Mualla Katip
Turgut Uyar şiiriyle gerçek manada tanışmam üniversite birinci sınıfta olmuştu. Fakülte koridorundan geçerken beni odasına çağıran Yeni Türk Edebiyatı dersi hocam, “Mualla, bu şiire bir fotokopi çekip getirebilir misin?” diye elime kalın bir antoloji kitabı vermişti. Ben de fotokopiciye giderken şiirin başlığına baktım: “Göğe Bakma Durağı.” Vay be, dedim, ne harika bir başlık bu. Şiiri fotokopiciye giderken bir iki kere okudum ve her okuyuşta göğe baktım, sonra içime baktım ve tekrar göğe baktım. Bazı mısraların taşıdığı anlamları idrak etmem ise yıllarımı aldı. O gün şiiriyle ilk kez karşılaştığım bir şair, beni yalnız göğe baktırmamış; içimdeki tüm imgelere yeni anlamlar yüklemişti. Ben bu şiiri anlama gayretiyle şiire olan bakışımı İkinci Yeni şairlerine çevirmiştim. Böylece arkasından Edip Cansever, Sezai Karakoç ve Ece Ayhan geldi. Cemal Süreya’yı az biraz tanıyordum. Laleli’den dünyaya açılan bir tramvaya binmiş, Üvercinka’yı ve “8.10 Vapuru”nu defalarca okumuştum: “Sesinde ne var biliyor musun?/ Söylemediğin sözcükler var/ Küçücük şeyler belki/ Ama günün bu saatinde/ Anıt gibi dururlar.”
Bu mısralar belki de hâlâ içimdeki tüm vapurları kımıldatacak güce sahiptir. Üvercinka ise her okuyuşumda içimde Afrika’ ya bir yolculuk başlatan efsane şiirlerden biri olmuştur.
İlerleyen yıllarda Turgut Uyar’ın birçok şiirini defalarca okudum. O, benim duruşunu şairliğe, söyleyişini şiire en çok yakıştırdığım şairdi; şiirin peygamberiydi.
Bugün havanın soğuğuna ve sertliğine rağmen beni deniz manzarası eşliğinde sohbet etmeye davet eden şiire oldukça meraklı olan arkadaşımın davetine icabet ettim. İnsanlar soğuğa aldırıp kuşları ve denizi görmeye değil, iç mekânlara yayılmaya meyletmişti. Biz ise iki ağacın arasında, deniz ve gök manzaramızı bölmeyecek bir masa seçtik ve sohbete başladık. Arkadaşım cevabını tahmin edemeyeceğim alanımla ilgili bir soru sordu: ‘Dünya edebiyatında eserlerinde en çok kelime kullanan yazarlar kimlerdi? ‘ . Türkiye’den bu listeye ikinci sıradan giren kişinin bir gazeteci olduğunu söyledi. Cevabın Çetin Altan olmasına çok da şaşırmadım ama bu cevabı da beklemiyordum. Ben olsa olsa bu kişinin Tanpınar olduğunu düşünmüştüm. Bu arada listenin birinci sırasında Victor Hugo vardı. Bizim edebiyatımızda en az kelime kullanan şairlerden biri de Ahmet Haşim’di. Ben elbette Haşim’i böyle bir konuda feda edecek biri değildim. Hemen onun “Piyale” şiirini hatırlayıp, arkasından Şeyh Galip’e Şiir nedir ki? ‘ diyerek şiiri küçümseyen kişiye Şeyh Galip’ in verdiği o muhteşem cevabı anımsattım. Bu cevap, edebiyatımızda sehl-i mümteni sanatının en çarpıcı örneklerinden biridir: “Kim söylemiş şöyle böyle bir söz; gel sen dahi söyle böyle bir söz.” Söyleyebilen söylesin tabii.
Konu buraya nereden mi gelmişti? Dönelim öyleyse başladığımız yere…Turgut Uyar ve “Göğe Bakma Durağı” ile başlamıştık yazıya, ama bizi bugün bu manzara eşliğinde o günlere götüren, hatta o günleri çok geride bırakıp Turgut Uyar’a bir kez daha “şiirin peygamberi” dedirten o efsane şiiriydi. Hangisi mi? “Münacat” . En son ne zaman okudunuz bilmiyorum ama ben şuna eminim ki artık bu şiir, bu manzara ve ona eşlik eden bu hüzünlü halimle hafızama bir kere değil, bin kere yer etti. Ben onu değil, o beni okudu ve birbirimizi yeniden inşa ettik: ‘ Tanrı şiiri yarattı’ dedirtti.: ‘ birden hatırladık seninle buluşamadığımız günleri gel ey büyük bakış yüce suskunluk gel artık beri’
Şiirin bütününü okumanız ve okuduktan sonra şiirle kucaklaşmanız ve yeniden var olmanız dileğiyle…



