“Bir çocuk — doğa aşığı olsa bile — uçurumlar diyarında bir kelebeği kaç gün kovalar?”

Bu söz Hasan Abdülhakim’e ait ve Mehmet Sabri Genç’in Karekök Hayat kitabındaki “Gardiyan’ın Cebindeki Anahtar” adlı bir anlatının girişinde yer alıyor. Yazarın size burada bahsedeceğim hikayenin girişine böyle bir sözle başlaması rastgele değil elbette; çünkü yazar bu alıntıyla bizi düşünmeye ve hikâyenin kendisine hazırlıyor.
Bu sözde geçen: “Çocuk, uçurum, kelebek”…
Kelebek, güzelliğin kâinatta vücut bulmuş hâli. Çocuk, kelebeği kovalayan meraklı ve saf bir acemi. Uçurum ise bu güzellik ve saflığın ortasına gelip yerleşmiş güçlü bir metafor. Biz burada ona yalnızca derinlik yüklemiyoruz; o aynı zamanda yaşamın korkularını ve kaygılarını simgeleyen, içimizde ve yaşamın kendisinde her an karşımıza çıkabilecek bir tehlike, güvende olamama hâli… Yani Karekök Hayat’ın ta kendisi.

Peki uçurum, hayatın tam da orta yerindeyse insan bir güzelliğin peşinden ne kadar süre koşabilir?

Biz, o saklı bölmede bekçiliğini ya da gardiyanlığını yaptığımız bir hapishanede, içimizdeki sessiz bir çığlığı mı yaşatıyoruz? Kimi zaman kendimizi korumak için, kimi zaman da büyütmek için…

Ölüm, yaşamın içindeki en güçlü sır değil mi? Bizi belirsizliğin dehlizlerine götürüp aynı zamanda karanlığın içinden çıkaran ışık. Biz o ışığa bazen yalnızca sessizliğin çığlıklarıyla varabiliyoruz.
Ama bu her zaman böyle midir?
Peki içimizdeki gardiyan kimdir ve anahtar kimdedir?
Yazarın hikayenin girişinde yer verdiği bu anahtar cümle, tüm anlatı boyunca okuru gardiyanın cebindeki asıl anahtara; yani Karekök Hayat’a götürüyor.
Yazar, denemeyle giriş yaptığı ve gerçek bir hikâyeyle devam eden bu anlatısına; insandaki tercih etme hâli olan “irade” ile hayvandaki “istek” hâli olan yönelme arasındaki farka değinerek başlıyor. Ardından “hürlük” ve “serbestlik” kavramlarıyla ilerleyerek bizi hikâyenin en can alıcı noktasına taşıyor.

Böylece biz, daha hikâye başlamadan yazarın hayatın hangi noktasında duracağını ve hangi açıdan onu ele alacağını anlıyoruz. Serbestliğin istemekle alakalı ve beşerî olduğunu; hürlüğün ise iradeyle alakalı ve insani olduğunu vurgularken yazar, başıboş olan deve ile cahil olan beşerin benzerliğine değinerek ilerliyor.
Bu ikisini birbirinden ayıran şeyin “akıl” olduğunu belirterek okuru, insanın irade ve hürlük kavramları neticesinde ahlaki bir varlık olduğu gerçeğine götürüyor.

Ahlaki bu varlığı yani insanı, sevgiyle, saygıyla, kültürle, eğitimle ve irfanla yoğurup böylece Karekök Hayat’ın zeminini hazırlıyor. “Gardiyan’ın Cebindeki Anahtar” ise onu hürlüğe ve insan olmanın ulviyetine taşıyor.

Hikaye tam da burada başlıyor. Yaralı olan taraflarını sanatın birçok farklı dalıyla yamamaya çalışan, üç farklı kadından üç çocuğu olan Estonyalı bir adam: Mait…Birgün eve geldiğinde oğlunu ağlarken ve karısını buzdolabının içinde hapsolmuş şekilde buluyor.

Konservatuvarda başlayan bu tanışmada yolu karakterle birçok şekilde kesişen yazar, bu karşılaşmayı kaldığı yurdun zemin katındaki Rahibe Eva’ya anlatınca garip şekilde bir gerçekle yüzleşiyor: Eva ve Mait, yıllar önceden tanışıyormuş zaten. Hikaye gerçekten de Mait’ in anlattığı gibi midir, yoksa -tam da burada- hikayeye dahil, hukuk öğrencisi Wolfgang’ ın söyledikleri mi doğrudur?

Yazarı dünyanın bu kadar küçük olabileceği algısına ulaştıran bu gerçek, aynı zamanda onu ve biz okuru hürlüğünü besleyen, bu hikâyeye başlık olan “Gardiyan’ın Cebindeki Anahtar”a götürüyor: “ Tanıştığım, hikâyesini dinlediğim her kişi bir başına bana bir öğüttü. O yüzden odamda ayna yoktu. Bu insanlar hakkında düşündükçe, her biri; odamı, havsalamı büyütüyor ve hürlüğümü bekleyen gardiyanın cebindeki anahtar beni, yolunu yitirmiş Bedevilerin fenalıklarından esirgiyordu.”

Borges’in hikâyelerinde zamanla mekân arasındaki o güçlü bağın nasıl kurulduğuna, karakterin zamanla olan ilişkisinin hikâyenin gidişatını en ince ayrıntısına kadar nasıl değiştirdiğine şahit olduğumuz gibi; bu kitapta da zamanla mekân arasındaki bağın bizi tesadüflerin ötesindeki kadere, yani yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgiye taşıdığına şahit oluyoruz. Ölümün karesinde hayatı ve hayatın karekökünde ölümü bularak…
Ve anlatının ilerleyen noktalarında şaşkınlıkla “Nasıl yani?” diyerek.

Ben elbette ki hikâyenin bundan sonraki kısmını size anlatmayacağım. Çünkü: “Bizi başımıza gelen şeylerden çok, gelmeyen şeyler etkiler.”
Biz de başımıza gelmeyenlerden pekâlâ sorumlu değil miyiz? Öyleyse bu hikayeyi okuyup mait’ le yolumuzu birleştiren güçlü bağlara ve yine aynı hayatta bizi ayıran farklılıklara hayatın hangi penceresinden bakıp, kendimizi nasıl konumlandıracağız?

Hayatın uçurumuna yürüyen gerçek bir karakterle — Mait’le — ve hikayedeki diğer gerçek kişilerle tanışmak istediğinizi duyar gibiyim. Bu sebeple bu kitabı mutlaka okumanızı öneririm.

Uçurumla başladığım yazımı, yine içinde uçurumun geçtiği ve anlatıyla örtüşen Niccolò Machiavelli’nin Prens adlı kitabındaki şu alıntıyla bitirmek istiyorum:

“Kişinin nasıl yaşadığı ile nasıl yaşaması gerektiği arasında öyle büyük bir uçurum vardır ki, yapılması gereken uğruna yapılanı terk eden kişi çok geçmeden korunmasını değil, yıkımını öğrenmiş olur; çünkü her zaman iyi bir insan olmak isteyen kişi, iyi olmayan onca insan arasında kesinlikle yıkıma uğrayacaktır.”

Share.
Leave A Reply

Exit mobile version