21.yüzyılın içindeyiz. 1 Ocak 2001’de başladı, 2100’e kadar sürecek. Kâğıt üzerinde ilerliyoruz. Ama zihniyetler söz konusu olduğunda, zaman çoğu yerde hâlâ yerinde sayıyor. Eril tahakküm, biçim değiştirerek varlığını sürdürüyor. Üstelik yalnızca kaba ve açık hâlleriyle değil; incelmiş, rafineleşmiş, kimi zaman kültür ve sanat kılığına bürünmüş biçimleriyle de. Daha eşitlikçi olması beklenen alanlarda bile, beklenmedik anlarda kendini ele veriyor. Bir sözde, bir bakışta, bir “şakaa”da!

Kadınlar yüzyıllardır aynı mücadeleyi veriyor. Bu bireysel bir mesele değil. Toplumun dokusuna işlemiş bir alışkanlık. Nasıl göründüğümüzle, nasıl güldüğümüzle değil; kendimiz kalarak ürettiğimizle var olabilmek. Bu hakkın, tüm anayasalarda temel bir hak olarak yer alması gerekir.

Toplumlara yıkıcı zehriyle yuvalanmış bu alışkanlığın kökleri yeni değil. Yüzyıllardır anlatılagelen hikâyelerde, kutsal metinlerde, mitlerde kendine yer bulmuş bir zihniyetten söz ediyoruz. Tevrat’ta geçen, ‘’Ve Rab Allah Adam’dan almış olduğu kaburga kemiğinden bir kadın yarattı ve onu Adam’a getirdi.’’ anlatısındaki gibi kutsal metinlere ya da daha eskiye, Sümerler dönemine uzanan yaratılış mitlerinden içimize işleyen bu anlatılar yalnızca birer hikâye olarak kalmadı. Kadının konumuna dair bir çerçeve de çizdi. Toplumların yapısına göre çeşitlenen bu çerçeveler ise dünyayı farklı türlerde hücrelere sahip bir kadın hapishanesine çevirdi.

Şiddeti Şiddet Olmaktan Çıkarıp Kutsallaştıran Zihniyet

Özellikle Orta Çağ’a gelindiğinde bu çerçeve daha da sertleşti. Kadının değeri; itaatle, sessizlikle ve çoğu zaman acıya katlanma kapasitesiyle ölçüldü. “Kutsallık” çoğu zaman bedel gerektirdi. Ve bu bedel, çoğunlukla kadının bedeni ve hayatı üzerinden ödendi. Bu durum yalnızca bir gözlem değil; akademik çalışmalarda da karşılığını buluyor. Viktorya Dönemi İngiltere’sinde Kadın Bedeni Politikaları ve Kadınların Spora Katılımı başlıklı çalışmadaki şu tespite katılmamak elde değil:

“Kendi başına varlığı bile kabul edilmeyen kadın kimliksiz bırakılırken, şiddetin kutsallaştırdığı kadının adı ölümsüzleştirilir. Bir bakıma erkek egemen toplum, kendi öğretileri ve değer yargıları doğrultusunda kadına karşı şiddeti şiddet olmaktan çıkarıp kutsallaştırır. Hem şiddet hem de şiddet gören kutsallaştırılınca, şiddetin tüm olumsuz yönlerinin üzeri örtülür ve şiddet, kadının dinen kutsal bir kimlik kazanması için ön şart olarak sunulur.” *

Bugün geldiğimiz noktada, bu anlatıların uygulanış şekli kısmen değişmiş olabilir. Ama özü aynı. Son dönemde özellikle açık şiddetin yerini çoğu zaman ima, dışlama ve değersizleştirme aldı. Kadına uygulanan fiziksel şiddet hâlâ en korkunç haliyle ve giderek artan bir ivmede sürüyor. Ve artık yanında çok sinsi bir işbirlikçisi daha var. Bu açıkça görünmez ve sıradanlaştırılmış şiddet türü gittikçe daha tehlikeli şekillerde -neredeyse masumluk şemsiyesi ile korunarak- karşımıza çıkıyor. Üstelik çoğu zaman fark edilmeden, hatta normal kabul edilerek varlığını sürdürmeye devam ediyor.

8 Mart’lar Geçer, Acı Kalır

“8 Mart’ta mı aklına geldi bunlar?” diye soranlar olacaktır. Hayır. Çünkü bu mesele, belirli günlere sığacak kadar küçük değil.

Bazen sıradan bir yazar buluşmasındaki bir masada başlar her şey. Kesilen bir sözde.
Neredeyse her yazarın kütüphanesinde bulunan bir isim için “hiç okudun mu?” sorusuna maruz kalırken, yaptığın değerlendirmenin hafifsenmesinde. Ve itiraz babında verdiğin tepkinin abartılı bulunmasında. Kimsenin özellikle dikkat kesilmediği bir anda, bu zihniyet kendini ele verir. Ve siz, bir kez daha hatırlarsınız: Sorun tekil değil, sistematiktir.

Yazmak da biraz buradan doğuyor zaten. Birikenlerden. Söylenmemişlerden. İçte tutulanlardan.

Yıllar önce Mina Urgan’ın Bir Dinozorun Anıları’nı okurken, insanın yaşadıklarını kaydetme ihtiyacı üzerine düşünmüştüm. “Bir gün ben de yazar mıyım?” diye. O gün bugündür notlar alıyorum. Küçük şeyler. Önemsiz gibi görünen anlar. Ama hepsi birikiyor. Çünkü bazı şeyler susarak geçmiyor. Ve belki de mesele tam olarak bu: Kadınlar yalnızca yaşamak için değil, her şeyi olduğu gibi anlatmak için de mücadele veriyor.

Aynı masayı paylaştıkları kadın edebiyatçıların eserlerinden bihaberken, yazdıklarınızdan bir satır dahi okumadan ahkâm kesmeyi kendine hak görenlere inat, yazıyoruz. “Kız heves etmiş yazıyor” diyenlere inat, biz yazıyoruz.

*Taşdelen P., Koca C. (2015). Viktorya Dönemi İngiltere’sinde Kadın Bedeni Politikaları ve Kadınların Spora Katılımı. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi.

Share.
Leave A Reply

Exit mobile version