Söyleşen: Burçin LAÇİN ALTAY

Fırat BAYTAK Batman’da doğdu, ilk ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra Adnan Menderes Üniversitesi İlk ve Acil Yardım programını bitirdi. Düşünce Kültür ve Sanat Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. 5. Cumba kültür sanat şiir ödülünde birincilik ve Prof. Dr. Mehmet İsmail şiir ödüllerinde ikincilik aldı. Şiirleri çeşitli dergilerde yayımlandı. Göç yol ve taş şiir dosyasıyla 2023 Gülten Akın şiir ödülüne layık görülen şairin göç yol ve taş ilk şiir kitabıdır.

***

Burçin L.A.: Göç yol ve taş; yaralı, ağrılı şiirlerden oluşan ruhun eksikliğini yudumlayan bir kitap. Çocukluğa duyulan özlemin çokça anne ve eksik baba figürleriyle şiire işlenmesi, çocukluktan kurtulamama, tamamlanamama hatta affedememe duygu durumlarının yokluğa düşkünlüğü olarak çıkıyor. “Anne diye başladığım her söze baba diye gömüldüm” dizesiyle de yankı yapıyor geçmişte.Ruhun yalnızlığını babaya, kimsesizliğini anneye yüklüyorken, kitapta anne ve baba sayfalarca birbirini kovalıyor ama bir türlü buluşamıyor, ikisi de adeta çocuğuna sarılamıyor. Ailenin belki güvenmenin yaşama etkisinin derinden hissedildiği bu konudaki eğiliminizin şiirde karşılık bulması ile ilgili neler söylemek istersiniz?

Fırat B.: Her insanın bir hikâye olduğuna inanlardanım. Hikâyelere inananlardan. Derin bir hikâye. Zamansız. Nerede biteceğini, nerede duracağını bilmediğimiz zamanın dışında bir yolculuk. Bugün her birimizin yürüdüğü sokaklara, caddelere bakalım. Yüzlerce insan, yüzlerce hikâye… Kimsenin kimseyi tanımadığı ama her defasında farklı hikayelerin birbirine çarptığı rastlantı. Bazen diyorum ki insan ince bir rastlantıdır bu hayatta. İnce ve rastlantı… Her birimizin sevdiği renkler farklı iken, dinlediği müzikler, izlediği filmler… Bu kadar farklıyken insan, yaşamın bir yerinde bir başkasının hikâyesine çarpmasıyla bütünleşiyor hayatlar. Tam da burada sanatın o güzel ruhu devreye giriyor. Hikâyelerdeki bizleri kahramanları aynı merkezde toplayan ince ruhu. Düşünsenize aynı kitabı farklı yerlerde farklı zamanlarda okuyan ve aynı hikâyede birleşen yüzlerce okuru… Belki hayatın hiçbir yerinde denk gelemeyecekleri bir rastlantı şiirde oluşuyor. Hikâyesinde. Bu bağlamda şiirimin duygu dünyasının paylaşılması okurda ve kitapta karşılık görmesi elbette ki sevindirici bir olay. İnsan yüklerini paylaştıkça yol alır hayatta, durup dinlendikçe, anlattıkça belki de uzunca sustukça. Okura çok teşekkür ediyorum dönüp baktığımda ne güzel uzun uzun konuşmuş, dertleşmiş ve susmuşuz. İyi ki varlar, iyi ki şiir de var.

Anne ve baba imgesi üzerine çok yazıldı, anlatıldı. Her biri benim için çok değerli yorumlar. Herkes kendi payına düşeni aldı ve sahiplendi. Ne mutlu! Biriyle bir hesaplaşma mı bilmiyorum ama kendimle uzun bir hesaplaşma ve kimi yerde diyaloğa dönüşen monolog bir ilerleme diyebilirim. Sustuklarımızın sesi gibi.  Edebiyatta çokça örneklediğim bir olaydı. Şairlerin ve yazarların ilk kitaplarının hayatlarıyla bir hesaplaşma hikâyesi olduğunu. Bugün dönüp baktığımda aynı şey göç yol ve taş için de söyleniyor. Dönüp tekrardan bunu düşünüyorum. Neden hep ukde kalır bazı şeyler insan da neden hep eksik. İstiyorum ki söylenmemiş sözü kalmasın insanın. İyi veya kötü… Söylenmemiş sözü kalmasın…

Burçin L.A.: “Sözü taşa oydular, kahrı insana” bölümüyle başlayan kitapta; uzun bir ağıtta yankılanan sözcük gibi bir taş duruyor, bir taşa sarılıyor dizeler. Taşın ağırlığı, yalnızlığı kahır olarak dönüyor insana… “Dilimdeki yaranın duası yok” bölümü ise; yokluk, imkansızlığın yarası, ısrarlı bir kabullenişi doğuruyor şiirlerde ancak bu kabullenmenin en sancılısı ki acıyı, kederi taş kadar taşıyacak bir varlığın olmayışını anlatırcasına “Oturup bir taşa döküyorum içimi” bölümüyle son buluyor. Bu bölümlerdeki şiirlerin durumu birbirine bağdaştırılması ve en sonunda birbirini bütünlemesinde, en çok vurgulamak istediğiniz, özellikle anlaşılmak istediğiniz his nedir?

Fırat B.: Kabulleniş! Ne kadar da ürkütücü bir kelime değil mi? Oysa ki yeniden yaşamanın, yeniden inanmanın sözcüğü. Ben göç yol ve taş’tan sonra birçok şeyi kabul ettim. Hatta yazmaya başladığım ilk günden başladı bu kabullenişim. İnsan hayatının tüm kutsal aidiyetlerini, kalıplarını yıkarak yalın ruhu kabullendim. İçimdeki bana uzaklaşan beni. Beni konuşturup içimde bir kıyıda susan beni. Çevremi, toplumumu, halkımı. Kimi yerde düşmeyi, kimi yerde kalkmayı. Kim, yerde bir toprağa bakıp uzun uzun susmayı. Şiir sadece duygunun söze gelimi değildir şiir birazda şairin fotoğraf hafızasıdır. Ben çok erken yaşta bir taşa konuşan insanlar tanıdım. Göğe bakıp haykıranlar. Bazı tanışmalar erkendir. Bu da öyle bir tanışma herhalde. Erken ve sızı… Erken yaşta Federico Garcia Lorca ile tanıştım. Kitabını okudum ve kitabın sonunda bir savaşta vahşice katledildiği bedeniyle tanıştım. Birbirimizden habersiz bir rastlantı. İkimizde de beliren bir acı. Bizi aynı noktada buluşturan şiirin sihirli tınısı oldu. İstedim ki insana yük olan her şey paylaşılsın. Bir tınıyla, bir ezgiyle. Bundan anlaşılsın istedim bu şiir… Ben değil biz anlaşılsın istedim. Diğer taraftan kitaptaki akış bir şiirsel hikâye olarak aksın diye özen gösterdim. Az önce de bahsettiğim insanın yaşamının dört evresini tek tek dolaşıp sona varsın. Ama hikâye bitmesin. Çünkü hikâyeler bitmiyor sadece kahramanları değişiyor. Bana çokça sorulan sorulardan biri de neden hiç noktalama işareti kullanmadığım. Nokta son demek. Bu şiirde bir son yoktu. Sadece bir sonraki kahramanını bekleyen bir dize vardı. Bu kahraman kim peki. Siz, o, şu, bu… yani herkes anlaşılmasını istediğim his belki de budur.  Biz bitmeyen bir hikâyenin kahramanları. Biz şiiriyle konuşan o masal…

Burçin L.A.:

İnsan ki hep bir eksiktir

Hep bir kahır

Göç, yol ve taş; İnsanın kendini bulamaması, bulduğunda ise ruhun eksikliğinin izbe sesinde kahır bulutlarının dolaşması üzerine… “Gördüm uzun bir ölümmüş insan” dizesi ölümün kutsallığını ve aniliğini düşündürürken insanın acizliğine sitem eden bir çığlık olarak duyuluyor. Şiirler, yalnız bir kişiden yola çıkıyor ve bu kişi göçmek istiyor göçemiyor, gitmek istiyor gidemiyor, yolları özlüyor ancak engel olarak o taş duruyor hep. İmgelem olarak taş, durmayı ancak kahırlı bir halde durup yaşamayı anlatırken şiirler genel olarak kesin ve net yargılar barındırıyor. Durma halini metafor olarak taşla bağdaştırırken, ağır bir taş nasıl duruyorsa öyle durma ve bu durmadan rahatsız, susmayan bir ruhun zorunlu vazgeçişlerinden doğan hezeyanlarını söyleyen şiirlerin yaratımı sizin için nasıl bir süreçti?

Fırat B.: Tabi bu kitabın yazın süreci bahsettiğim gibi birçok şahitlikle sürdü. Dönüp bir ülkeye baktığımızda aslında bu şahitliği hepimiz göreceğiz. Sınıfsal kasta her zaman karşı oldum ve iktidarlara. Çünkü iktidarlar her zaman sınıfsal bir halk yaratır. Ezilmiş, susturulmuş bir kesim. -edebiyatı ve sanatı sevmemin en güzel yanlarından biri de bu. Sınıfsız bir halk yaratısı.- Ben bu iktidarların insan sosyolojisine ve yaşantısına karşı açtığı savaşa da tanıklık ettim. İnsanın bu çağ karşısında ezilişine de. Ölümü sadece bedenin toprak olması olarak almayalım. Yaşarken ölmek de var. Belki en acısı da bu. Etrafımızda ne kadar da ölü yığını var değil mi? Ne kadar da sus olmuş bir kesim. İşte bu şahitliklerin eşiğinde yaratı süreci devam etti. Şiir biraz da tarihtir. Belki biraz öznel ama şahitliği kesin bir tanık.

Burçin L.A.: Alıntılardan bahsetmek istiyorum burada; Nedim’den Margasyon’a kadar atıfların şiirin geniş yelpazesinde serinlediğinizi hissettiriyor. Ahmet Tulgar’dan “Bir rüya görmeyi umduğum için bu kadar uyudum” okuyucuyu gerçekleşmeyeceğini bildiği bir rüyanın içinde huzursuzluğa iterken yine de yaşayama zorlayan umudu tetikliyor. Gülten Akın’a atıflar ise şiirlerin içinde göz kırpıyor.bir baba özenle silinir bazan dizesi ve beni sorarsan kış işte dizesinin kitapta bildiğin kış işte buralar dizesine dönüşürken bilindik eski bir tat bırakıyor zihinde. Elbette ki alıntılarla, atıflarla zenginleşen şiir adeta başka bir derinliğe indiriyor ruhu… Dokunduğu ruhun bulmasını istediğiniz sesi nasıl tarif edebilirsiniz?

Fırat B.: Bu kitabın geç kaldığı bazı şeyler oldu. Biri de ve belki de en acısı sevgili Ahmet Tulgar’ın hevesle beklediği ve basımını görmemesi. Ansızın bir kayıp. Derin bir acı. İstedim ki bu yolculuğa, bu göçe Ahmet Ağabey de şahitlik etsin. Hikâyesi bu kitapta da sürsün. Geçmişteki zenginlikler bana hep ses oldu. Okuduklarım, duyduklarım, ustalarım. Kabul edelim derin bir hafızaya ve zengin bir kültüre sahibiz. Yan komşum Ermeni, diğeri Türk öbürü Süryani. Tüm bu zenginlikler hayatıma eşlik ediyorken göç yol ve taş’ta olmaması tuhaf kaçardı. Dönüp bakıyorum da ne zenginmişiz oysa ki bu yoklukta. Ne güzel!

Burçin L.A.:

İşte avucumdaki dua

İncindiğim bu yüzyıl

İçinde yaşadığımız dünyanın zalimliğini nahif dizelerle anlatımında özellikle belirli olayların coğrafyanın da etkisiyle sesini duyurmaya çalışıyor. Surların yıkılmasının bu coğrafyada açtığı derin yarasına tuz basıyor.

Ey göğü incinmiş dünya

Beni sen anla

Sesinde kısık bir ezgiyle bozkırları, denizleri dolaşıp yine evine dönüp burada ölmeyi bekliyor. Ellerinde kalan yaşamak derken sanki yaşamı bilerek ve isteyerek öldürülmüş. Mecburiyetin kabullenişinde isyansız bir intihar sanki, yalnızca duaların gücüne sığınıyor. Suçlu aramıyor yaralarına ancak suçlu bir ömrü işaret ediyor. Bütün şiirlerde değinilen toplumsal ve içsel konular şiirlerin içinde sıklıkla gezinen aynı sözcüklerle bütünlük sağlıyor. Ayrı duyguları anlatsa da tek bir şiir okur gibi kalbe aynı yerden dokunup gitgide derinleştiren bir yara açıyor. Ana kavram olarak, göç yol ve taş sözcükleriyle ince ince işlenmiş kitabın bütünlüğü ile ilgili düşünceleriniz nedir ve genel olarak şiir anlayışınızda bu bütünlüğün sınırları nasıl olmalıdır?

Fırat B.: Kitapta bütünlüğe çok önem verdim. Evet duygunun ötesinde şiirin matematiğine de çalışan biriyim. Kelimelerle oynamak yeniden yaratmak hoşuma gidiyor. Bu hikâyenin tek bir seste ilerlemesi de bir matematik aslında. Evet farklı zamanlar, duygular ama tek ses. Şu zamana kadar beynimizin içinde dolaşan tüm gürültüleri kısan ve “Artık ben konuşacağım.” diyen bir ses. Bize yaşamak ağrısını sunan hayatla bir diyalog. Yüzeysel olarak bu ama bunlardan daha önemlisi ise okurda ki his. Bu çok önemli.

Burçin L.A.:

“Senden bir zırh yaptım kendime” dizesinde, sevgilinin yokluğu, sevgiliye ulaşamama bağrında bir taş gibi duruyor. Göç eden kelimeler, yollara dökülen ağıtlar, taşa sarılan düşler sahipsiz bir çocuk olan insan ruhunu betimliyor. “Her şey bir söz kadar hasar” dizesindeki söz, yankılanan ve durmayan bir sese dönüşüyor. “Yüzüm senden sonra incinen bir dünya.” yine sevginin yokluğu ama asla yitmediğini, bir yerlerde kaldığını, sevginin de incinmişliğini anlatıyor. Çok yoğun olmasa da kitapta aşkın acı tadı damakta kalıyor, aşk hep geçmişte ancak bugüne sadece yankısı kalmış gibi… Bu konuda neler söylersiniz ve şiirlerde aşkın kapladığı alan sizce ne kadar olmalıdır?

Fırat B.: Şiirde aşk ne kadar yer kaplar bunu bilmiyorum ama insana hayatında aşkın büyük bir yer kaplaması gerektiğini şiddetle savunuyorum. Aşk insanın anne kucağı gibidir. Güven, doyum, his, mutluluk… Nasıl tanımlarsanız bilemem ama o güzel duygu… Tabi sevgili de şahitliktir göç yol ve taş’a. Bunları yazarken aklıma Ümit Yaşar Oğuzcan’ın o güzelim şiirinden bir kesit aklıma geldi. Onu sizlerle de paylaşayım:

‘’Bir zamanlar sizi de sevmiştik hatırlar mısınız
Güzelsiniz demiştik gerçekten güzeldiniz
Her gece ayla beraber çıkardınız gökyüzüne
Gün olur güneşler doğardı aydınlığınızdan
Gözlerinizin şavkı vururdu duvarlara
Gün olur dağ rüzgarıyla gelirdiniz
İnsanı büyüleyen bir havanız vardı
Güzelsiniz demiştik gerçekten güzeldiniz’’

Burçin L.A.:

Şimdi söyle bana

Bir insanın bir insana ne kadar gömüleceğini

Çözülmesi imkânsız yargılarla, umutsuz bir düğüm atılıyor ömre bu şiirlerde… Kabullenilmiş bir mutsuzluk var ama kabullenmenin hafifliğiyle bilgiç zamanı yaşar gibi… göç, yol ve taş hiç durmasın, yolu uzun olsun, hep yüreklere dokunsun ve şiirlerinin derinliğindeki bu söz yolculuğu için teşekkürle…

Fırat B.: Ben teşekkür ederim asıl bu güzel sohbet için. Sizler sayesinde dönüp bir kez daha kitabımla konuştum. Bir sohbete girdim. Umarım göç yol ve taş okurunda da güzel hisler bırakır. Güzel anımsamalar… Ağrımız hep şiir olsun.

Share.
Leave A Reply

Exit mobile version