforizma denir. Aforizmanın sözlük anlamı — aynen yazıyorum —: kısa, yoğun ve düşündürücü biçimde ifade edilmiş fikir. Tabii bu aforizmalar durduk yere ortaya çıkmıyor; derin düşünce, deneyim ve güçlü dil kombinasyonu gerekiyor.

Bu sözler ilk olarak zihnimize tutunuyor, orada bir baskı yaratıyor, zihnimizdeki bu baskıyla bizi aşağıya çekiyor, düşündürüyor, harekete geçiriyor; hatta bazen kanatlandırıyor.

Kaldı ki mermeri oyarak mermerin tüm ağırlığını ondan alıp bir melek heykeliyle ruhumuza kanat takan Michelangelo’nun mermeri havalandırdığı gibi, hayatın yükünü iliklerimize kadar hissettirip sonra bize birer kanat takmışçasına bizi hafifleten böyle bilgece sözlere rastladığımız anlar vardır.

Nitekim Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt’te şöyle der:

“Uçmayı öğrenmek isteyen önce ayakta durmayı, yürümeyi, koşmayı, tırmanmayı ve dans etmeyi öğrenmelidir; çünkü uçuşa birden varılmaz. İnsan, içinde hâlâ kaos taşımalıdır ki dans eden bir yıldız doğurabilsin.”

Alev Alatlı’nın sözü, Nietzsche’nin karmaşasından çok uzak. İnsanı bir uçurumun kıyısına getirmiyor; yavaş yavaş, sindire sindire içimizde bir alan buluyor ve bizi bilgelikle dolduruyor.

Bilgelik ki insanı haklı olma iddiasından uzaklaştıran, sükûnete çağıran dingin bir ruhtur. İnsan bu sükûnete, içinde var olan birçok düşünce ve kavramın çatışmasına tanıklık ettikten sonra varabilir.

Bir bilgenin sözü belki bizde derin bir felsefi çağrı yapmaz; ancak yaşanılagelmiş bir hayatın can damarından, kalbin orta yerinden, yaşamın pamuk ipliğinden, kemiğin iliğinden beslenir.

Ne demişler: “Bin âlimin bilemediğini bir arif bilir.” Öyle ki bilgiye sahip olmak, insana içsel kavrayış, kalple anlama ve hakikati sezme yetisi vermez. Arif, kalp, sezgi ve manevi idrakle hakikati kavrayan kişidir. Ancak böyle bir kavrayış insana bilgelik kazandırır ve onu bambaşka bir ruhla şekillendirir.

Çünkü hayatın aynası sislidir. Bulutlar çok yüksekte değildir; bazen bulutlar gözlerimize iner. Perdenin yerini bir tül alır, görüş mesafesi kısalır. Netliğin aksine sisli olan bu pencereden bakmak bizi gerçekle yüzleştirebilir.

Hayatımızın hiçbir zaman bir çiçek bahçesi olmayacağını zaten çocukluğun bitişiyle öğrenmişizdir; pembeyi artık gardırobumuza yakıştıramayız. Yıldızlı gökle beraber içimizdeki ahlak yasası ele geçirmiştir benliğimizi.

Yani kısaca bazen bir söz, felsefi olarak derin olduğu için değil; hayatı doğru yakaladığı için güçlüdür. Derin bir felsefi görüş değildir belki; ancak tecrübe ve gözlem neticesinde söylenmiş, hayatı kavrayan ve analiz eden bir yaşamın ürünüdür. Teşekkürler Alev Alatlı…Rahmetle…

Share.
Leave A Reply

Exit mobile version