salih aydemir
Retoriğin tarihi Antik Yunana kadar gider. Dolayısıyla retoriği işlemek ya da retorik konusunda konuşabilmek için doğa felsefesine kadar inmek gerekir. Antik Yunan felsefesi doğa felsefesinin öncülüğünde başlamış ve ondan sonra gelişen düşünce yapısı ile insan felsefesine yönelmiştir. Aslında bu dönem felsefenin başlangıcı olarak görülebilir.
Sofizm öncesi
“Yunan siyasal düşüncesinin ilk izleri Homeros’un destanlarında görülür. Ancak bu izler, siyasal düşüncenin gelişiminde Yunanlıların önem ve yerini belirtmekten uzak olduğu gibi, Yunan toplumunun daha sonra belirginleşecek olan yapısını da yansıtmaz. Homeros destanları çağlarının ürünüdür. Başka bir deyişle, bir anlamda, siyasal düşüncenin ana gelişim çizgisinin dışında kalır. Buna karşılık Homeros destanları belli bir ölçüde tarihsel gelişimlere ışık tutar. Edebiyatın ilk büyük kişisinin hayatı tartışmalı, hatta efsanevîdir. Aralarında izmir’in de bulunduğu yedi site birden, onun kendi topraklarında doğduğunu ileri sürmüştür. Kör olduğu söylenen ama bu görmezlik, belki de yaratıcının iç bakışını akıl evrenine çevirmiş olmasını simgeliyordu. Verilen doğum tarihleri kesin değildir: tarihçi Heredotos, onun kendisinden dört yüz yıl önce, mö ıx. yy’ın ortalarına doğru doğduğunu ileri sürer.
Homeros böylece belki de kendi kişiliğinde birçok kimliği gizlemektedir. O, bir edebiyat türünün ilki, ilk yaratıcısı da değil, ama uzun sürmüş bir sözlü geleneğin son temsilcisidir. Gerçekten de daha mö x. yy’da Anadolu’daki İon kentlerinde, anlatıcılar (Yun. Aoidos), prenslerin saraylarını dolaşarak efsanevî kahramanların yiğitliklerini müzik eşliğinde şarkılarla anlatıyorlardı.
Gelenekler, iki uzun şiiri, İlyada ile Odysseia’yı Homeros’a mal eder. Bu şiirlerin aynı dönemlerde yazılmış olduğuna inanılmaktadır. İlyada, gençlik dönemi eseri, Odysseia ise bir olgunluk çağı şiiridir. Her şey bir yana bu iki eser, konu ve tını bakımından olduğu gibi teknik bakımdan da birbirinden farklıdır: İlyada bütünüyle kahramanının ruhsal durumu üzerine, Truva kentinin kuşatılması sırasında, Yunan ordularının başkomutanı Agamemnon’un hakaretine uğrayan Akhilleus’un öfkesi üzerine kuruludur; Odysseia ise, bir kahramanın başından geçen serüvenleri, tanrıların keyfine, yazgısının kaprislerine tabi olan Odysseus’un serüvenlerini anlatır.
Odysseia’yı geçtiğimizde, bir ulusun ortak ruhunun anlatımından, tek bir adamın romanına geçmiş oluruz.
Homeros m.ö. xvıı. yüzyılda, yaşayıp yaşamadığından kuşku duyulmaya başlanıncaya kadar, hem edebiyat alanında bir örnek, hem de bir büyük bilge olarak kabul edilmişti. Antikçağ’da Atina’da, Panathenaia halk bayramlarında Homeros’tan dizeler okunur, çocuklar okumayı tanrılar ve insanlar hakkında güzel sözlerin söylendiği ilk kitaplar olan İlyada’dan öğrenirlerdi.
Yaşamış olsun veya olmasın Homeros, batı kültürünün en büyük kaynağı olmayı sürdürmüş, buna dayanarak da, ulusal veya kişisel her yaratının kökeninde bir İlyada’nın veya bir Odysseia’nın bulunduğu ileri sürülmüştür.
Hayat Bir Savaştır
Yunan edebiyatının ilk eseri, barıştan söz eden bir eser değildir. Yaşamın temel gerekleri olan ve bilinçaltında yatan iki itki: öldürme isteği ve sevme isteği; kılıç darbeleri ve yürek çarpışları, insanın günlük yaşamını bir savaşa dönüştürür. Homeros’a göre bu ilkel mücadele, insanın insana duyduğu nefretten kaynaklanmaz. Hak, her iki yandadır: Yunanlılar, Menelaos’un kırılan gururunun öcünü alırlar, Truvalılarsa, doğdukları topraklan savunurlar. Hayatta hem kan hem de gözyaşı vardır; insanlığın durumu işte budur.
İnsanın Kendine Karşı Kazandığı
Zafer Savaştan söz eden bir eser olan İlyada, Yunan uygarlığı ile Asya uygarlığının karşı karşıya gelmesinden çok, insanın kendine karşı kazandığı zaferi anlatan bir destandır. Akhilleus, öfkesini (Agamemnon’a karşı), umutsuzluğunu (Fatrokles’un ölümünden sonra), kinini (Hektor’un ölüsünü babasına teslim eder) ve yazgısını (tanrılar tarafından kendisine önceden bildirilen erken ölümü kabullenir) yenmesini bilir, İlyada, içtenlikli ve sevgi dolu sahnelerin (Hektor’un Andromakhe ile vedalaşması veya Helene’nin Truva surları önünde belirmesi), özellikle de insanın her an burun buruna gelebileceği ölümün ağır bastığı bir insanlık destanıdır. Olympos dağı’nda oturan ölümsüzlerin, insanlar arasında geçen ve sonucunu önceden bildikleri çekişmeye karışmaları, Hektor’un veya Akhilleus’un kendi yazgısını kabullenmesi, savaşın gürültüsü patırtısı ve dehşeti arasında bu iki insanın geçmiş aşklarına dönmeleri, bir şeylerden vazgeçmeyi öğrenmeleri bunun kanıtlarıdır. Hem ahlak görüşüyle hem de estetik tutarlılığıyla örnek oluşturan İlyada, Yunanlı (Aristoteles) ve Latin (Horatius) kuramcılar tarafından destan türüne örnek olarak gösterilmiştir.
Sanat, dünyanın aynası. Homeros destanı edebiyata destan anlatıcılarının tekniğinden alınan bir yöntemi aktarmış ve bu yöntemle şiir dilinin temelini oluşturan bir gösterge haline gelmiştir. Kahramanın adıyla birlikte akla hiç düşünmeden gelen sıfatlar gibi sessiz adımlı Akhilleus, Athena, yeşil gözlü tanrıça birçok dize boyunca geliştirilen ve bir bölümde söz edilen entrikayla günlük yaşam arasında bağ kuran karşılaştırmalar, destan anlatısının ardında, ev yaşamının ve doğanın sürekli bir tablosunu çizerek bir benzetmeler ağı dokur. İlyada’yı dinleyenler, Aias’ın oklarıyla yere düşen Truva savaşçıların, büyük bir bataklığın sazları arasında kaybolup giden kavak ağaçlarına benzetildiğini görüyorlar, böylece dünyanın sergilediği farklılıkları daha derin bir birliğin göstergesi, savaşın yol açtığı karışıklıklarıysa gizli bir düzenin parlayışı olarak kavrıyorlardı.



