ERGUN KOCABIYIK: “…Kurmaca dışı kitaplar ‘doğru’yu ifşa ederek günah işlerken, kurmacanın günahı ise anlattıklarının ‘yalan’ olmasıdır…”

İSMET YAZICI: Elimizde bir kitap var; adı, daha sayfalarını çevirmeye başlamadan insanı tuhaf bir şekilde tedirgin etmeye, heyecanlandırmaya yetiyor: “Asla Okuyamayacağınız 101 Kitap”… Bunlar nasıl kitaplar ki diye düşünüp, kafanızda sorular üretmeye başlıyorsunuz. Yasaklanmış kitaplar mı bunlar? Ergun Kocabıyık yazmışsa, çok kadim metinler de biz fanilerin ulaşması asla mümkün olmayan kitaplar mı? Gibi gibi sorular dönüyor zihninizde, kitabın sayfaları çevirmeye başlayınca da hem içeriğiyle hem grafik tasarımıyla çok büyülü bir dünyanın daveti olduğunu anlamaya başlıyorsunuz.

ERGUN KOCABIYIK: Kitabın adı bir meydan okuma gibi geliyor, ama aslında öyle değil; zira gerçekten okuyamayacağımız kitaplar bunlar; çünkü hiç var olmadılar. “Var olmadılar” demek de pek doğru değil, “var”lar ama filmlerin dünyasında varlar, yani muhayyel kitaplar bunlar.

“Kitabınız ne hakkında” diye soranları yanıtlarken biraz zorlanıyorum. “Filmlerdeki muhayyel kitaplar hakkında” dememin açıklayıcı olmaktan çok kafa karıştırıcı olduğunu görüyorum. Filmlerde kitapların var olduğundan bahsetmem sanki kimseyi heyecanlandırmıyor; çünkü filmlerde görünen kitapların gerçek kitaplar olduğunu varsayıyoruz. Bunun iki sebebi var sanırım. Birincisi filmin olay örgüsünü takip etmekle meşgul seyirci görünen kitabın muhayyel bir kitap olduğunu çoğunlukla fark etmiyor; onun gerçek bir kitap olduğunu sanıyor. İkincisi kitabın muhayyel kitap olduğu fark edilse bile film bittiğinde ilk unutulan ayrıntılardan biri oluyor. Hatta hatırlansalar bile çoğu kere gerçek bir kitapmış gibi hatırlanıyorlar.

Kurmaca eserlerde; romanlarda, öykülerde olmayan kişiler, olmayan hayvanlar, olmayan olaylar var. Bu kitap, o muhayyel dünyalardan tek bir nesneyi seçiyor; olmayan kitapları… Kulağa çılgınca geldiğinin farkındayım. Zaten kitabın en ayırt edici özelliği biraz da bu: delice bir işe kalkışması. Filmleri bulmak bir meseleydi, bulduğumda da iğneyle kuyu kazar gibi filmin içine serpiştirilmiş bilgi kırıntılarından o muhayyel kitaba dair parçaları çekip çıkarmam gerekiyordu.

İSMET YAZICI: Asla okuyamayacağımız ama bir filmin sahnesinde kuşkusuz fark edilmek ve hikâyelendirilmek için bizi bekleyen o sessiz nesnelerin aslında bir anlamda hayatlandırmasını yapmışsın. Filmi kurgulayanlar bile böyle çılgın bir yorumlamanın bir gün yapılabileceğini hayal etmemişlerdir belki de… Böyle bir okuma fikrini tetikleyen ne oldu?

ERGUN KOCABIYIK: O anı çok net hatırlıyorum. Antonioni’nin La Notte/Gece filmini izliyordum. Filmin ana kahramanı bir yazardı; filmin başlarında bir hastanede hasta bir yazar arkadaşını ziyaret ediyordu. Daha sonra yeni yayımlanan romanının tanıtım kokteyline gidiyordu.

Kokteyl, yayınevinin lobisindeydi. Girişteki vitrinde yan yana dizilmiş yeni romanın nüshaları görülüyordu. İşte fikrin çaktığı an, o andı. Heyecanla bir kenara not ettim, La Notte’deki gibi muhayyel kitapları bir araya getirebilirdim. Böyle bir kitabın hayalini kurmak beni heyecanlandırmıştı. Sonra işin zorlukları yüzünden projeyi erteledim. Bunun birkaç yılımı alacağı belliydi.

O sırada filmdeki muhayyel kitabın adının “Mevsim” anlamına gelen İtalyanca “La Stagione” olduğunu, kitabı basan yayınevinin aslında gerçek bir yayınevi olduğunu bilmiyordum. Bompiani Yayınevi, 1929’da yazar Valentino Silvio Bompiani tarafından Milano’da kurulmuştu; dolayısıyla kokteyl sahnesi Bompiani yayınevi binasında çekilmişti; bu tür ayrıntıları kitabı yazarken yaptığım araştırmalar sırasında öğrendim. Başka ayrıntılara da ulaştım: Kokteyl sahnesinde yayınevi sahibinin yanı sıra birçok gerçek yazar da vardı; muhayyel yazarımız Giovanni Pontano’ya (Marcello Mastroianni) romanını imzalatıyorlardı. Hatta filmden, Bay Bompiani’nin, yayımladığı her kitabın imzalı bir nüshasından oluşan özel bir koleksiyonu olduğunu da öğrendim. Sanırım koleksiyonunun en nadide parçası da “La Stagione” idi. Hepsi bu değil. Davetliler arasında 1959 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Salvatore Quasimodo da vardı, ama en heyecan verici olanı yayınevinin genç editörlerinden henüz 28 yaşındaki Umberto Eco’nun elinde şarap kadehiyle kalabalığın arasında çok kısa bir an görünmesiydi. Bütün bu heyecan verici ayrıntıları ve nicesini henüz keşfetmemiştim.

İSMET YAZICI: Bu kitap, aslında iki yönlü bir referans oluşturuyor. Hiç okuyamayacağımız film sahnesine sıkışıp kalmış olan kitaplar dünyasında bizi dolaştırırken, aynı zamanda önümüze çok iyi bir film listesi sunuyor ve farklı bir bakış açısıyla o filmler de yeni bir okumaya kavuşuyor.

ERGUN KOCABIYIK: Bu kitap projesi fikrinin zihnimde yer etmesinin açıklanabilir bir sebebi var. Üniversiteden sonra sinema-televizyon sektöründe on yıl çalıştım. Önce reji asistanı sonra metin yazarı ve senarist olarak. Sonra meslek değiştirip editörlüğe geçtim. Editörlük derken film editörlüğünden yani kurguculuktan bahsetmiyorum, kitap editörlüğünü kastediyorum. 28 yıldır bu işi yapıyorum. “Asla Okuyamayacağınız 101 Kitap”ın, bu iki sektördeki tecrübelerimin kesişiminden doğduğunu söyleyebilirim. Daha açık söyleyeyim: sinefilliğim ile bibliofilliğim bu kitapta buluştu.

İSMET YAZICI: Kitabın çok farklı bir okuma olduğu kuşkusuz, örneği var mı bilmiyorum. Senin araştırmacı titizliğin ve detaycılığın kitapta o kadar hissediliyor ki çok büyük bir emek var, ne kadar zamanda oluştu?

ERGUN KOCABIYIK: İlk notu aldığım anın üzerinden yaklaşık yirmi yıl geçti. Emeklilikle birlikte değerlendirebileceğim daha fazla zamanım oldu ve eski defterleri karıştırırken bu projeyi hatırladım. Ancak, listemde tek bir film vardı, listeyi genişletmem gerekiyordu. Vakit kaybetmeden çalışmaya koyuldum. Kitapların göründüğü filmleri araştırmaya başladım. İzleyip notlar çıkardım. İşin ilginç bir yönü de yaptığım araştırmaya göre bu konuda daha önce yazılmış bir kitaba rastlayamamış olmadı. Bildiğim kadarıyla bu alandaki ilk çalışma bu. Yani film film muhayyel kitapların izini süren, kapaklarıyla, künyeleriyle ve hikâyeleriyle onları bir araya getiren bir kitaba rastlamadım. Kitabın bu bakımdan önemli bir boşluğu dolduracağını düşündüm.

Çalışmaya başladıktan bir süre sonra şunu fark ettim: Filmlerde görünen her hayali kitabı bu kitaba alamazdım. Bir eleme yapmam şarttı. Bazı kriterler koydum. Öncelikle film, seyir keyfi vermeliydi. Dizileri değerlendirme dışında tutmalıydım. Muhayyel kitap “basılmış” olmalıydı, kapağını görmeliydik. Kitabın filmin hikayesiyle iç içe geçen kısa da olsa bir hikayesi olmalıydı, öyle sadece bir aksesuar gibi görünmemeliydi.

Başlangıçta hedefim bir koleksiyon oluşturmaktı. Sinemanın büyülü dünyasıyla, benim kitaplarla kurduğum ilişkinin kesişmesinden doğan bir merak. Ama bir noktadan sonra iş değişti.

Filmler gerçeklik duygumuzu bir süreliğine askıya alır ve bize paralel bir dünyanın kapısını açar ve içeriye davet eder. Başınıza o dünyada bir şey gelmeyeceğinin garantisiyle o dünyaya tanıklık etmek üzere, bir tür tanrısal bakışla gözlemci olarak gireriz içeriye. Fakat ben pasif izleyici konumunu terk edip bir araştırmacı, bir antropolog gibi bu dünyaya girdim ve oradaki “yerel” kitapları tespit edip hikayelerini yazdım.

İşte o zaman bu paralel evren çok daha ilginçleşti. Kitapların sayfaları aralanmaya başladı. Kitap tamamlandığında şunu fark ettim: Bu muhayyel kitaplar, aslında bizim dünyamızdaki kitaplarla ilişkimiz üzerine de bazı şeyler söylüyordu. Yani iş, eğlenceli bir fikir olmanın ötesine geçti; bize, kültürümüze ayna tutmaya başladı.

Muhayyel kitaplar eğer iyi tasarlanmışlarsa her zaman ait oldukları filme dair önemli şeyler söyler. Öncelikle filmin yaratmaya çalıştığı gerçeklik duygusunu pekiştirirler. Kapakları, arka kapak yazıları, başka yazarların hakkında ettikleri laflar, eleştiriler olduğunu görürüz. Hayran okurları vardır. Kimilerinin yazarları önemli ödüller almıştır. Bütün bu ayrıntılar bizde gerçeklik duygusu uyandırır.

Ama daha önemlisi şu: Muhayyel bir kitap, çoğu zaman içeriğiyle, anlattığı –daha doğrusu ima ettiği hikayeyle (çünkü çoğu kere bir şeyi uzun uzun anlatacak vakti yoktur) ait olduğu filmin temel fikrini, tezini keşfetmemize yardım eder.

Muhayyel kitaplar, bize yalnız filmi değil, bizim kitaba dair hazır yargılarımızı da gösterir. Onları tasarlayanların önyargılarını, korkularını, umutlarını yansıtırlar. Kitabın yazımını tamamlayıp bir sonsöz yazmaya çalıştığımda keşfettiğim, yazım aşamasında belli belirsiz oluşan ama sonsözü yazarken netleşen bir şeydi bu.

İSMET YAZICI: “Kitap” vurgusunu özellikle yapıyorsun galiba…

ERGUN KOCABIYIK: “Kitap” imgesinin “gerçeklik”le bağı çok güçlü. “Roman” dediğimizde aynı etki oluşmuyor, ama “kitap” dediğimizde durum değişiyor. Kitabın gerçekleri dile getirdiğine dair güçlü bir yargımız var. Kitap çoğumuz için hala doğru bilgi taşıyan, gerçeği dile getiren bir nesne. Bugün internette geniş bilgi kaynaklarına erişebiliyor olsak da nihayetinde bilgiyi bir kitaptan doğrulama ihtiyacı duyuyoruz.

İSMET YAZICI: Yazı ve kayıt, dolayısıyla “Kitap” kutsalla kurulan bağda da çok önemli bir imge.

ERGUN KOCABIYIK: Kitap bir yönüyle hâlâ arkaik bir “kutsallık” taşıyor, hakikatin taşıyıcısı olarak görülüyor. Bu bakımdan Kutsal Kitap’ta söz edilen İyiyi ve Kötüyü Bilme Ağacı’nın meyvesini yeme günahının bir ürünü olduklarını söyleyebiliriz. Kitap hakikati açıktan veya imalı ya da şifreli bir şekilde ifşa eder. Burada Söz’ün gücü, ifşanın emrindedir. Kelimeler onları kullanan kişinin becerisiyle keskinleşir ve hakikatin üzerindeki örtüyü yırtar, saçtıkları parıltılarla karanlığı aydınlatırlar. Özellikle kurmaca dışı kitaplara böyle bir misyon yüklenmiş gibi görünüyor.

Örneğin “Gülün Adı” filmindeki Poetika’nın sözde kayıp Komedya Kitabı’ndaki ifşa, gülmenin, güldürmenin şeytaniliğidir. “Dokuzuncu Kapı”daki yazma eser Gölgeler Krallığının Dokuz Kapısı’nın gizlediği bilgi, dünyevi güce giden yolun şeytani şifresidir. Ahlat Ağacı’nda, yazar, ahlat ile kendisi arasındaki benzerliği fark eder ve kendini tarif ve temsil edecek bir metafor keşfeder. My Life isimli muhayyel kitap şifreli bir şekilde, eski İngiltere başbakanı ve karısının CIA bağlantılarını ifşa eder. Marriage, Divarce, and Selfhood’da bastırılmış bir cinsel kimlik ve onun heteroseksüel evliliğinin mutsuzluğu dışavurulur.

Kurmaca dışı kitaplar, genel veya uzman okura az veya çok bilinen gerçekleri aktarmak, doğru bilinen yanlışları açığa vurmak gibi bir “günah”ı işler.

Kutsal Kitap’ta bilginin ifşa edici yasak meyvesine Âdem’in duyduğu arzu en büyük suçtur ve cennetten dünyaya atılarak cezalandırılır. “Gereğinden fazla” şey öğrenmekten sakınması gerektiği konusunda teo-politik otoritelerce uyarılmıştır insan. Aynı uyarı Sirak Kitabı’nda da tekrarlanır: “Senin için çok güç olan şeyleri anlamaya çalışma. Gücünü aşan şeyleri bulmaya çalışma. Sana verilen görevlerde çalış, gizlerle uğraşma.”

Aziz Augustinus İtiraflar’da bilgi ve bilimi boş bir meraklılık, bir tür hırs olarak olumsuzlar. Merakın, bilgi açlığının ayartıcılığı hepsinden tehlikelidir. Merak inancın eksikliğinden kaynaklandığı düşünülüyordu, o yüzden şüphe gibi tehlikeli sayılmıştır.

Kurmacaya gelince, başka günahların söz konusu olduğunu görüyoruz. Kurmaca dışı kitaplar “doğru”yu ifşa ederek günah işlerken, kurmacanın günahı ise anlattıklarının “yalan” olmasıdır.

Kurmacanın en büyük günahı gerçeklik yanılsaması yaratmaktır. Çünkü kadim zamanlardan modern zamanlara kadar kurmaca, kurbanlarını hayali evren ile gerçek evreni birbirine karıştırma tuzağına düşürmekle itham edilir.

Bunun en eski örneği, onuncu yüzyıl Japonyasından, Genji Monogatari’dir. Genji Monogatari, Batı’da romanın ortaya çıktığı on altıncı yüzyıldan çok önce yazılmış bir romandır; üstelik bir kadın tarafından yazılmıştır. Nedir bu romanın işlediği “günah”?

Japoncadaki kuyō kelimesi, vefat etmiş bir kişinin ıstırabını azaltmak, Buda’ya yükselmesini kolaylaştırmak üzere gerçekleştirilen ayin için kullanılan bir terimdir. Genji kuyō ise; Genji Monogatari’nin yazarı Murasaki Shikibu’nun kendisi başta olmak üzere, okurları, yarattığı başkahraman Genji ve hikâyesindeki diğer tüm karakterler adına düzenlenen cenaze ayini demekti. Bu ayinin amacı, kurmacanın yol açtığı günahı temizlemektir.

Budacılığa göre evrende var olan on kötülükten dördü insanların kullandığı “kelime”lerden kaynaklanır. Bunlar “yalan”, “yanıltma”, “iftira” ve “samimiyetsiz konuşmalar”dır. Bu kötülükler hem sözlü hem de yazılı kelimeler için geçerliydi. Bu yüzden dünyevi konularda süslü veya şiirsel bir dil kullanarak hayal mahsulü yazılar yazan şair ve edebiyatçıların hepsi birer günahkârdı. Kurgu yazarları, “yalan” yüzünden suçlu oldukları için en tehlikeli grubu oluşturuyordu. Bu günahlardan herhangi birinin işlenmesi durumunda günahın derecesine göre, cehenneme atılma, hayvan suretinde yeniden doğma veya aç hayalete dönüşme gibi cezalara çarptırılma tehlikesi vardı.

İSMET YAZICI: “Kurmacanın günahı anlattıklarının ‘yalan’ olmasıdır” diyorsun ama, o ‘yalan’, okuyucu tarafından ne kadar gerçeklikmişçesine duyumsanırsa başarısı ve okuyucuyu etkileme gücü de o kadar artıyor. Bir anlamda günah da katlanarak artıyor😊

ERGUN KOCABIYIK: Örneğin Sherlock Holmes, dünya edebiyatının en popüler dedektif karakterlerinden biridir. Arthur Conan Doyle, Aralık 1893’te Holmes’ü öldürdüğü “Son Vaka” (“The Final Problem”) öyküsünü The Strand Magazine’de yayımladığında hayranlarından büyük tepki görmüştü. Londra’daki okurları yas işareti olarak siyah bant takmış, gazeteler yazarı sert bir şekilde eleştirmişti. Conan Doyle, yoğun tepkiler üzerine Holmes’ü münasip bir şekilde diriltmek ve ona yeni maceralar yazmak zorunda kalmıştı.

Cervantes’in Don Quijote romanı yayımlandığında bazı okurlar, aklını şövalye hikâyeleriyle bozmuş Don Quijote’nin gerçek bir şahıs olduğuna inanmış, maceralarını tarihsel bir gerçeklik gibi algılamışlardı. Örnekleri çoğaltmakta zorlanacağınızı sanmam.

Kurmaca, “uydurmak”la hem “yalan” söyler hem de “yaratıcılığa” başvurur. Modernitenin yücelttiği yaratıcılıkla yazarın işlediği büyük günah, tanrıyı/tanrıları taklit etmektir.

Bunun izlerini “olay örgüsü” (plot) kavramında sürebiliriz. Plot kelimesinin İngilizcedeki anlam öbeklerinden biri “düşmanca ya da yasadışı bir maksatla gizli plan yapmak; suikast; düzen; tertip”tir. Fransızca complot kelimesinden türetilmiştir. Kurmaca, olayların örüldüğü duygusu uyandırır tıpkı kader gibi. Çünkü kader de tanrı veya tanrılarca “örülmüş” bir hayattır.

Yunan mitolojisinde Moiralar kaderi zamanın ipleriyle dokur. Bu yaşlı üç kız kardeşten Klotho yaşam ipliğini eğirir, yani yaşamı başlatır. Lakhesis ipliği ölçer, yani yaşamın süresini belirler; Atropos ise ipliği keser, yani ölüm anını belirler. İnsanın yazgısı bir iplik gibi onun çevresine dolanır, onu dokur. Bütün kader ve zaman tanrıçaları eğirici ve dokumacıdır: İnsan hayatının ipini eğirir ve dokurlar. Evren de bir dokuma, devasa bir ağdır. Ulu dokumacı, tüm varlıkların kaderini hayatın dokuma tezgahında dokuyan, evrenin yaratıcısıdır.

Dokumanın iç içe geçmiş çözgüleri ve atkıları bir bütünlük oluşturan ağın içindeki temel ikilikleri ya da karşıtlıkları temsil eder. Kozmosta olduğu gibi insan hayatında da her şey birbirine görünmez bağlarla bağlanmıştır. “Kader ağları” deyiminde ifade edildiği gibi bu örgü aynı zamanda kaderdir. Kader; bir olay örgüsü, bir metin örgüsü, bir mantık örgüsü, geometrik ya da sayısal bir örgü veya müzikal bir örgü yani armonidir.

Kurmaca anlatı, olay örgülerinin bir sonucudur ve olay örgüsü örmek, entrikalar çevirmeye, komplo kurmaya benzer. Kurmaca kurarken yanlış bir işe kalkışma hissini, suçluluk duygusunu yaratan şey budur. Edebiyat, Yaratıcı’nın yaratıcılığını taklit ederek işlenen bir suç, bir “edepsizlik”tir. Bu kelimeyi bilerek kullanıyorum, “edebiyat” kelimesi “edep”ten gelir. Edebiyat “edepli”, “uslu” bir anlatı olarak tarif edilmiştir eskiler tarafından. Oysa burada bahsettiğim kurmacalar “edep-siz”dir çünkü adeta tanrıların mahrem alanını saygısızca ihlal etmiş gibi görülmektedirler. Kurmaca, tanrılara mahsus yaratıcılığın alanına destursuz dalar.

Kurmaca kitaplar Kutsal Kitap’taki Hayat Ağacı’nın yasak meyvesinden yemiştir. Yaşamı sonsuza kadar çoğaltma günahını işlemektedirler. Yazmak, hayaller kurmak, hayalinden yaratmak “normal” bir insanın yapacağı bir iş değildir. Yaratıcı yazarlık bir “sapma”dır. Kurgusal karakterler yaratmak, onları kurgusal bir dünyaya yerleştirmek ve onlara bir yazgı uydurmak, işte bu tanrısal alanın saygısızca ihlalidir.

Elbette kurmaca yazmanın da okumanın da sonuçları olacaktır. Buna göre okumak ve yazmak dimağı yorar, daha ileri giderseniz hayaller, hezeyanlar, endişe sizi ele geçirir. En nihayetinde delirirsiniz. İyi ile kötü, gerçek ile hayal arasındaki çizgi kaybolur. Muhayyel roman The Girlfriend’in yazarı Calvin Weir-Fields, romanını yazarken deliliğin eşiğinde gezinir. Nobelli muhayyel yazar Joseph Castleman büyük bir sahtekârlığa batmıştır, kitaplarının gerçek yazarı değildir. Bu yaratıcı yazarlık hocasının kitaplarının hayalet yazarı aslında karısıdır. Bir diğer muhayyel roman Old Caster’ın yazarı Eli Cash’in madde bağımlılığından kaynaklanan eksantrik davranışları vardır.

Kurmaca yazarlığının olumsuz yönlerini en bariz şekilde muhayyel polisiye romanlarda görürüz. Sara Morton bir katile yardım ve yataklık etme fantezisi kurar. Delirmiş Morton Rainey, yarattığı John Shooter karakterine bürünüp cinayetler işler. Catherine Woolf seri katildir. Mathieu Vasseur şöhret ve paraya sahip olmanın yolunu yazarlıkta arar ama sonunda bir sahtekâr ve katilden başka bir şey olamaz. Walter Finch cinayet romanları yaza yaza sonunda ünlü bir yazar, ünsüz bir katil olur.

İSMET YAZICI: Bunca tehlikenin arasında “Asla Okuyamayacağınız 101 Kitap”ın o hayal katmanları arasında saklı kalması sanki güvenliğimiz açısından daha iyi😊)

ERGUN KOCABIYIK: Bir ses korkmamamız gerektiğini, muhayyel kitapların zararsız olduğunu fısıldıyor. İfşaatlarıyla sizi zor duruma sokmazlar, çünkü hiç yazılmadılar; yasaklanmış yayınlar arasında olma ihtimalleri de yok, çünkü hiç basılmadılar; tanrıların yaratıcılığıyla yarışmak gibi büyük bir günah işlemiş olamazlar çünkü hiç yaratılmadılar.

Böyle mi acaba?

Gerçek olmamaları suçlarını hafifletiyor mu, yoksa kurmaca içinde kurmaca veya kurmaca içinde kurmaca dışı olarak, katmerli bir günah mı işliyorlar? Filmlerin, yani kurmacanın gerçeklik duygusunu güçlendirmek gibi bir işlev gördükleri doğruysa, filmlerin “yalanına” ortak olarak kurmacanın bizleri “kandırma”sına suç ortaklığı etmiyorlar mı?

Kitaplar eğlenceli, bilgilendirici, aydınlatıcı ama aynı zamanda tehlikeli olarak görüldüler; tarih boyunca yargılandılar, yasaklandılar, imha edildiler. Kitaplara yönelik bu yaklaşım maalesef modern zamanlarda da devam ediyor.

İşte bu sebepler yüzünden filmlerde karşımıza çıkan muhayyel kitapları sadece bir aksesuar olarak göremeyiz. “Asla Okuyamayacağınız 101 Kitap” sadece bunu gösterebilirse büyük bir iş başarmış olacak…

Share.
Leave A Reply

Exit mobile version