Demet TUĞRUL YÜCEİL

Kadın; tanrıçaları çileden çıkaran saf, duru güzelliği, tanrıların akıllarını başından alan kıvrımlı hatları, nazlı gülüşü, estetiğin vücut bulmuş yürüyüşü ve zarafetiyle nice destanlara, hikâyelere konu olmuş, uğruna savaşlar çıkarılan, peşinden diyar diyar gezilen, çöllere düşülen, ona kavuşabilmek umuduyla denizler aştıran, dağları deldiren bir hülya prensesi olarak dillerden dillere anlatılagelmiştir.

Evet, güzeldir kadın, özeldir kadın, güçlüdür kadın…

Dünyayı düzenleyen, insanlığı doğuran, donatan, besleyen, yaşamı yaşam hâline getirendir. Ama bir o kadar da çilelidir kadın. Görülmeyen emektir, dile gelmeyen fikirdir… Bitmeyen dertlerin ve acıların pençesinde yaşama tutunandır. Ömrü boyunca yaşamın ondan beklendiklerine yetişmeye çalışırken kendine yetişemeyendir. Kendini tanıyamadan, doğanın kendisine bahşettiği mucizelerin tadını çıkaramadan, kadınlığının keyfini süremeden göçüp gidendir.

Hâlbuki Simon De Beauvoir’in dediği ne kadar doğrudur.

“Kadın doğulmaz, kadın olunur.”

İşte, kadın olmanın bilinciyle kalemini konuşturan birbirinden değerli birkaç kadın yazardan biridir Erendiz Atasü…

Destanların, halk hikâyelerinin, şövalye romanlarının, klasik edebiyatın, erkek bakış açısıyla dile gelen metinlerin anlatamadığı, gerçek kadına dair yazar.

“Hayatın ikincil konuma ittiği cinsimi, kadınları anlamak ve anlatmak için yazıyorum, kadın olduğumu unutmadan yazıyorum. Bin yıllardır susturulmuş kadınların kendi seslerini bulmaya ihtiyaçları var; onlara öğretilenleri tekrarlamaya değil, gereksinimleri; bastırılmış duygularını, düşüncelerini, kıstırılmış yaşantılarını kendi sözcükleriyle, insanlığın ortak bilincine aktarabilmeleri gerek. Bence kadın edebiyatı denen tam budur. Dünyanın tüm kültürlerini etkilemiş ataerkilliğin ilk bakışta fark edilmeyen biçimlerini keşfedebilmek, kavrayabilmek ve metinlere ayan kılabilmek… Ataerkilliği sorgulamaya, dönüştürmeye çabalamak. Bunu edebiyatın zarafeti içinde yapabilmek…”[1]

İşte, Erendiz Atasü’nün sekiz romanından biri olan Bir Yaşdönümü Rüyası Böylesi de böylesi gerçekçi bir tavırla edebiyatımızda kadını ve kadın olma hâllerini tüm gerçekliğiyle ele alan romanlarımızdan biri olarak dikkatleri çekmelidir.

Diğer kadın yazarlarının romanlarından birçok yönüyle ayrılan roman; edebiyat öğretmeni Feride şahsında, kadının gençlik-yetişkinlik ve yaşlılık sürecindeki değişen, gelişen durumlarını, evliliği ve doğurganlık yetisini, çocuk ve anne ilişkisini, özellikle cinselliği yaşayışı ve sorgulayışı üzerinde cesurca durur.

Feride’nin kadın hastalığı nedeniyle rahminin ve yumurtalıklarının çıkarılmasının anlatıldığı, diyalogla iç konuşmanın birlikte verildiği bölüme dikkatinizi çekmek istiyorum:

 

“Endometrit adını verdiğimiz bünyevi bir hastalığınız var. Tedavisi operasyon.

Endo… ne?!

Peki ama, neden?…

Sorun etmeyin. Bu yaştan sonra doğurmayı düşünmüyorsunuz, herhalde. Kırk varsınız, değil mi? Bünyevi hastalıkların her zaman kesin nedenini bilemeyiz. Hor kullanmışsınızdır rahminizi.

Hor. Kullanmak? Kullanmamıştı ki…

Demek çocuğunuz yok! Vah, vah! Peki niçin rahim içi araçla doğum kontrolü yapıyordunuz? Demek gebe kalıyorsunuz da, düşük yapmaya yatkınlığınız var. Peki, neden hamilelik sürelerinizi yatarak geçirmediniz? Yaaa… Demek doktorunuz bunu önermedi… Şaşacak şey… Yazık. Ha, işiniz çoktu… Vah, vah… İşiniz nedir? Demek öğretmensiniz. Öğretmenlerin işi bu kadar çok oluyor mu? (…)

Bilirsiniz, biz kadınları derdi hiç bitmez, hamilelikti, doğumdu, düşüktü, kürtajdı derken, orta yaşta histerektomiler gelir gündeme. Ardından menopoz. Hepimizin başında. Dokuz ay yatarak hamileliğinizi doğumla sonuçlandırabilir miydiniz? Denenebilirdi tabii. Hekiminiz uyarmadı. Keşke başka bir hekime de danışsaydınız. Sosyal sorumluluklarınız vardı. Anlıyorum. Kocanızın kızını evladınız gibi seviyorsanız, mesele yok. Valla, bizim toplumun geleneksel yapısı olduğu için tabii, korunma işini biz hekimler de kadının üstünden düşünüyoruz haliyle.(…)

Bir toz taneciği kadar küçük ve yalnızdı. Ferhat’ın cenazesinde bu kadar ufacık ve çaresiz duyumsamamıştı kendini. Evliliği, dost çevresi, umutlu ülküleri kerpiçtenmiş gibi dağılırken etrafında… Hayır  hayır, o zaman Şirin vardı. Sonra da Sedat. Şimdi, Şirin bile buzlu camın ardında kalmıştı. Dağılan bedeniydi. Kendine acıma huyu Feride de yoktu. Ama… Örselenmiş, aldatılmış, ciddiye alınmamış, kullanılmamıştı. Kimse onu yeterince önemsememişti, kendisi hariç değil…

            Hormon düzeylerinde ani ve büyük bir değişme azalma oldu. Vücut yeni duruma alışana kadar psikolojik sıkıntılar olabilir.

Tümceler bilmediği yabancı bir dilde mi söyleniyor? Kendi halleriyle -umutsuzluk, sevinçsizlik, boşunalık, gün ışığı bile parlaklığını yitirdi, bütün renkler karanlık- ne ilişkisi var bu sözlerin?.. Feride kendi hallerinde kaybolmuş… İçindeki çöküntüyü dışa vurmamak için kendince insanüstü bir çaba harcıyor.”[2]

 

Feride’nin operasyonu sırasında vajinasında fistül oluşur. Ve bu durum hem fiziksel hem de psikolojik açıdan daha büyük bir sorun yaratır.

Erendiz Atasü böylesi bir kadınsal sağlık sorununu romana yedirmeyi ustalıkla başarmıştır. Gelin, metinde bunun izini birlikte sürelim:

“Vücudumdan cansız bir şeymiş, sözgelimi bir binaymış gibi söz ediyorlar.

Bu işlem yapılırken, bazen, binde bir, üreter ya da anal duvara da bir dikiş geçebilir. Anal veya vajinal duvar, on gün sonra bu dikişi atar ve orada nekroz meydana gelir.

Nek… Ne?!.. Nekroze… Ne demek?!..

Vajinayla mesane arasında nekrose dokusunda, bölgenin büyüklüğüne göre bir fistül oluşur.

Yani şimdi, mesanemle vajinam arasında bir delik mi var?

(…)

Çare?”[3]

 

Doktorlar Feride’ye uzun bir tedavi ve istirahat süreci ile vücudun kendini onarabileceğini belirtseler de Feride korkmuştur ve oradaki tek kadının, hemşirenin, elini sımsıkı yakalayarak “Cinsel hayatım ne olacak? diye sorar:

Sesi isyancıydı. Feride, sesin kendinden izinsiz giriştiği bu protestoya şaşırdı.

Heyetin başındaki kır saçlı adamın sinekkaydı tıraşlı yüzünden belli belirsiz bir hoşnutsuzluğun gölgesi geçti. ‘Canıyla uğraşacağına, neler de düşünüyor, budala! der gibi horgörüyle baktı hastaya. Ya da Feride’ye öyle geldi.

Histerektomiyi izleyen iki ayda ‘coitus’ yani münasebet kesinlikle yasaktır. Eşinize söylenmiştir.

Bana kimse bir şey söylemedi.

Eşinize söylenmiştir.

Heyet şefinin sesindeki yetki tonu iki misli güçlenmişti.

İki aya kadar durumunuz düzelmezse, yeniden görüşülür.”[4]

 

Hastanedeki tedavi süresince ve sonrasında başta hastalığı üzerine düşünmeye başlayan Feride, gün geçtikçe kendisi üzerine ‘Erkeklerden ve çocuktan önceki hayatına dair ‘derin sorgulamalar yapar. Gençliğine ve ailesine dair anıları anımsıyor. Annesinin ömrünce yasını tuttuğu genç yaşta karşılıksız bir sevda yüzünden vereme yakalanıp ölen teyzesini düşünür. Annesinin “Bizi sevdiğimiz erkekler mahvetti. ” cümlesinin peşinden şimdiye kadar hiç aklına gelmeyen anne ve babasının gayet düzgün görülen ilişkisindeki gizemlere düşünsel yolculuklara çıkar.

İlk eşi Ferhat’la, onun genç yaşta vefat eden kendisinden önceki karısıyla hayali hesaplaşmalara girişiyor. İkinci eşi Sedat da dâhil olmak üzere hayatına giren erkeklerle- babası hariç- sevgisiz ilişkiler yaşadığını, yeterince anlaşılıp, önemsenmediğini fark eder:

 

“İnsan bedeni oksijensizliğe 3 dakika, susuzluğa 3 gün, sevgisizliği bir ömür boyu dayanır, gittikçe niteliksizleşen ömürler boyu…”

“Talihsiz bir huyu vardı kadının. Beğenmese de başladığı kitabı yarıda bırakamıyor, sıkıldığı filmden çıkamıyor, bir erkeği terk edemiyordu.”[5]

           

Ve nihayetinde vücudu yıpranmış, yaralanmış hatta eksilmiş bir hâlde olsa da kendi kendini tanımaya, ihmal ettiği kendiyle barışmaya ve ilk gördüğünden beri, mini minnacık ayaklarıyla yüreğinde sevgi tohumları açtıran, onu, sımsıcak sokuluşları ile yaşama bağlayan biricik, öksüz Şirin ile yeni bir hayat kurma yolunda harekete geçmeye karar verir.

Zaman akıp gittikçe Şirin büyür ama doğurmadığı kızını herkesten ve her şeyden büyük çok seven Feride ile birliktelikleri ve sevgi bağları hiç bitmez.

Ve günlerden bir gün Kamuran, yaşdönümü rüyası olarak giriverir Feride’nin hayatına. Çoraklaşmış tarlalarına ansızın incecik bir neşe ve heyecan pınarı gibi süzülür Kamuran’a duyduğu aşk. Genç, taze ve duygu yüklü bir esinti gibi… Ama tüm rüyalar gibi bir gün, bu rüyada hayatın acımasız hakikatine yenilerek gerçekleşmeden sona erer.

Siz Feride ile Kamuran’ın aralarında yaşananları merak edip dururken kadınlığına dair durumlarının öne çıkarıldığı bu kıymetli romanın bir başka yönüne de değinmek istiyorum.

Roman, Feride-Ferhat- Şirin- Sedat ve Kamuran’ın ve onların ailelerinin etrafında gelişse de 70’li yılların sonundan 2025’e dek ülkemizin toplumsal ve siyasal panoramasını arka planda çarpıcı bir biçimde yansıtıyor.

Bir başka deyişle Bir Yaşdönümü Rüyası’nı dönem romanı olarak da okumak mümkün.

Roman, 70’li yılların sonlarında başlasa da Feride, onun ilk eşi Ferhat ve ikinci eşi Sedat’ın geçmişlerine gidişlerin, onların anne ve babalarının hayatlarına ayna tutuşların yaşanmasıyla 1950’lere de yer veriyor.

Roman boyunca Cumhuriyet’in ilk kuşağından, onların çocuklarının (Feride-Ferhat-Sedat’ın) gençlik ve orta yaşlarını içeren 70’ler,80’ler ile Şirin’in ve Kamuran’ın gençlik ve yetişkinliğine denk gelen 90’lar ve 2000’lere kadar geniş bir zaman diliminde yol alıyoruz. Bu yolculuk genelde kronolojik ilerlese de yer yer geriye dönüşlerle ve ileriye sıçrayışlarla destekleniyor. Bu da bizde bir film sahnesi etkisi yaratıyor.

Bu geniş zaman döngüsü, kimi kez anlatıcının kimi kez Feride’nin kimi kez de bu kuşağı temsil eden diğer kahramanların sesinden yankılanıyor.

50 ile 80 arası kuşağı temsil eden Feride, Ferhat ve Sedat; Cumhuriyet’in ilk kuşağı olan ailelerinin ağır, kuralcı ve tüm bunlara tezat olarak romantik idealizmleriyle şekillenen kimliklerinden sosyalist/ devrimci ideolojinin gücüyle sıyrılmaya çalışan kişiler olarak kurgulanıyor. İçlerinde bulundukları ideolojik fikirlerin ve ortamların onların bireyselleşmelerine imkân tanımadığına şahit oluyoruz.

Özellikle tüm yaşamını devrimci fikirlerine adamaktan çekinmeyen, sol ideoloji için canla başla çalışan, hatta bunun uğruna önce tıp fakültesi öğrenciliğinden sonra da biyoloji öğretmenliğinden menedilen Feride’nin ikinci eşi Sedat’ın, güçlü, heybetli kollarıyla simgeleşen koruyup kollamaya hazır babacan erkek tavırlarının altında aslında babasından korkan, anne sevgisinden mahrum kalan ve teselliyi anneannesinin şefkatli kollarında arayan bir oğlan çocuğu yattığını hissedebiliyoruz.

Seksen ile iki bin arasındaki kuşağı temsil eden Şirin ve Kamuran ise ne idealist ne de ideolojik kaygılar taşımayan kişiler olarak önümüze çıkıyor. Onlar için önemli olan tek şeyin bireysellik olduğunu görüyoruz.  Yaşamsal önceliklerinin de özgürlük tutkusu olduğunu anlıyoruz. Onlar için özgürlük, her alanda olmazsa olmazları… Özellikle de cinselliği yaşama özgürlüğü…

Bir zamanlar Feride-Ferhat ve Sedat’ın anne ve babalarının üzerine konuşulması bile ayıp sayılan, utanılan, bastırılan cinsellikle imtihanları henüz bitmemişken Şirin, Kamuran ve arkadaşlarının cinsel tercihlerini özgürce yaşamaları ve bunu çekinmeden ifade edişleri üzerinde duruluyor.

Bu konunun nesiller arası bir çatışma yaşatılmadan kurgulanmasının oldukça dikkatimi çektiğini söylemek istiyorum.

Değerli yazarımız Erendiz Atasü gençleri yargılamak yerine her şey gibi bu konunun da değişmesinin gayet doğal olduğunu düşündüğünü ve zamanın ruhunu yakaladığını hissediyorum.

Yazımı nihayete erdirmeden önce romanla ilgili önemli bir konudan daha bahsetmek istiyorum çünkü dikkatli okurların, yazının başından beri Feride ve Kamuran ismini duyunca Reşat Nuri’nin eşsiz romanı Çalıkuşu’nu anımsadıklarına eminim.

Erendiz Atasü,  edebi yeteneğini kullanarak müthiş bir metinlerarasılığa imza atarak Çalıkuşu Feride’yi modern ve bambaşka bir Feride olarak yeniden kurguladığını söylemeden geçmek bu özel romana haksızlık olur diye düşünüyorum.

Ve yazımı Erendiz Atasü’nün bu konudaki sözleri ile bitirmek istiyorum:

Çalıkuşu Feride Osmanlı’nın son günlerinde yaşar. Bu kitabın Feride’si ise günümüzde. Aslında yakın toplumsal kesitlerin çocukları ikisi de. Aradan geçen zamanda bu sınıfın kadını, Çalıkuşu Feride’nin çağı için olağanüstü olan kimi göreli özgürlükleri özümsemiş; gene de pek çok kırıklığı var, gene de hayli bastırılmış. Çalıkuşu Feride onca yolculuklara çıkar da iç yolculuklara hiç kalkışmaz. Kendini sorgulamaya yabancı toplumumuzun tipik bir üyesidir. Benim kitabımın çekirdek konusu ise bir kadının iç yolculuğudur.”[6]

 

[1]Erendiz Atasü, Kadınlığım,Yazarlığım, Yurdum 2001

[2]Erendiz Atasü, Bir Yaşdönümü Rüyası, Can Yayınları, 3.Basım S.105-106-107

[3]Erendiz Atasü, Bir Yaşdönümü Rüyası,Can Yayınları, 3.Basım S.108-109

[4]Erendiz Atasü, Bir Yaşdönümü Rüyası,Can Yayınları, 3.Basım s. 110

[5]Erendiz Atasü, Bir Yaşdönümü Rüyası,Can Yayınları, 3.Basım s. 133

[6]BARBAROSOĞLU, Nalan; “Erendiz Atasü ile Söyleşi”, Varlık, 1142, s. 46-49, Kasım 2002: Romanla ilgili söyleşi

Share.
Leave A Reply

Exit mobile version